Birinci Şahıs Anlatıcı



Birinci Şahıs Anlatıcı, oynanan oyunu ana karakterin "gözünden" takip ettiğiniz bilgisayar oyunları ile karşılaştırılabilir.

Birinci Şahıs Anlatıcı, edebiyatta karşımıza en sık çıkan anlatıcı türlerinden bir tanesidir. Bu anlatı yöntemi, bir roman veya hikayenin doğrudan hikayedeki karakterlerden birinin gözünden aktarıldığı durumları ifade eder.
 
Birinci şahıs anlatıcı kullanan eserlerde, yaşadıklarını anlatan karakter genellikle romanın ana karakteri olur. Ancak bunun istisnaları da olabilir. Örneğin, Sherlock Holmes’ü konu alan eserler ana karakterin yardımcısı Dr. Watson tarafından anlatılır
 

Birinci Şahıs Anlatıcı ifadesi, bir eserin doğrudan olayları yaşayan, romanda veya hikayedeki konunun içinde yaşayan biri tarafından anlatılması anlamına gelir. Bu anlatıcı yapısını kullanan edebi eserlerde; yazar yalnızca yaşanan olayları değil, aynı zamanda ana karakterin tepkilerini, hissettiklerini, düşündüklerini de ele alma fırsatı bulur. Bunun bir sonucu olarak, birinci şahıs anlatıcının bir karakterin iç dünyasını göstermek istediğiniz durumlar için ideal bir tercih olduğu söylenebilir.
 
Okuyucu, yalnızca olayları değil, anlatıcının iç dünyasını da takip ettiği için, birinci şahıs anlatıcı diğer anlatıcı türlerine göre daha “yakın” bir okuma deneyimi sağlayabilir. Okuyucular merkezdeki karakterin hislerini ve düşüncelerini de bilir; bu sayede onunla daha rahat empati kurabilir, olaylara onun gözünden bakabilir ve onun yaşadıklarını daha iyi anlayabilirler.
 
Özellikle modern eserlerde birinci şahıs anlatıcının tercih edilmesindeki temel sebeplerden bir tanesi de, üçüncü şahıs kullanıldığı zaman anlatıcının çok “bariz” hale gelmesinden kaynaklanır. Bir hikayenin, “Şunu yaptı… Bunu yaptı….” yapısıyla aktarılması, ortada bir “anlatıcı” olduğunu net bir şekilde gösterir ve okuyucunun hikayedeki olayları daha “yapay”, görmesine sebep olabilir. Başından geçen olayları anlatan birisi ise, işin kurmaca boyutunu biraz arka plana itip, “anlatıcı” rolüne daha az dikkat çekmeyi sağlayabilir. 
 
“Ben” öznesini kullanan ve bir karakterin gözünden sunulan bütün eserler bir genelleme ile “birinci şahıs anlatıcı” kavramıyla ifade edilseler de, bu yapı altında farklı kullanımlar elbette karşımıza çıkabilir. Olaylar yaşandığı sırada bize doğrudan sunan bir karakter ile, yaşadıklarını yıllar sonra bilinçli olarak defterine “yazan” bir karakter üzerinden oluşturulan kurgu yapıları, tabi ki birbirinden oldukça farklı olacaktır.
 
Aşağıdaki şemada, birinci şahıs anlatıcı türü altında karşınıza çıkabilecek bazı örnekleri görebilirsiniz. Bu kullanımların çeşitlendirilmesi, yalnızca yazarların hayal gücüyle sınırlı olduğundan, bunların tam bir listesini sunmak mümkün değildir. 
Yazarların birinci şahıs anlatıcı kullanmayı tercih etmesi için pek çok sebep olmakla beraber, bu anlatıcı türünün bazı “dezavantajları” olduğu da söylenebilir. Bunlardan en bariz olanı, birinci şahıs anlatıcının “kısıtlayıcı” doğasıdır. Evet, bu anlatıcı yapısı kullanılarak bir karakterin iç dünyası okuyucuya daha iyi aktarılabilir: Ancak eseri sadece tek karakterin gözünden yazmak, diğer karakterlerin his ve düşüncelerini tam anlamıyla gösteremeyeceğiniz anlamına gelir.
 
Bunun yanı sıra, birinci şahıs anlatıcı kullanan eserlerin bakış açısı da daha “sınırlı” olacaktır. Yazar, bir olayı anlatmak için anlatıcısını mutlaka o olaya tanık etmelidir: Romanı anlatan karakterin tanık olmadığı olaylar, romanda da basit bir şekilde dahil edilemez.

 
- Romandaki karakterin iç dünyası; düşündükleri, hissettikleri ve olaylara tepkileri daha etkili bir şekilde sunulabilir. Bir karakterin psikolojisine, düşünce dünyasına yoğunlaşmak isteyen eserler birinci şahıs anlatıcıyı tercih edebilir.

- Okuyucu, olayları anlatan karakteri daha yakından tanıyabilir, onunla daha rahat empati kurabilir..

- Özellikle üçüncü şahıs anlatıcıya göre, daha “doğal” olduğu söylenebilir. 
- Birinci şahıs anlatıcı, bir karakteri daha iyi tanıtabilir, ama kalabalık bir karakter grubunu ele almayı zor hale getirmesi açısından kısıtlayıcıdır. 

- Kullanılan dilin, anlatıcı olarak seçilen karakter ile doğru orantılı olması gerekir. Ana karakter bir çocuksa, yazarın edebi bir dil kullanması tuhaf gözükebilir.

- Bakış açısı, seçilen karakterle sınırlıdır. Seçilen karakter ve başından geçen olaylar eğlenceli değilse, okuyucu kurgudan hızlı bir şekilde soğuyabilir.
 
Anlatıcının dahil olmadığı sahneler doğrudan dahil edilemez.

Yukarıdaki ve tablodaki bilgilerin, sadece “genellemelerden” ibaret olduğunu söylemek faydalı olabilir.
 
Tek bir karakteri okuyucuya kapsamlı bir şekilde ulaştırırken, kalabalık bir karakter grubunun iç dünyasını okuyucuya sunamamak, birinci şahıs anlatıcının büyük dezavantajlarından biri olarak görülür. Ancak pek çok yazar, eserlerinde kullandıkları farklı kurgu yapılarıyla, bu engeli aşar.
 
Örneğin, bazı romanlar, birden fazla birinci şahıs anlatıcı kullanmayı seçebilir: Orhan Pamuk’un Sessiz Ev romanında, farklı bölümlerde “birinci şahıs anlatıcı” olarak kullanılan farklı karakterler görürüz. Böylece, yazar hem farklı karakterlerin iç dünyasını okuyucuya ulaştırır, hem de bir karakterin görmediği olayları diğerlerinin gözünden hikayesine dahil edebilir.
 
Çok basit gibi gözüken anlatıcı kavramı ile ilgili kapsamlı bilgilere ulaşmak, edebi eserleri daha detaylı olarak değerlendirmek açısından çok faydalı olabilir. Bu konuda daha fazlası için, Anlatıcı Nedir? ve Anlatıcı Türleri yazılarımıza göz atabilirsiniz.
 

Tamamlanmamış Roman


Mesire Yerleri


Önseme (Foreshadowing) Nedir?


Klasik Roman Yapısı