Kurtuluş Savaşı Romanı



Halide Edib Adıvar, Kurtuluş Savaşı'nı eserlerinde konu alan en önemli yazarlardan bir tanesidir. 

1919 – 22 yılları arasında yaşanan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edilmesini mümkün kılan Kurtuluş Savaşı, Türkiye’nin 20. yüzyılda yaşadığı en önemli olay olarak gösterilebilir. Büyük çaplı değişimlere yol açan ve Türkiye’nin en önemli zaferlerinden biri olarak görülen Kurtuluş Savaşı, yaşandığı yıllarda edebiyat üzerinde de ciddi bir etki sahibi olur.
 
Özellikle 1920’li ve 30’lu yıllarda, bu savaşı kişisel olarak yaşamış yazarların bu konuyu eserlerinde sık sık gündeme getirmesi, “Kurtuluş Savaşı Romanı” olarak tanımlanabilecek bir türden bahsetmeyi mümkün kılar. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki temel kahramanlık hikayesi haline gelen Milli Mücadele yılları, daha sonraki dönemlerde de edebiyat eserlerine konu olmaya devam eder.
 
Bu konuyla alakalı çok sayıda eser olması nedeniyle, Kurtuluş Savaşı ile ilgili bütün romanları tek bir şema altında değerlendirmek mümkün değildir. Ancak özellikle Halide Edip ve Yakup Kadri gibi yazarların, bu türün "kurucu" eserleri arasında gösterilen romanlarına bakıldığında, belli ortak noktalar görülebilir.
 
Kısa bir yazıyla bu ortak noktaların hepsini değerlendirmek mümkün olmasa da, aşağıda bazı temel alt başlıklar üzerinden Kurtuluş Savaşı romanları ile özdeşleşen ögeleri görebilirsiniz.
 

Zaman

 
“Kurtuluş Savaşı Romanları”, tanım itibarıyla, bu savaşın yaşandığı yılları, yani 1919 – 22 yıllarını konu alır. Bazı romanlar, elbette, Kurtuluş Savaşı’nı ele aldıkları konulardan yalnızca biri olarak da belirleyebilir. Örneğin Yakup Kadri’nin Ankara’sında ilk bölüm, Milli Mücadele yıllarına ayrılmıştır. Ancak ikinci bölümde hikaye Cumhuriyet’in ilk yıllarına, üçüncü bölümde ise 1940’lara kadar uzanır.
 
Kurtuluş Savaşı’nı konu alan romanları okurken, bu savaşın farklı aşamalarının nasıl değerlendirildiğini bilmek faydalı bir arka plan oluşturmayı sağlayabilir. Aşağıdaki tablodan, Milli Mücadele’nin farklı aşamalarının etkilerini görebilirsiniz. 

 

Yıl
 
Olay Etki – Atmosfer
1918 - 19 I. Dünya Savaşı’nın Sonu ve Sevr Antlaşması Osmanlı Devleti net bir şekilde yenilmiştir. Sevr Antlaşması’nda ortaya konan maddeler ağırdır, ancak bunlara uymak kaçınılmaz gibi gözükmektedir.
 
Ülkenin farklı yerlerinde, işgal güçlerine karşı düzensiz bir direniş başlar.
Mayıs 1919 İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi, yenilgiyi ve Sevr Antlaşması’nın zor koşullarını kabul eden vatandaşlar tarafından bile “aşırı” bir olay olarak görülür.
 
Osmanlı’nın en büyük ikinci şehrinin, savaşa gerçek anlamda katılmayan Yunanistan’a verilmesi, büyük bir haksızlık olarak değerlendirilir, ülke içindeki direnişi ayrı bir seviyeye ulaştırır.
Mayıs 1919 Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişi Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişi, sık sık işgale karşı direnişin başlangıcı gibi değerlendirilse de, bu tam olarak doğru değildir.
 
Mustafa Kemal, Anadolu’ya Osmanlı Devleti tarafından ordu müfettişi olarak gönderilmiştir. Görevi, Sevr Antlaşması’ndan sonra Osmanlı topraklarını işgal etmesi kararlaştırılan ülkelere “direnen” düzensiz çeteleri, ayaklanan kişileri etkisiz hale getirmektir.
 
Ancak o, bu düzensiz hareketleri bastırmak yerine, bunları düzenli bir direniş hareketi haline getirerek Kurtuluş Savaşı’nın gerçek anlamda başlamasını mümkün kılar.
Ocak – Mart 1921 I. ve II. İnönü Savaşları Eskişehir yakınlarında Yunan ilerleyişini durduran I. ve II. İnönü Savaşları, 1919 – 20 yılları boyunca Anadolu’da örgütlenen düzenli direniş hareketi açısından önemli zaferler olur.
 
Bunlar, askeri anlamda her şeyi bitiren, büyük çaplı savaşlar olmasa da, Anadolu’daki hareketin basit, düzensiz, başarısız olmaya mahkum bir direniş olduğu yönündeki yargıyı ortadan kaldırırlar.
 
İnönü’deki zaferlerden sonra, Ankara merkezli direniş ciddiye alınan bir hareket haline gelir.
Temmuz 1921 Yunan İlerleyişi Yunanlıların Anadolu’daki direniş hareketine somut bir cevap verme amacıyla başlattığı hücum, Türk Ordusu’nu Ankara’nın hemen batısına kadar geri çekilmeye zorlar.
 
Yunan Ordusu, Eskişehir, Kütahya ve Afyon gibi önemli şehirleri ele geçirir.
 
Bu kayıpların yaşandığı süre., Kurtuluş Savaşı’nın en “karamsar” günleri olarak değerlendirilebilir. Askerler hariç pek çok kişinin Ankara’yı bile terk ettiği, kısa süre içinde Ankara’nın düşmesinin beklendiği, Yunan zaferinin yaklaşmakta olduğunun hissedildiği bu dönem, Mustafa Kemal’in ordunun kumandasını şahsen eline alması ile Sakarya Meydan Muharebesi’nde tersine çevrilir.
 
Pek çok insanın Anadolu’daki hareketin yenilgiye uğrayacağını düşündüğü bu dönemin karamsarlığı, Kurtuluş Savaşı’nı konu alan edebi eserlerde de sık sık karşımıza çıkar.
Ağustos – Eylül 1921 Sakarya Meydan Muharebesi Ankara’nın batısındaki Sakarya Nehri etrafında yaşanan bu savaşta, Yunan ilerleyişi durdurulur.
 
Bu zafer, hem psikolojik, hem de askeri olarak savaşın dönüm noktası olur. Sayı ve teçhizat açısından üstün olan Yunan ordusunun Ankara’ya ulaşamaması, onların uzun vadede de bu savaşı kazanamayacağının bir kanıtı olarak görülür.
 
Bu savaştan sonra Türk ordusu, “savunma yapan” taraf olmaktan çıkar ve taarruza geçmek için hazırlıklar yapmaya başlar.
Ağustos 1922 Büyük Taarruz Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra bir sene kadar süren taarruz hazırlıkları tamamlanır ve Yunan ordusu hızlı bir şekilde yenilerek İzmir’e kadar ulaşılan süreç başlar.
 
Bu noktada, artık savaşın kazanılacağı, savaştan sonra merkezin “İstanbul” ve Osmanlı Hanedanı değil, Ankara ve Millet Meclisi olacağı kesinleşmiş durumdadır.
 
 

Mekan

 
Tipik Kurtuluş Savaşı romanlarının pek çoğunda mekan bu savaşın gerçekleştiği yer, yani Anadolu'nun merkezidir. Kurtuluş Savaşı'nın merkezi Ankara her zaman romanların ana mekanı olmasa da, bazı romanlar doğrudan bu şehrin içinde de geçer.
 
Kurtuluş Savaşı'nda mekanın temel özelliği, Osmanlı Devleti döneminde tam anlamıyla şehirleşmemiş, İstanbul ve Balkanlardaki topraklarda etkili olan Batılılaşma çabalarından fazla etkilenmemiş bölgelerin konu alınmasıdır. Bu durum, Batılı, aydın, şehirli karakterler için mücadele edilecek ayrı bir unsur haline de gelir.
 
Temel mekan olarak Anadolu'nun kullanılması, Türk Edebiyatı açısından genel bir değişime de işaret eder. Kurtuluş Savaşı sayesinde Ankara'nın bir "merkez" haline gelmesi, 1920'li yıllara kadar yazılan çoğu eserin tek mekanı olan İstanbul'un arka planda kalmasını sağlar. Kurtuluş Savaşı'nın devam ettiği yıllarda İngiliz işgali altında olan İstanbul'da yaşananlar, Kemal Tahir (Esir Şehrin İnsanları), Yakup Kadri (Sodom ve Gomore) ve Ahmet Hamdi Tanpınar (Sahnenin Dışındakiler) gibi yazar ve eserler tarafından gündeme getirilir, ancak "Kurtuluş Savaşı'na İstanbul'dan bakan" bu eserlerin aslında kendi içlerinde ayrı bir tür oluşturduğu da ifade edilebilir.

Karakterler

 
Ana Karakterler
 
Kurtuluş Savaşları mekan olarak Anadolu'da geçse de, romanların merkezine konulan karakterler çoğu zaman İstanbul'dan Milli Mücadele'ye katılmak için gelen eğitimli, Batılılaşmış, aydın karakterler olur.  
 
Merkeze konulan ana karakterler, ya doğrudan, ya da dolaylı olarak Kurtuluş Savaşı'na hizmet ederler.
 
Özellikle Halide Edip'in etkisi nedeniyle kadınların Kurtuluş Savaşı'na yaptığı katkılar da bu tür romanlarda ön plana çıkar, ancak kadın karakterler yalnızca Halide Edip'le sınırlı değildir. Örneğin Yakup Kadri'nin Ankara romanında Sakarya Meydan Muharebesi'ne giden günlerde Eskişehir ve Ankara'da hastabakıcılık yaparak savaşa doğrudan katkıda bulunan Selma Hanım'ın hikayesi anlatılır.

Daha rahat okumak için görselin üstüne tıklayabilirsiniz. 
 
“Kötü” Karakterler
 
Kurtuluş Savaşı romanları ile ilgili ilginç bir nokta, bu romanlardaki kötü karakterlerin doğası ile ilgilidir.
 
“Kurtuluş Savaşı Romanı” ismi bu yönde bir çağrışım yapsa da, Kurtuluş Savaşı romanlarının pek çoğu gerçek anlamda “savaş romanı” olarak değerlendirilemez. Bu nedenle; milliyetçi, idealist, ülkeyi kurtarmaya çalışan karakterlerin karşısına yerleştirilmesi beklenen Yunan subaylar, Anadolu’yu işgal etmeye çalışan kişiler, çoğu zaman Kurtuluş Savaşı romanlarında doğrudan “kötü karakterler” olarak kullanılmaz.
 
Bu tür romanlarda olumsuz şekilde değerlendirilen karakterlerin en önemlileri, Yunan işgalini umursamayan, hatta onlarla işbirliği yapan kişilerdir. Kendi kişisel çıkarlarının peşinde koşan, zaman zaman dini değerleri öne süren, ancak yazarların bakış açısına göre dini de yalnızca kendi çıkarlarına alet eden bu karakterler, Ankara’daki hükümete ve Kuvayı Milliye’ye karşı çıkar.
 
Yakup Kadri ve Halide Edip gibi yazarlar için, Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk olmalarına rağmen Yunan işgalini destekleyen veya ona karşı kayıtsız kalan, hala İstanbul’daki padişahı ve Osmanlı hükümetini destekleyen kişiler de, en az Yunan subayları kadar önemli düşmanlardır. Bu kişiler, aynı zamanda Ankara hükümetinin yaratmaya çalıştığı Batılılaşmış, modern, Avrupai hayat tarzına da şiddetle karşı çıkarlar.


Halide Edib Adıvar'ın Vurun Kahpeye romanında, Türklerden nefret eden Yunan kumandan Binbaşı Damyanos'u bile gölgede bırakan "işbirlikçi" karakterler bulunur.

Halide Edip ve Yakup Kadri’nin romanlarından verilebilecek örnekler, bu durumu daha somut bir şekilde görmeyi de mümkün kılar.
 
Halide Edip’in Vurun Kahpeye romanı, hayattaki tek amacı Türklerle savaşmak olarak nitelendirilebilecek Binbaşı Damyanos karakterini kullanır. Yunan milliyetçiliğini yalnızca Türkleri öldürmek şeklinde anlayan Damyanos, roman boyunca olumsuz bir figür olarak değerlendirilir – ancak Halide Edip’in ona getirdiği eleştiriler, dini bahane ederek Kuvayı Milliye’ye karşı çıkan Hacı Fettah ve kendi çıkarları için ülkesine ihanet eden Uzun Hüseyin’e getirilen eleştiriler kadar ciddi değildir.
 
Yakup Kadri’nin Ankara romanında bu durum neredeyse kelimesi kelimesine dile getirilir. Batılılaşmış bir hayat biçimine karşı çıkan Şeyh Emin ve Nuri Hoca’yı uzaktan gören Binbaşı Hakkı Bey, öfkeyle ülkeyi kurtardıktan sonra günün birinde bu kişilerle ve bu anlayışla da savaşmaları gerekeceğini ifade eder.
 
Halk ve Çatışmalar
 
Bununla birlikte, Yunan işgalini gerçek anlamda umursamamanın, bu işgale karşı bir şey yapmamanın bu romanlardaki tüm karakterleri “kötü karakterler” haline getirmediği de unutulmamalıdır.
 
Milliyetçilik fikrinin büyük ölçüde şehirli, eğitimli kimselere özgü bir düşünce olduğu 1920’li yıllarda, Anadolu’daki herkes bir anda Yunan işgaline karşı büyük bir tepki vermez. Bu durum, aslında İstanbullu, şehirli aydın ana karakterler ile taşralı, geleneksel şekilde yaşayan Anadolulu karakterler arasındaki çeşitli çatışmalardan bir tanesidir.
 
Bu kişileri “eğitmek”, onlara yol göstermek, onları Yunan işgaline karşı bir şeyler yapmaya teşvik etmek, aydın ana karakterlerin Milli Mücadele’ye dolaylı olarak yardım etme çabasının en önemli boyutu olarak gösterilebilir.
 
Bu durum, yukarıda bahsettiğimiz Vurun Kahpeye romanında öğretmen Aliye karakteri üzerinden değerlendirildiği gibi, Yakup Kadri’nin “Yaban” romanının da önemli temalarından bir tanesidir. Öyle ki, romana başlığını veren “Yaban” kelimesi, Anadolu halkının romanın ana karakteri Ahmet Celal’den bahsederken kullandığı ifadeden gelir.
 
Edebiyat ve “Amaçlar”
 
Kurtuluş Savaşı romanları, edebi açıdan “toplumsal” romanlar, yani bir mesaj vermeye çalışan, çeşitli amaçları olan romanlardır. Bunlarda amaç, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasını sağlayan Milli Mücadele ruhunu, bu savaşa katılan insanları yüceltmek ama aynı zamanda, insanlara bu savaşın karşısında duran “kötü” grupların da varlığını hatırlatmaktır.


Yakup Kadri'nin Ankara romanı, Milli Mücadele ruhu ve bu ruhun kaybedilmesi hakkında önemli mesajlar verir. 
 
Bu bağlamda, Yakup Kadri’nin Ankara romanı önemli bir eser olarak gösterilebilir. 1934 yılında yazılan bu romanın üç bölümünden yalnızca ilki Kurtuluş Savaşı sırasında geçer. Ancak Ankara’nın ilerleyen yıllarda geldiği durumu da gösteren Yakup Kadri, Milli Mücadele ruhunun kaybedilmesi ve bu savaşı kazandıran değerlerin unutulması ile ilgili şiddetli eleştiriler getirir.
 
Tıpkı Kurtuluş Savaşı’nın Cumhuriyet’in ilanını mümkün kılması gibi, Kurtuluş Savaşı romanlarının da Cumhuriyetin ideolojisini ve değerlerini savunmak, bunları halkın geniş kitlelerine yaymak, savaşı bir kahramanlık hikayesi olarak anlatarak, insanlarda “milli duygular” oluşturmaya çalışmak gibi amaçları olduğu söylenebilir.
 
Bunun somut bir örneği, bu romanların en “kötü” karakterlerini gerici, değişikliğe karşı, her zaman kendi çıkarlarının peşinde koşan kişiler olmasıdır. Cumhuriyetin ilanından sonra, büyük inkılapların yapıldığı bu dönemde, değişikliğe karşı çıkmayı, gericilik yapmayı olabilecek en kötü şey olarak gösteren bu eserler, bu inkılaplara da dolaylı olarak destek vermiş olur.

Sonuç


Elbette, Kurtuluş Savaşı ile ilgili tüm romanları bu tarz açıklamalar ile genellemek, tüm romanlara uyarlanabilecek bir şema olduğunu iddia etmek doğru olmayacaktır. Yazının başında da değindiğimiz gibi, Türkiye tarihinin en büyük olaylarından biri olan Kurtuluş Savaşı, onlarca romana ilham vermiş, edebiyatta birden fazla yapı içinde değerlendirilmiştir.
 
Bu yazı, Kurtuluş Savaşı’na farklı bakış açılarından yaklaşan, romanı İstanbul’dan takip eden veya Milli Mücadele ile doğrudan bağlantısı olmasa da bu yıllarla özdeşleştirilen eserleri kapsamamaktadır.
 
Ancak burada sunduğumuz bilgiler, hem tipik Kurtuluş Savaşı romanlarının daha iyi anlaşılmasını, hem de bu şemaya uymayan eserlerin Kurtuluş Savaşı anlatıları kapsamında daha iyi değerlendirilmesini sağlayabilir.
 

Tamamlanmamış Roman


Mesire Yerleri


Önseme (Foreshadowing) Nedir?


Klasik Roman Yapısı