Bir Bilim Adamının Romanı Oğuz Atay

Orta Yaşlı Profesör
Genç Adam
Mustafa İnan
Jale İnan

Roman, aslında tek bir "karaktere" değil, gerçek bir insana, Mustafa İnan'a yoğunlaşır. 

Romanın iki kurmaca karakterinden bir tanesi olan Orta Yaşlı Profesör, Oğuz Atay’ın Mustafa İnan’ın hayatını anlatmak için kullandığı kişilerden bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor. Romanın yapısı içinde profesör, ölümünden sonra Mustafa İnan’ın tanıdıklarıyla konuşan, onlardan çeşitli belgeler toplayan, İnan’ın makalelerini ve notlarını inceleyen bir adam olarak sunuluyor. 
 
Aynı şekilde, Mustafa İnan’ın hayatı boyunca yaşadığı sorunlardan yola çıkarak roman boyunca Türkiye’de bilim, kültür ve genel olarak “iyi yaşamak” hakkında çeşitli yorumlar yapıyor.
 
Bu iki özellikten yola çıkarak, bu karakterin Oğuz Atay’ın kendisini iki şekilde yansıttığını gözlemliyoruz. İlk olarak, Oğuz Atay bu romanı yazmak için Mustafa İnan hakkında yaptığı araştırmaları “orta yaşlı profesör” yapmış gibi gösteriyor. Bu sayede, kendisini bir “biyografi yazarı” olma konumundan çıkarıp bir roman yazarı haline getiriyor ve metnin biyografik özellikler taşıyan kısımlarını, yarattığı kurgusal karakterin ağzından anlatıyor.

İkincisi, kendisi de bir bilim adamı olan, dolayısıyla Mustafa İnan’ın yaşadığına benzer problemleri kendisi de hayatında yaşayan bir karakter olarak “orta yaşlı profesör”, Oğuz Atay’ın Mustafa İnan’ın hayatı üzerinden Türkiye hakkında genel toplumsal tespitler ve eleştiriler yapmasına da olanak sağlıyor. Böylece, Oğuz Atay “Batılılaşma”, “Türkiye’de bilimin yeri”, bilim adamlarının yaşadığı zorluklar, Türkiye’de kültür, sanat ve bilimin gelişmemesinin nedenleri gibi pek çok konuya değinme fırsatı buluyor.

 

Roman, aslında tek bir "karaktere" değil, gerçek bir insana, Mustafa İnan'a yoğunlaşır. 

Romanın ikinci kurgusal karakteri “genç adam”, üniversite giriş sınavı sonuçlarını öğrenmek için İstanbul Teknik Üniversitesi’ne gelen, bu sırada profesörle tanışarak Mustafa İnan’ın hayatıyla ilgilenmeye başlayan bir karakter olarak sunuluyor. 
 
Romanda anlatıcı rolü kendisinden çok profesöre bırakılsa da, genç adamın varlığı Mustafa İnan’ın hayatının anlatılmasına olanak sağlıyor. Zira genç adam, profesörün anlattığı hikayeyi “dinleyen”, dolayısıyla bu hikayenin anlatılmasını mantıklı kılan bir unsur olarak önem kazanıyor.
 
Roman boyunca yer yer profesörün toplumsal eleştirilerini onaylayan, yer yer bu eleştirilerin yapılmasına olanak sağlayan soruları soran, yer yer de Mustafa İnan’ın hayatıyla ilgili ufak tespitler ve yorumlar yapan genç adam, sonuç olarak biyografik anlatının tekdüzeliğini kırıyor ve roman anlatısını daha aktif, daha iki boyutlu, daha enteresan hale getiren bir karakter olarak kullanılıyor.  

 

Roman, aslında tek bir "karaktere" değil, gerçek bir insana, Mustafa İnan'a yoğunlaşır. 
 
İki kurgusal karakterin varlığına karşın, Bir Bilim Adamının Romanı tahmin edilebileceği gibi asıl olarak başlığında ifade ettiği kişiye, Mustafa İnan’a yoğunlaşıyor.
 
Çocukluğundan beri müthiş bir çalışma disiplini, merakı ve  hafızası olan Mustafa İnan, bu özellikleri sayesinde gittiği tüm okulları birincilikle bitiriyor ve yurt dışında doktora yapan ilk Türk öğrenci oluyor. Kendi alanı olan mühendisliğin yanı sıra, edebiyat, tarih, dilbilgisi ve benzeri konularda da son derece ilgili olan İnan, her şeyi merak eden, her şeyi öğrenmeye çalışan ve bu öğrendiklerini insanlara anlatmaktan büyük keyif alan bir adam olarak tasvir ediliyor.
 
Bu anlamda, Batı’nın tipik “Rönesans Adamı” formülüne de neredeyse kelimesi kelimesine uyan Mustafa İnan, bir anlamda Oğuz Atay’ın savunduğu Batılılaşma formülünün doğru bir şekilde uygulanmış haline de dönüşüyor. Yazar bir anlamda yalnızca eski hocasının hayatını sunmakla sınırlı kalmıyor, bu hayat hikayesini “dinleyen gençlere”, doğru bir batılılaşma ve doğru bir insan modeli de sunmaya çalışıyor.
 
Mustafa İnan’ın roman boyunca ön plana çıkartılan en büyük özelliği, öğretme tutkusu. Daha orta okul yıllarında arkadaşlarına ders vermeye başlayan İnan, bu tutkuyu diğer insanlara ve ülkesine yardımcı olmak için kullanıyor ve bu yolda hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyor. Hiçbir zaman çok para kazanıp, rahat bir yaşam tarzına erişemese de, bu tutkusundan vazgeçmiyor ve yeri geldiğinde kendisini zengin edebilecek müteahhitlik projelerini, hatta bakanlık tekliflerini bile reddetmekten çekinmiyor.

Bir konuyu başka insanlara anlatmak, onların en iyi nasıl anlayabileceğini çözmek isteyen Mustafa İnan, bu amaçlarına ulaşamadığı zaman büyük bir üzüntü yaşıyor. Örneğin, oğlu Hüseyin İnan kendisinden bir problem hakkında yardım istediğinde, akşam katıldığı kokteyl boyunca bu soruyu ona en iyi nasıl anlatabileceğini düşünüyor ve eve döndüğünde büyük bir heyecanla uyuyan oğlunu uyandırıp, ona problemi nasıl anlatacağını bulduğunu söylüyor.
 
İyi niyeti ve naif doğası zaman zaman başka insanları kendisinden faydalanmaya itse de, Mustafa İnan hiçbir zaman yardımsever doğasından ve ideallerinden vazgeçmiyor. Hayatı boyunca hiçbir zaman çok iyi olmayan sağlığı da, yurt dışından aldığı çalışma teklifleri de onu başka insanlara yardım etmekten ve memleketine faydalı olmaya çalışmaktan alıkoyamıyor.
 
Ders verdiği konular haricinde, dinlenmek için yaptıkları bile kendisini sürekli olarak farklı konularda geliştirmesini sağlıyor; dilbilgisi, tarih, divan edebiyatı gibi konularda öğrendiklerini de başkalarıyla paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyor. Öyle ki, tedavisi için Almanya’ya gittiği zaman burada ilk yaptığı Almanca isimler ile ilgili bir sözlük satın alıp, tanıştığı tüm Almanlara isimlerinin anlamlarını açıklamak oluyor.
 
Oğuz Atay, bütün bu pozitif özellikleri aktarırken, Mustafa İnan’ın arkadaşları ve öğrencileri tarafından yer yer efsaneleştirilen bir figür olduğunun da altını çiziyor. Kendisi bunu yapmamaya çalıştığını, Mustafa İnan’ı gerçekten olduğu gibi anlamak için elinden geleni yapacağını söylese de, sonuç olarak bazı noktalarda Mustafa İnan’ı kusursuz bir insanmış gibi ele alıyor ve ana karakterleri profesör ile genç adama, “Acaba biz de mi, farkında olmadan, onu efsaneleştiriyoruz?” sorusunu sorduruyor.
 
Bu bağlamda, Mustafa İnan’ın önemli kusurlarından bir tanesi pratik işlerdeki “beceriksizliği” olarak gösteriliyor. Vasistasların ve sobaların çalışma teorileriyle ilgili her şeyi gayet iyi bilmesine rağmen, iş bunların kurulumuna ve bakımına gelince ne yaptığını pek bilemeyen Mustafa İnan, bu tarz konularda eşine bağlı bir adam olarak resmediliyor ve Jale İnan, hem bu sorunları çözmek, hem onun maddi konularda başka insanlarla muhatap olmasını engellemek, hem de sağlık sorunlarını, hatta yeri geldiğinde “hastalık hastalığını” idare etmek için önemli bir figür haline geliyor.

 

Roman, aslında tek bir karaktere değil, gerçek bir insana, Mustafa İnan'a yoğunlaşır. 

 
Mustafa İnan’ın evlendiği Jale İnan, tıpkı eşi gibi Türkiye’de bir ilki gerçekleştiriyor ve ülkenin ilk kadın arkeoloğu olarak çalışıyor. Roman boyunca Jale İnan, Mustafa İnan’ı idare eden, ona bakan, onun zayıf kaldığı konularda pratik zekasını kullanarak “evi çekip çeviren” bir karakter olarak anlatılıyor.
 
Fakat “evi çekip çevirme” kavramı, burada “ev işi yapmak” olarak okunmamalı. Mustafa İnan’ın teorik olarak çok iyi bildiği teknik işleri, örneğin evde soba kurulmasını, kendisi beceremediği için Jale İnan üstleniyor, evin tüm gerekliliklerini yerine getiriyor, hatta, ilerleyen yıllarda Mustafa İnan bir ev sahibi olmak için Ortaköy’de bir bina inşaatına dahil olduğunda, bu işin sorumluluğunu Mustafa İnan’dan çok eşi Jale üstleniyor.