Güvenilmez Anlatıcı


Bu yazıyı okumadan, Anlatıcı ve Anlatıcı Türleri başlıklı yazımızı bir kez daha gözden geçirmek isteyebilirsiniz.


Özellikle son yıllarda edebiyatta önemli ve sık karşılaştığımız bir kavram haline gelen “güvenilmez anlatıcı”, romanı okuyucuya ulaştıran “anlatıcının”, belli açılardan güvenilir sayılamayacağını, söylediği her şeyin doğru olmadığını ifade eden bir kavramdır.
 
Roman ve hikaye gibi türleri okurken, genellikle yazılan bilgilerin doğru olduğunu kabul eder, bunları sorgulamayız.
 
Örneğin, şöyle bir pasaj okuduğumuzda;

 
Masmavi gözlerinin içine baktım. Ona her baktığımda, kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyor, her şeyi başarabileceğime, başıma ne gelirse gelsin ayakta kalabileceğime inanıyordum.

anlatıcının karşısında birisinin olduğunu, gözlerinin mavi olduğunu ve anlatıcının bu kişiye karşı büyük bir sevgi duyduğunu anlarız ve bu bilgiyi sorgulamadan kabul ederiz.
 
Güvenilmez anlatıcı tekniğini kullanan metinler, tam olarak bu “sorgulamama” durumunu ortadan kaldırmak için yazılmış eserlerdir. Bu metinlerde, yazarlar bazen çok açık bir şekilde, bazen de yalnızca ufak soru işaretleri yaratarak, okuyuculara sunulan bilgilerin doğru olmadığı izlenimini yaratırlar. Romanın güvenilmez bir anlatıcı tarafından aktarıldığı, belli örneklerde romanın sonlarına doğru açıklanan tek bir gerçekten, belli örneklerde ise yalnızca yazar tarafından metnin içine yerleştirilen ipuçlarından anlaşılır.
 
İlk duruma verilebilecek en meşhur örneklerden bir tanesi, Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü romanı ve bu romandan uyarlanan filmdir.

Eğer bu eserlerin konusunu bilmiyor ve ileride okumak / izlemek istiyorsanız, yazının bir sonraki paragrafını atlamak isteyebilirsiniz!
 


Bu hikayede sıradan bir orta sınıf hayatı yaşayan Anlatıcı, günlük hayatının stresleri nedeniyle uykusuzluk sorunu çekmeye başlar ve bu sorun Tyler Durden adlı bir adamla tanışana kadar devam eder. Radikal fikirleri olan Tyler Durden ve Anlatıcı, birbirleriyle kavga etmenin rahatlatıcı bir aktivite olduğunu fark ettikten sonra bir “dövüş kulübü” kurarlar. Fakat Tyler daha sonra bu kulübü fazlasıyla ilerletip, kendi radikal fikirleri çevresinde eylemler yapan bir projeye dönüştürür. Romanın sonunda, Tyler Durden’ın “gerçek” olmadığı, Anlatıcı’nın kendisi olduğu ortaya çıkar: Romanda anlatılanların tamamı, çoklu kişilik sendromu yaşayan, akli dengesi yerinde olmayan birisi tarafından aktarılmıştır.

 
 
Güvenilmez anlatıcı kullanımının rolü, tüm romanlarda Fight Club gibi eserler kadar ön planda olmayabilir. Bazı durumlarda, yazarlar böylesine büyük bir “açıklama” yapmak yerine, romanın akışı boyunca ufak ipuçları bırakıp, son kararı okuyucuya bırakabilir. Örneğin, romanın belli bölümlerinde aynı kadının farklı göz renklerine sahip olarak betimlenmesi güvenilmez anlatıcı tekniğinin bir göstergesi olabilir – ama elbette, bu kadının lens takıyor olma ihtimali de vardır. Bu durumda, eserdeki diğer unsurları da düşünerek okuyucunun kendi sonuçlarına ulaşması gerekir. 
 
Bu noktada, anlatıcı ile yazar kavramlarının birbirinden çok farklı şeyler olduğu ve güvenilmez anlatıcının “güvenilmez yazar” demek olmadığı vurgulanmalıdır. Güvenilmez anlatıcı, bir yazar tarafından bilinçli olarak dedikleri doğru olmayacak şekilde kurgulanır. Bir romanda, gözlerinin renginin mavi olduğu pek çok kez belirtilen bir karakter, tek bir noktada kahverengi gözlü olarak betimleniyorsa, bu muhtemelen yazarın yaptığı bir “hata” ile ilgilidir.

Güvenilmez anlatıcı, bilinçli olarak yaratılan ve tespit edilebilen bir kavramdır – devamlılık ve istikrar hataları olan bir roman için “güvenilmez anlatıcı” kavramı kullanılmamalıdır.
 
Ne gibi örneklerin, güvenilmez anlatıcı kavramı içinde değerlendirilebileceğini görmek, hem bu kavramı daha iyi anlamayı, hem de ne kadar farklı şekillerde kullanılabileceğini görmeyi sağlayabilir.
 
1. Fight Club örneğinde olduğu gibi, akli dengesi yerinde olmayan anlatıcılar, en popüler güvenilmez anlatıcı portrelerinin bazılarını teşkil ederler. Gerçeklik algısı farklı olduğu için, ifade ettiği şeylerin ne kadar gerçek olduğu da rahatlıkla sorgulanabilir.
 
2. Yalnızca tek bir karakterin, yıllar önce yaşanan olayları aktardığı bir kurgu da, başka bir güvenilmez anlatıcı senaryosu oluşturabilir. Bir karakterin aklında kalanları, kendi yorumları ve taraflı bakış açısıyla anlatması, aktarılan bilgilerin gerçek olmadığı yönünde bir izlenim yaratabilir.
 
Burada “güvenilmez anlatıcı” kullandığını belli etmek isteyen yazarlar, anlatıcılarına sık sık olayları tam olarak hatırlamadıklarını ifade eden cümleler kurdurabilir.
 
3. Birkaç süzgeçten geçerek okuyucuya ulaşan anlatılar da, aktarılan bilgilerin doğruluğu konusunda soru işaretleri yaratabilir. Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanında, anlattıklarının gerçek olup olmadığını bilmediğimiz bir el yazması, çok içki içen bir tarihçi tarafından keyfi bir şekilde okunur ve aklında kaldığı şekliyle günümüz Türkçesine aktarılır. Aşağıdaki şema, bize ulaşan son bilginin ne derece güvenilir olduğu konusunda ciddi soru işaretleri yaratır.

 
 
4. Zihinsel hastalıklar gibi, “yalan” da güvenilmez anlatıcılar üzerinden ilerleyen kurgular için önemli bir araçtır. Yaşanan olaylar hakkında yalan söyleyen veya kendisini daha iyi göstermek için gerçekleri çarpıtan karakterler, güvenilmez anlatıcılar olarak kullanılabilir. J.D Salinger’ın Gönülçelen (The Catcher in the Rye) romanındaki ana karakteri, Holden Caulfield, kendisini büyük bir yalancı olarak tanımlar. Bu durumda, okuyucuya aktardıklarının doğru olup olmadığı nasıl anlaşılabilir?
 
Yalan söylemek için iyi nedenleri olan karakterler de bu çerçevede değerlendirilebilir. Vladimir Nabakov’un romanı Lolita’da, 12 yaşındaki bir kızla ilişki yaşayan Humbert Humbert, bu ilişkiyi haklı gösterebilmek için yalan olduğu bariz olan şeyler söyler. Olağan Şüpheliler filminde, suçsuzluğunu kanıtlamak için polisin ofisindeki eşyalardan yola çıkarak kurgusal bir hikaye uyduran Keyser Söze de, bu kavramın sinemada bir kullanımı olarak gösterilebilir.
 
5. Kurgunun doğasını sorgulayan ve roman sanatı ile neler yapılabileceğini görmeye çalışan romanlar da, sık sık güvenilmez anlatıcılar kullanır. Gerçek ile kurgunun birbirine karıştığı, “kimlik” kavramının sorgulandığı eserlerde, yazarlar anlatıcıların güvenilmez doğasını ön plana çıkararak bu sorguları bir adım daha ileriye götürebilir.
 
Paul Auster’in New York Üçlemesi’ndeki ilk hikaye, Cam Kent, böyle bir kullanıma iyi bir örnek olarak gösterilebilir. Türk Edebiyatı’nda ise İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası, bu anlatı mantığını kullanan eserlerden bir tanesidir.

 

Tamamlanmamış Roman


Mesire Yerleri


Önseme (Foreshadowing) Nedir?


Klasik Roman Yapısı