Dil ve Anlatı Üslubu ile İlgili Kavramlar


Gerek internette, gerek basılı mecralarda edebiyat ile ilgili yorumlar okurken, eserlerin kullandığı dil ve üslubun belli kelimelerle özetlendiğini görebilirsiniz. Bunlar, çoğu zaman bir eserin niteliğini kısaca anlatmak için kullanılır, fakat tam olarak ne ifade ettikleri açık bir şekilde belirtilmez. 
 
Edebiyat sitemizde, biz de bu kavramları sık sık kullanıyoruz. Aşağıdaki başlıklar altında, Kitaplar bölümünde, özellikle Analiz sekmesi altında karşınıza çıkabilecek bu kullanımların ne ifade ettiğini biraz daha somut bir şekilde açıklamaya çalıştık.
 
Bu kavramların temel amacı, bir yazarın onlarca sayfa boyunca devam ettirdiği üslubu tek bir kelime ile açıklamak üzerine kuruludur. Bu nedenle, bu kelimelerin bir üslubu yüzde yüz oranında açıklaması gibi bir durum olduğu söylenemez.  Bir yazarın dilini “sade” veya “ağdalı”, üslubunu “akıcı” veya “yoğun” olarak tanımlamak, okuyucuya yalnızca bir fikir vermeyi amaçlar.
 
Tüm yazarların, hatta tüm romanların üslupları birbirlerinden belli noktalarda ayrıldığı için, bu yazıda sunduğumuz açıklamaları her örneğe uygulanacak kesin doğrular olarak değil, yol gösterici basit açıklamalar olarak okumanız çok daha faydalı olacaktır.
 
Burada verilen bilgiler, istisnaları bulunan “genellemelerden” ibarettir.
 
Aynı şekilde, bir eserde yalnızca tek bir üslup kullanılması gibi bir kaide olmadığından, verdiğimiz örnekler de yalnızca seçilen bölümlerin üslubunu ifade eder. Bunlar, tüm roman ile ilgili bir yorum olarak okunmamalıdır.   

Genel Kullanımlar

Sade / Akıcı

 
Bu yazının yazılmasına sebep olan en yaygın kullanımlardan bir tanesi, bir yazarın dilini “sade,” üslubunu ise “akıcı” olarak tanımlamaktır. Bu durum, yazarın romanda günlük hayatta kullanılan dilden fazla ayrılmadığını, olabildiğince açık ve rahat okunabilecek bir şekilde yazdığını ifade eder.
 
Kolay ve rahat okunabilme amacı dışında, bu üslubu kullanan yazarlar, romanında anlattığı hikayenin veya vermeye çalıştığı mesajın herkes tarafından anlaşılabilmesine de dikkat eder, yoğun ve süslü bir dilin metnin önüne geçmesine engel olmaya çalışırlar.
 
Bu sebeple, özellikle toplumsal mesajlar vermek amacıyla yazılan romanlar çoğu zaman bu üslubu kullanır. Aynı şekilde, asıl önemli olanın anlatılan hikaye olduğu macera romanları gibi türlerde de, akıcı, sürükleyici bir üslup yaygın olarak tercih edilir.
 
Örnek 1:
 
Çağ belliydi, kendisi gibi düşünenleri, batı sınırının ötesinde rahatça kurşuna dizebiliyorlardı. Bu pirelerle, özgürlüğünün içine tükürülmek, bir bakıma cezaların en hafifi sayılmalıydı. Sınırların ötesinde kalan uygar bir dünya, şimdi, aydınların boğazlandığı bir tutsaklar ülkesiydi. Bu topraklar üstünde kelepçe vardı, pranga vardı, türlü işkenceler de vardı, ama henüz ölüm kampları, fırınlar, kurşuna dizilmeler yoktu. 
 
Örnek 2:
 
Onlar ancak “öz”e önem veren şairlerden sayarlardı, aylak sınıfın eleştirmeleri. Şu içinde bulundukları darboğazda önemli olanın, biçim değil, söylenecek söz olduğunu onlar da bilmez değildi. (…) Ortaya konulan ürün, yazılıştan ötürü değil, yazılandan ötürü değerli olmalıydı.
 
Rıfat Ilgaz’ın Karartma Geceleri romanından gelen bu örnekler, sade ve akıcı bir dili yalnızca göstermez, böyle bir dilin kullanılmasının gerekliliğini de savunur.
 


Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur romanı, yoğun ve edebi bir dil kullanımına verilebilecek en iyi örneklerden bir tanesidir. 

Edebi / Ağır /  Yoğun / Ağdalı / Süslü

 
Tüm bu kavramların, daha kapsamlı değerlendirmelerde, birbirlerinden farklı anlamları olduğu savunulabilir. Ancak kısa bir açıklama için, hepsi tek bölüm altında ele alınabilecek ortak özellikler taşır.
 
Bu kavramlarla tanımlanan edebi eserlerde, anlatılan hikaye ve verilen mesaj kadar kullanılan dil de önemlidir. Eserin dili, kendi içinde estetik bir değeri olan, sanatsal bir öge olarak görülür. Günlük hayatta fazla kullanılmayan kelimeler, cümle yapıları, ifadeler ve deyimler böyle eserlerde kullanılır. Cümleler çoğu zaman uzun ve karmaşık yapılarda olur.
 
Bu eserlerde amaç, sade ve akıcı bir dil kullanmaktansa, etkileyici bir üslup ile yazmaktır. Ortaya çıkan eserler, sanatsal açıdan daha kuvvetli olsa da, hızlı ve rahat bir şekilde okunmaları zorlaşabilir.
 
Örnek 1:
 
Felaketinizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur: Çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasiyle iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.
 
Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
 
Örnek 2:
 
“Aynı zamanda uzaktan, pek uzaktan, Sedat Bey’in kumral başı son defa beliriyor, ebediyen mazi olmadan önce bir kere daha kendisini hatırlatmaya çalışıyordu. Fakat o, Nimet’in Şefik Bey’e gülümseyen kızıl dudağında bir küçük esef kıvrımı olmaktan başka bir netice alamayacaktı.
 
Nahid Sırrı Örik, Sultan Hamid Düşerken

Masalsı

 
“Masalsı” kelimesi, isminden de anlaşılacağı gibi, bir masalı andıran anlatı üsluplarını ifade etmek için kullanılır. Bu tarz eserler, gerek içerdikleri doğaüstü ögelerle, gerek kullandıkları zaman ve mekan yapısıyla, bir masal anlatıyormuş havası yaratırlar.
 
Örnek:
 
Taş gibi ağır, duvar gibiydi karanlık… Ağrıdağı yürüyor gibiydi. Ortalık çok ıssızdı. Kıyametten bir an öncesinin ıssızlığı gibi… Ve gece, karanlık yürümeye başladı. Ağrıdağının kalın derisi gecede ürperdi. Gecenin etekleri öfkeli, kararlı kaynaşmaya başladı. Gökte hiç yıldız yoktu. Önde, atın üstünde Ahmet, yanda Ağrıdağı insanları… Evler, köyler boşaldı. Bastıkça, aşağı doğru kayan taşlarla birlikte insanlar dağdan, Beyazıt üstüne bir sel gibi aktılar.
 
Yaşar Kemal, Ağrıdağı Efsanesi
 

Destansı

 
Destansı bir anlatı üslubu, kullanılan dilin bir “destan”ı çağrıştırdığını ifade eder. Özellikle tarihteki savaşları, büyük olayları, büyük kişileri anlatan eserlerde veya fantastik romanlarda bu üslup kullanılabilir. Günümüzde Türkçeye de iyice girmiş olan “epik” kelimesi de, zaman zaman böyle bir tonu betimlemek için kullanılabilir.
 
Bu anlatı üslubu, genelde karakterleri gerçek olamayacak kadar iyi, tam anlamıyla birer kahraman olarak gösterir. Olaylar inanılmaz boyutlarda, kader ve yazgı gibi kavramların önemi ön plandadır.
 
Örnek:
 
Ve, Dünya’nın böyle amaçlara, böyle ülkülere açık olduğu, böyle amaçlar ve ülküler için küçüldüğü dönemler vardır.
Ve, Dünya böyle bir dönemdedir.
Ve, Dünya öyle bir soy, öyle bir ülkü beklemektedir.
Ve, Dünya’ya tekliğinden arınmış, soyu ve ülküsü ile özdeşleşmiş, soyunu ülkü ile özdeşleştirmiş biri gerektir.
 
Tarık Buğra, Osmancık
 

Şiirsel / Lirik

 
Tanımlaması kolay olmasa da, görüldüğü zaman rahatlıkla ayırt edilebilen anlatı üsluplarından bir tanesi roman veya hikaye yazarken “şiirsel” bir dil kullanmaktır. Böyle durumlarda, yazarlar eserlerine “estetik” bir boyut katmayı aşıp, neredeyse müzikal bir boyut eklerler.
 
Devrik cümleler, günlük hayatta asla kullanılmayacak cümle yapıları ve genellikle işlenen olağanüstü konular, böyle bir anlatım tarzının genel özellikleri olarak gösterilebilir.
 
Örnek:
 
Daha yukarılarda, uçsuz bucaksız gökyüzünün ötesinde, berisinde de, birbirlerinden çok uzak…adlarını şöyle böyle bildiği iller kadar, ülkeler kadar uzak bulutçuklar vardır ve bembeyazdır onlar ve hiçbir beyazın olmadığı kadar, olamayacağı kadar beyazdır, güzeldir onlar.
 
Tarık Buğra, Osmancık
 

Mizahi

 
Özellikle okuyucuyu güldürme amacıyla yazılan eserlerin, kullandığı dil ve anlatı üslubu da “mizahi” veya daha rahat bir kavram kullanmak gerekirse, komik olabilir. Bu anlatı türü kullanılan kelime ve cümlelerden kaynaklanabileceği gibi, cümlelerin sonunun beklenenden farklı yere çıkması ile de oluşturulabilir.
 
Elbette, mizahi bir üsluptan bahsetmek için, bir romanın yalnızca okuyucuyu güldürme amacıyla yazılmış olmasına gerek de yoktur. Aşağıdaki alıntı, buna iyi bir örnek teşkil edebilir.
 
Örnek:
 
Floransa’da, Venedik’te “bilim ve sanat” okumuştu, astronomiden, matematikten, fizikten ve resimden anladığına inanıyordu; tabii kendini beğenmişin tekiydi, kendinden önce yapılan şeylerin çoğunu yutmuştu, hepsine de dudak büküyordu; daha iyilerini yapacağından kuşkusu yoktu; benzersizdi; herkesten akıllı ve yaratıcı olduğunu biliyordu: Kısaca, sıradan bir gençti.
 
Orhan Pamuk, Beyaz Kale

Coşkulu / Romantik

 
Özellikle yazarların kişisel olarak ilgilendikleri konuları ele aldığı eserlerde veya para, günlük hayat, sıradan yaşamlar yerine macera, insan sevgisi, aşk gibi daha “romantik” kavramları merkeze koyan kitaplarda, kullanılan dil coşkulu veya romantik bir dil olarak tanımlanabilir.
 
Bu, romanın anlattığı şey konusunda heyecanlı, iyimser, haz dolu bir üslup kullandığı anlamına gelir. Aşağıdaki örnek, bu kavramı daha iyi anlamanızı sağlayabilir
 
Örnek:
 
Duymuş oldukları yürek kopuşunun ve sevgililerden yırtılışın acılarını unuttular. Korsandılar. İçlerinden kabaran sevinç, bir deniz zaferi sonunda uzaktan duyulan gülbanklar gibi içlerinde homurduyordu. Dayanamadılar! İçlerindeki sevinç türküsü fırlayıp boşandı.
 
Halikarnas Balıkçısı, Uluç Reis

Hüzünlü

 
Yukarıdaki kavramın zıttı olarak da açıklanabilecek bu anlatı üslubu, romanda hüzünlü, karamsar, melankolik bir ton olduğunu ifade eder.
 
Örnek:
 
Uzaktan, İstanbuldan uğultular geliyor, kızıl kanatlı yırtıcı kuş Menekşenin üstünde, göğsünü esen yele verip kanatlarını germiş süzülüyor, önümde İstanbul şehrinin acımasızlığının, yitmişliğinin, kendi kendini, insanlığını unutmuşluğunun, çok şeyler yitirmişliğinin bir anıtı, yüzlerce kuş başından dikilmiş bir anıtı duruyordu.
 
Yaşar Kemal, Kuşlar da Gitti
 
 

Özel Kavramlar

 
Yukarıdaki kavramlar, anlatı üslubu ve kullanılan dil yapısını anlatmak için çok sık kullanılan ve pek çok esere uyarlanabilecek kavramlardır. Aşağıdaki örnekler ise, daha nadir olarak görülen veya daha “özel” kullanımları gösterir.      

Temiz

 
Bu kavramla açıklanamayacak üslupların “kirli” olduğu yönünde olumsuz bir çağrışım yaptığı için fazla tercih etmediğimiz bir kavram olsa da, edebiyat incelemelerinde “temiz” bir dilden bahsedilmesi de yaygın bir durumdur. Bu kavram, genel olarak yukarıda açıkladığımız “sade” ve “akıcı” gibi ifadelerle benzer bir anlam taşır.
 
Bu kavramın daha “özel” bir kullanımı ise, 1900’lerin ilk yıllarından itibaren etki kazanmaya başlayan Milli Edebiyat düşüncesi ve Türkçenin genel olarak sadeleştirilmesi ile alakalıdır. Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yazılan, ancak bu dönemde yazı dilinde çok yaygın olan Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri fazla kullanmayan eserlerin dili ve anlatı üslubu da “temiz” olarak tanımlanabilmektedir.
 

Eski

 
Çoğu zaman diğer kavramlarla bir arada kullanılan bu sözcük, dilin doğal gelişim süreci ile alakalı bir durumu ortaya koyar. 1940’lı yıllar için sade ve akıcı bir dil, 2000’li yıllarda doğan bir okur için yabancı, bilinmeyen kelimelerle dolu, ağır bir dil olabilir.
 
Sabahattin Ali’nin eserleri, bu durumu açıklamak için iyi bir örnek olabilir.

Çocuksu

 
Özellikle çocuk karakterleri merkeze koyan eserler, eserin bu niteliğini anlatıda da ansıtmak için,  hikayelerini bir çocuğun kafasında oluşturabileceği şekilde aktarmayı tercih edebilirler.
 
Örnek:
 
“Gecede, çok uzakta uzuuuuun yankılanan kurşun sesleri, cıv cıv cıv. Cıııııv, diye gecede yankılanıyordu.”
 
Yaşar Kemal, Yılanı Öldürseler
 
Bu bölümde yer vermemizden de anlayabileceğiniz gibi, ana karakteri çocuk olan her romanda böyle bir üslubun kullanılması gibi bir durum olduğu söylenemez. Örneğin, yukarda “Edebi” bir dil altında örneğini verdiğimiz Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun ana karakteri de henüz on dört yaşında bir çocuktur. Bu alıntının çocuksu bir üsluptan ne kadar farklı olduğunu görmek için, bu başlık altındaki örneğe göz atabilirsiniz.

Şiveli

 
Farklı coğrafi bölgelerden gelen roman karakterlerinin konuşmalarını, şivelerine yakın bir şekilde yazmak edebiyatta sık görülen bir kullanımdır. Ancak bazı yazarlar, bu tercihi daha da ileri götürüp, bütün bir eseri “şive” ile yazmayı tercih edebilirler.  
 
Örnek:
 
Cendermenin yanından çıkarken irkildim. Ule vay anasını, dedim, şıh bizi gammazlayanda çifte cenderme gelip yakamıza sarıldı, götürdü. Biz ağadan şikayetçi olacak olduk, cenderme az kalsın bizi dövüp deliğe tıkacaktı. Gene biz suçlandık. Ule bu hükumat, kimin hükumatı? Kemal Paşa’nın mı? Yoksam ağanın hükümatı mı?
 
Kemal Bilbaşar, Cemo

Nostaljik / Dönemin Dilini Yansıtan

 
1800’lü yıllarda yazılan bir eserin dili, modern okurlara büyük ölçüde anlaşılmaz geliyorsa, bu durum dilin doğal bir değişim yaşamasıyla açıklanır ve yukarıda kullandığımız “eski” kelimesi ile ifade edilir.
 
Ancak günümüzde yazan bir yazar, bilinçli olarak eserinde “eskimiş” bir dil kullanıyorsa, bu durum onun “nostaljik” bir dil kullanması anlamına gelir. Veya örneğin tarihi bir romandan bahsediyorsak, yazarın "dönemin dilini yansıttığını" gösterir. 

1995 yılında yayımlanan Puslu Kıtalar Atlası’nın açılış cümlesi, bu konuda örnek olarak verilebilir:
 
Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kainattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.

İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası
 

Bilgilendirici

 
Özellikle kurmaca eserlerde fazla karşımıza çıkmamakla beraber, bazı roman ve hikayeler okuyucuya bir şeyler öğretme amacı da taşıyabilir. Böyle durumlarda, eserlerin dili yalnızca bilgi paylaşmaya, somut gerçekler sunmaya adanabilir.
 
Kurmaca eserlerin kurmaca olmayan türlere yaklaştığı bu anlatı üslubuna verilebilecek iyi örneklerden bir tanesi, Halikarnas Balıkçısı’nın Uluç Reis romanıdır.
 
Örnek:
 
Famagosta (Magosa) Kıbrıs’ın en kuvvetli kalesi idi. 750 top ve 15 bin askerle müdafaa ediliyordu. Çünkü Venedik Cumhuriyeti ticari bir cumhuriyet idi ve en büyük kazancını doğu ile ticaretten sağlıyordu. Kıbrıs ise Venedik’in doğu ticaretini idare eden koluydu. Bu kolun en kuvvetli kalesi ise Famagosta idi.”
 
Halikarnas Balıkçısı, Uluç Reis
 

Bilinç Akışı

 
Bilinç Akışı’nı bir anlatıcı türü veya anlatı üslubu olarak sınıflandırmak çok kolay olmasa da, yazarların bir karakterin zihnindeki düşüncelerin akışını, doğrudan okuyucuya sunma çabası olarak tanımlayabileceğimiz Bilinç Akışı, özellikle modern edebiyat eserlerinde son derece karakteristik bir anlatı tipinin ortaya çıkmasını sağlar.
 
Bilinç Akışı ile ilgili daha fazla bilgi almak için ilgili yazımızı okuyabilir, bu kavrama örnekler verdiğimiz listemize göz atabilirsiniz.
 
Örnek:
 
Sol ayağını her basamağa atışında paltosunun sol cebindeki şarap şişesi “klik” diye bir ses çıkarıyordu. Cepte unutulmuş bir gümüş lira olacaktı (…) karşı kapının aralığında duran bir kadın onu görünce çekildi. Kadın yarı çıplakmış gibi geldi ona, oysa giyinik olduğunu apaçık görmüştü. Yalnız baldırları çıplaktı. Akpak, dolgun. ”Ayak seslerini duyunca aralamış kapıyı. Kocasını bekliyor bu.” Klik! “Başkası olamaz mı? Ya evli değilse.” Klik! “Öyleyse geleceğim deyip gelmeyen birisidir beklediği.” Az sonra “Vefasız diye başlayan bir mektubun önüne oturur”. Klik!
 
Yusuf Atılgan, Aylak Adam

Büyülü Gerçekçi

 
Bir anlatı üslubu olduğu kadar modern edebiyatın önemli bir akımı da olan büyülü gerçekçilik, doğaüstü olayların son derece doğal bir anlatıya dahil edilmesi şeklinde tanımlanabilir. Gerçekçi, akıcı, normal bir dille devam eden anlatı, bir anda yaşanan doğaüstü olaylara sahne olur, ancak bunlar da eserin günlük yapısı içinde değerlendirilir.
 
Büyülü Gerçekçilik ile ilgili daha fazla bilgi almak için ilgili yazımızı okuyabilir, bu kavrama örnekler verdiğimiz listemize göz atabilirsiniz. 
 

Tamamlanmamış Roman


Mesire Yerleri


Önseme (Foreshadowing) Nedir?


Klasik Roman Yapısı