Puslu Kıtalar Atlası İhsan Oktay Anar

Özet
Detaylı Özet


Romanın kurgu ve gerçekliği sorgulayan doğası, yaşanan olayların ikinci planda kalmasına yol açar. Puslu Kıtalar Atlası, bir özetle açıklanması ve anlaşılması çok zor bir eserdir. 

Roman, bir korsan olan Arap İhsan Efendi’nin, yeğeni Uzun İhsan Efendi’yi ziyaret etmesi ile başlar. İstanbul’a, hayatını kurtaran kitabın çevirisini yaptırmak için gelen Arap İhsan Efendi bir köle olarak aldığı Alibaz adlı çocuğu ve yanındaki maymunu Uzun İhsan’ın yanında bırakır.
 
Evinde oğlu Bünyamin ile yaşayan, içtiği bir uyku şurubu nedeniyle sürekli uzun uykulara dalan, rüyalarında gördüklerini de bir atlasa yazan Uzun İhsan Efendi, dayısına getirilen çeviriyi - Rendekar’ın “Zagon Üzerine Öttürme” eserini - okuduktan sonra gerçekliğin doğası üzerine düşünmeye başlar.
 
Bu arada Bünyamin de, babasının bu tuhaf hayat tarzından şüphelenmeye başlar ve sırlarını çözmek için onun uyku şurubundan içmeye karar verir. Fakat gereğinden fazla içtiği için uyanamaz ve öldü sanılarak gömülür. Kafasında duyduğu esrarengiz bir ses sayesinde mezardan çıkan Bünyamin’in bu “başarısı” kısa sürede yayılır ve Bünyamin, kendisine hazırladığı atlası veren babasının da desteğiyle, lağımcı olarak Osmanlı ordusuna katılır.
 
İlk görevinde, Zülfiyar adlı bir casusu kurtarmaya çalışırken yüzünden ciddi şekilde yaralanan ve Zülfiyar’ın kendisine teslim ettiği uğursuz, kara parayı babasının kendisine verdiği atlasın içinde saklayan Bünyamin, tanınmaz halde İstanbul’a geri döner. Babasının yeniçeriler tarafından alınıp götürüldüğünü ve işkence gördüğünü öğrendikten sonra, kitaptan bir bölüm okur ve buradan aldığı direktiflerle dilenci loncasına katılır.
 
Kısa süre içinde, dilenci loncasının da Zülfiyar ve onun efendisi Ebrehe için çalıştığı anlaşılır. Bu kişiler, harıl harıl Bünyamin’i aramakta, fakat yüzü ciddi şekilde yaralandığı için onu tanımamaktadır.
 
Dilenci loncasında “Büyük Efendi” Ebrehe ile tanışan Bünyamin, bir süre onunla yakın bir ilişki kurar ve ondan Osmanlı Devleti’ndeki gizli casus örgütlenmesini, kara paranın sırrını ve Mehdi’nin ilerleyen günlerde İstanbul’a geleceği yönündeki kehaneti öğrenir. Fakat bu kehanet, Ebrehe için yerini bulmakla beraber, doğru çıkmaz, ve dilenciler loncası Ebrehe’ye karşı ayaklanıp onu öldürür.
 
Romanın sonunda, dilenciler loncasının da yanması ile Bünyamin dünyada bir kez daha özgür kalır. Babasının kendisine verdiği kitaba ilk kez gerçek anlamda dikkatle bakan Bünyamin, bu kitabın adının “Puslu Kıtalar Atlası” olduğunu görür ve eserin son sayfalarından bir bölüm okuyarak, tüm yaşananların babası Uzun İhsan Efendi’nin düşlerinde gerçekleştiğini anlar


Romanın kurgu ve gerçekliği sorgulayan doğası, yaşanan olayların ikinci planda kalmasına yol açar. Puslu Kıtalar Atlası, bir özetle açıklanması ve anlaşılması çok zor bir eserdir. 

Roman, Arap İhsan Efendinin köle alarak aldığı Alibaz ile birlikte yeğeni Uzun İhsan Efendi’yi ziyaret etmesiyle başlar. Arap İhsan ve Alibaz gelmeden hemen önce bir çeşit uyku şurubu alıp uykuya yatan Uzun İhsan Efendi, gerçek hayatta dünyayı gezip atlas çizmeye cesareti olmadığından, rüyasında gezip uyandığında atlas çizmeye çalışmaktadır.
 
Arap İhsan Efendi’nin İstanbul’a gelme nedeni, kendisini dolandırmış olan Kubelik'i bulmaktır; ama Kubelik'i öldürmek için değil, kendisinin hayatını kurtaran bir kitabın çevirisini yaptırmak için aramaktadır. Kubelik'i sonunda bulup kitabı tercüme ettirir.
 
Kubelik kitabı Arap ihsan'a teslim etmesi için Uzun İhsan Efendi’ye verir. Bu kitap Rendekar’a ait “Zagon Üzerine Öttürme” adıyla çevrilmiş bir kitaptır. Kitabı merak edip okumaya başlayan Uzun İhsan Efendi şunu görür: Her bilgiden şüphe eden Rendekar, şüphe ettiğinden şüphe edememekte ve bundan da kendisinin var olduğu sonucunu çıkarmaktadır.
 
Bunlar üzerine kafa yoran Uzun İhsan Efendi, düşünüyor olmasından dolayı kendi varlığını kabul etmektedir. Ama bu yolla kendisi dışında başka hiçbir şeyin varlığını ispatlayamamaktadır. Bunu çözmek için rüyaya yatar. Rüyasında gördüğü aynada kendi yansıması yerine oğlunu görür ve düş gördüğü için kendi varlığına inanır; fakat kafasında kim olduğuna dair bir soru kalır. Uyandığında uykusunun bir uyanış ve düşlerin de gerçeğin ta kendisi olduğunu düşünmeye başlar: Eğer bu doğruysa şimdi gördüğü her şey bir düştür.

Bu arada Bünyamin, babasının hiç çalışmadığı halde nasıl olup da hep parası olduğunu,  Uzun İhsan’ın gerçekte kendi babası olup olmadığını ve benzeri soruların cevabını bulmak için babasının uyku şurubundan içip uykuya yatar. Fakat, uyku şurubunu fazla kaçırmıştır: Öyle ki, bir süre sonra kendisinin öldüğü sanılır ve diri diri gömülür. Kendisine rehberlik eden bir ses sayesinde mezarından çıkıp eve geri dönen Bünyamin, yaşadığı yerde bir korkuya sebep olsa da kısa süre sonra gerçek anlaşılır.
 
Diri diri gömüldüğü mezardan çıkabilmesi, Vardapet adlı bir lağımcının dikkatini çeker ve Vardapet onu yanına bir çırak olarak alır. Kendisi gerçek hayatta hiç seyahat etmemiş olan Uzun İhsan Efendi, oğlunun yakaladığı bu fırsata çok sevinir ve hazırladığı atlası oğluna vererek onu yolcu eder.


Zagon Üzerine Öttürme
 
Uzun İhsan Efendi, Alibaz ve yaramaz maymunu Müşteri’yle yalnız kalmıştır. Alibaz’ı okullar arası çatışmanın yaşandığı mahalle mekteplerinden birine gönderir. Okuduğu bir kitabın kahramanından, Efrasiyab’dan etkilenerek bir okul çetesinin lideri konumuna gelen Alibaz artık arkadaşları arasında bu isimle anılmaya başlar. Yaptığı eylemler sonunda bıraktığı kırmızı el iziyle tüm şehirde tanınmaya başlar. Bir gün eve döndüğünde, babası yerine koyduğu Uzun İhsan Efendi’nin yeniçeriler tarafından götürüldüğünü görüp intikam almaya yemin eder.
 
Bu sırada Bünyamin ise dondurucu kış soğuğunda görevli olarak Zülfiyar isimli bir casusu kurtarmaya gitmektedir. Padişah fermanına göre Bünyamin’in görevi Vardapet’le birlikte bir lağım çukuru kazarak kaleye ulaşmaktır. Tam casusu kurtardıkları sırada saldırıya uğrarlar ve Zülfiyar kendisini bu kadar önemli yapan emaneti, ileride Bünyamin’in başına büyük bela açacak uğursuz kara parayı Bünyamin’e verir. Bu parayı babasının verdiği atlasın içine koyan Bünyamin, daha sonra bir mücadele sırasında suratından feci şekilde yaralanıp tanınmaz hale gelir. Sonradan Zülfiyar ve adamları tarafından kurtarılan Bünyamin, artık herkesin peşine düştüğü bir kişi haline gelmiştir. Fakat, tanınmaz halde olduğu için üzerine hiç şüphe çekmez.
 
Bir yolunu bulup İstanbul’a  dönen Bünyamin babasının parayı arayan kişiler tarafından işkence görmüş olduğunu öğrenir ve ne yapacağını bilemez şekilde kendisini yönlendirmek için babasının kitabından rasgele bir sayfa açar. Gözüne ilk çarpan cümle “Dilencilerin arasına girip kaderini beklemeye başla” olur.
 
Bunun üzerine Bünyamin babasını bulmak için dilenciler loncasına girip dilenmek istediğini oranın kethüdası olan Hınzıryedi’ye söyler ve böylece işe başlar. Uzun İhsan Efendi de iki aydır bu loncada bulunmaktadır. Hınzıryedi’nin görevi Uzun İhsan Efendi’ye göz kulak olup Bünyamin'in Uzun İhsan Efendi’ye yaklaşınca yakalamaktır. Ancak Bünyamin'in suratı tanınmaz bir halde olduğu için Uzun İhsan Efendi’ye yaklaşsa da tanınmayacaktır.
 
Bu süreçte Uzun İhsan Efendi, yapılan işkenceler yüzünden iyice kendi âlemine dalmış durumdadır; hem sağır hem de kör olan Uzun İhsan devamlı olarak gerçekliği sorgulamaktadır. Sonunda yanına gelen oğluna, her şeyin kendi kafasındaki düşlerden ibaret olduğunu söyler ve kendisini bir rıhtımda fıçıya koydurur.
 
Locanın “büyük efendisi” Ebrehe’nin ziyareti sırasında yediği bir şey boğazına takılır ve Bünyamin onu bu durumdan kurtararak dolaylı yoldan kahraman olur. Bünyamin Ebrehe’nin yanına götürüldüğünde kendisini bir el-kimya odasında bulur. Ebrehe ona yaratılmamış, boşluğu bulmak için uğraştıklarından, boşluğun ne büyük bir güç olduğundan bahseder. Bu esnada Bünyamin’in söylediği sözlerden Ebrehe’nin Bünyamin’e ilgisi iyice artar. Ona karşı sevgiyle nefret arası bir şeyler hissetmektedir.

Ertesi gün misafirini eğlendirmeye kararlı olan Ebrehe, ona yeni giysiler giydirip esir pazarına götürür. Oradan iki Rus kızı seçtikten sonra Gazenfer’in batakhanesine gitmek üzere yola koyulurlar. Yolda evinde bir cesedi kesip biçerken yakalanan Kubelik’in idamıyla karşılaşırlar. İnfazdan sonra cimriliği ile ün salmış Gazenfer’in batakhanesine giderler. Burada Gazenfer ile oynadıkları büyük oyunu kaybeden Ebrehe, Gazenfer’in hile yaptığını iddia ederek ortalığı birbirine katar.
 
Ebrehe bu iddiasında haklı olduğunu ispatladıktan sonra bütün mal varlıklarını bu kumarhanede kaybetmiş olan öfkeli insanlar kumarhaneyi ateşe verirler. Gece yarısından az sonra, içerde satın aldıkları iki cariyenin onları bekledikleri bir konağa gelirler. Müzisyenler eşliğindeki bir cümbüşten sonra Bünyamin seçtiği kızla bir odada yalnız kalır. İçin için ağlayan kıza bir kötülük etmeyeceğini söyler. İsminin Ağlaya olduğunu öğrendiği bu kızın dizinde saatlerce ağlar.

Sabah olduğunda kendisini uyandıran Zülfiyar, Bünyamin’e kendisini büyük efendinin teşkilatta beklediğini söyler. Yolda, ismi Dertli olan ve kendisini tam altı kere yıldırım çarpmış olan bir dilenciyle karşılaşırlar. Tepelerine yıldırım düşecek korkusuyla onu yanından kovan Zülfiyar, kırbacıyla adamı dövmeye başlar. Bu görüntüye dayanamayan Bünyamin, Zülfiyar’la bir kavgaya girişir ve sonunda onu yere devirerek oradan ayrılır.

Çevresinde gelişen her olayın kendisine oynanan bir oyun olduğundan şüphelen Bünyamin, babasının kitabında “hayatını öne sürüp sırrı bulmak için yola çıktı” cümlesini okuyup Ebrehe’nin yanına gider. Kafasındaki sorulara cevap aramaktadır. Ebrehe ona tüm bu olayların başlangıcı olan kehanet aynasından bahseder. Bu ayna kıyametten yedi yıl önce olacakları göstermeye başlamakta ve kehanetleri bildirmektedir. Şimdiye kadar aynada beliren yazıların bildirdiği her olay gerçekleşmiştir. Şimdi, sıra son kehanet olan Mehdi’ye gelmiştir. Ebrehe ise Tanrı’dan af dileyip tövbe etmek yerine kıyametten kaçmayı tasarlamıştır. Kafasındaki, istediği sonsuz hıza ulaşıp geçmişe yolculuk etmektir. Bunun için de boşluğa ihtiyacı vardır. Aradığı boşluk kara bir paradır.
 
Bünyamin kafasındaki sorularla uğraşırken, Konstantiniye’ye gözleri oyulup kulakları ve burnu kesilmiş bir adamın gemilere kılavuzluk ettiği, görmediği halde yıldız ve gezegenlerin yerlerini bulabildiği gibi hayret verici söylentilerle çalkalanmaktadır. Bahsedilen kaşif Uzun İhsan Efendi’den başkası değildir.
 
Uzun İhsan Efendi’nin bulunduğu gemi sonunda Konstantiniye’ye dönmüştür. Uzun İhsan Efendi gemiden inip bir meyhaneye gider. Buradakilere, kendisi düşündüğü için onların var olduğunu dünya ve içindeki her şeyin kendi zihnindeki kurgulardan ibaret olduğunu anlatmaya çalışınca meyhanedekilerin alay konusu olur. Meyhanedekilerden biri konuya uygun bir hikaye anlatmaya başladığı sıra Uzun İhsan Efendi meyhaneden ayrılır. Tersane yakınlarındaki gemi enkazına gidip Efrasiyab ve yiğitlerinden geride kalan izleri inceler.
 
Efrasiyab, yani Alibaz ise o sıra girmeyi kabul etmediği orduyu yarım gün geriden takip ederek altı haftadır kuzeye doğru ilerlemektedir. Fethedilecek kaleye ulaştıklarında Alibaz kaleye ilk gireceklerden olmak istemektedir. Ancak kuşatma başlayıp koca bir güllenin büyük bir gürültüyle duvara çarptığını gören çocuk birden bire Efrasiyab değil, bir türlü uyuyamayan Alibaz olduğunu hatırlar. Ağlayarak kaçmaya başlar.

Sonunda güllelerle açılan bir delikten kaleye girer. İçerisi dışardan farklı olarak fazlasıyla sessizdir. Belli belirsiz bir ilahi duyan, Alibaz sesin geldiği tarafa yönelir.


Kıyamet günü...
 
Karalar giymiş sayısız adam elleri zincirli çıplak birini yerde devrilmiş olan iki yarım küreye doğru itmektedirler. Kara giysilerden birkaçı zar zor bu dev yarım küreleri birleştirip tulumbalarla içindeki havayı boşaltırlar,  kürenin ortasındaki musluğa çıplak adamın karnını yerleştirirler ve kasvetli ilahiler eşliğinde musluğu açarlar. Aynı anda adam acıyla bağırır ve yarım küreler birbirinden ayrılır. Yarım kürelerden her birinin içi kan ve et parçalarıyla doludur. Alibaz orada olanları görünce yeniden ağlamaya başlar. Kara giysililerden birkaçı onu kolundan tutup bir odaya götürürler ve orada içine zehir kattıkları bir bardak suyu Alibaz’a sunarlar. Bunu bir dostluk gösterisi sanan Alibaz suyu içer ve dışarı salınıverir. Hayatı boyunca bir dakika olsun uyumamış olan bu çocuk bir süre sonra esnemeye başlar ve kendisine uyuyacak bir yer arar. Sonunda bir ağacın tepesindeki leylek yuvasına kıvrılıp yatar.

Bünyamin ise sıkıntıdan teşkilattaki tuhaf aletleri kurcalamaya başlamıştır. Bir dinleme aleti bulur ve onu yanına alır. Amacı Ebrehe hakkında bilgi toplamaktır. Bir gece hemen yan odada kalan Ebrehe’nin konuştuklarını öğrenmek için aleti kullanmaya karar verir. Ebrehe tuhaf bir masal anlatmaktadır. Masal cahil bir adamın gözlerini kapadığında gördüğü karanlığın ne olduğunu merak etmesiyle başlamaktadır. Akıl danıştığı bir bilgenin söylediğine göre dünya hiçlikten yani boşluktan yaratılmıştır. Bu boşluktan artan parça ikiye bölünmüş ve bir kısmı insanoğluna verilmiştir. Adamın gözlerini kapadığında gördüğü karanlık, boşluktan oluşmuş bir levhadır.
 
Boşluğun diğer yarısı ise düşmanını kıskanan Sabahın Oğlu’na verilmiştir. Sabahın Oğlu, bu boşluktan bir para yaptırmış ve üstüne kendi tuğrasını bastırmıştır. Sonra da onun dünyada ne var ne yoksa hepsini satın almasını beklemeye başlamıştır. Uykudan kulakları tıkanan Bünyamin masalın sonunu dinleyemez. Ancak birden aklına Sabahın Oğlu ile ilgili bir söz gelir ve ayağa kalkar. Bir kavanoz dolusu demir tozunu bir kağıda yayar ve kara parayı kağıdın altına yerleştirir. Demir tozları birbirine yapışıp İblis’in tuğrasını oluşturur.
 
Öğleye doğru uyanan Bünyamin teşkilatta birkaç nöbetçi hariç kimsenin olmadığını görür. Yılın yedinci dolunayı o gece çıkacak; Kehanet Aynası doğruysa Mehdi ilerleyen saatlerde Konstrantiniye’ye gelecektir. Gece yarısı Ebrehe ve adamları yanlarında Mehdi’nin tanımına uyan bir adamla teşkilata gelirler. Adamı Bünyamin ile ortak bir duvarı olan bir hücreye götürürler. Bünyamin odasına dönüp dinleme aletini hücre duvarına dayar. İçerde Ebrehe, Zülfiyar’a dışarıda biriken dilencilerin ne istediğini öğrenmesini söylemektedir. Ayrıca Mehdi olduğunu düşündüğü bu adamın sorgusunu tek başına yapmak istemektedir.
 
Adama işkence edilmesi için Hattakay isimli ünlü bir işkence ustası getirilmiştir. Adam ise korkudan ağlamaya başlamıştır. Ebrehe’ye kendisinin sandığı kişi olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. Söylendiğine göre, o bir Nemçe casusudur. İsmi Franz’dır. Ülkesinde Mehdi’nin tanımına uyan kadın ve erkekler toplanıp bir manastıra kapatılmış ve çiftleştirilmişlerdir. Kendisi onların tanımlarından biridir. Kehanet Aynası da yıllar önce Avrupa’nın usta saatçisine, bu kişiler tarafından yaptırılmıştır. Mükemmel bir düzene sahip bu ayna padişaha kıyameti haber verecektir. Aynanın söylediklerinin bir bir gerçekleşmesi zaten planlanmış bir şeydir. Bu durumda bütün kehanetler doğru çıkınca sonuncusu olan Mehdi’nin gelişine inanmak kaçınılmazdır. Mehdi gelince padişah ona tahtını teslim edecek ve böylece ülkenin yönetimi ellerine geçecektir.

Ebrehe adamın sözlerini dinler, ancak tek kelimesine bile inanmaz. Bu sırada işkence için hazırlık yapan Hattakay sanılan kişinin yüzündeki balmumu eriyince Ebrehe onun Hınzıryedi olduğunu anlar ve olaylar iyice karışır. Loncadaki dilenciler teşkilatı yağmalamaya gelmiştir, ve istediklerini elde ederler. Ebrehe Hınzıryedi tarafından yakalanır. Bu sırada yalnız kalan Nemçe casusu korkudan ödü patlayarak ölür. Ebrehe’nin son isteği Bünyamin ile yalnız konuşmaktır.
 
Hınzıryedi onu kırmaz. Ebrehe başından beri Bünyamin’in aradığı kişi olduğunu ve kara paranın onda olduğunu bildiğini, ona karşı farklı bir şeyler hissettiğini söyler. Bünyamin’den o parayı kendisi ölünce ağzına koyup, çenesini öyle bağlamasını buyurur. Daha sonra Hınzıryedi, Ebrehe’yi öldürür ve Bünyamin’i de yanına alarak lonca binasına döner. Ebrehe’nin cesedini yıkama görevi Bünyamin’e verildiğinden Ebrehe’nin son isteği gerçekleşir. Bu sırada loncada ziyafet hazırlığı yapılmaktadır. Ceset gömülüp ziyafet hazırlığı tamamlanmak üzereyken lonca kapısında Dertli görülür. Dertli’yi kovmaya çalışırken elinde pistolü olduğunu fark eden dilenciler koşuşmaya başlarlar. Dertli ise Hınzıryedi’yi gözüne kestirmiştir. Hınzıryedi kaçamayacağını anlayınca Dertli’ye yalvarmaya başlar. Fakat Dertli ona aldırmadan Bünyamin’e dönüp kendisine yapılan iyilikleri unutmadığını söyler ve ona çıkış yolunu gösterir. Bünyamin oradan kaçtıktan sonra binaya yıldırım düşer ve bina alevler içinde kalır.
 
Bünyamin lonca yakınlarında bir hana gider. Gece yarısı avluya indiğinde uyuyan han bekçisini izleyen bir adamla karşılaşır. Bu adam düş görmeyi çok seven bir tüccardır. Yıllar önce bir gece rüyasında bir evin penceresinden, içerde uyuyan bir adamla onun yanı başında oturan ve elindeki deftere bir şeyler not eden uzun boylu çekik gözlü bir adam görür. Uzun boylu adamın birdenbire kafasını çevirip tüccarla göz göze gelmesiyle rüyası son bulur.
 
Ertesi gece rüyanın devamını görebilmek umuduyla yatan tüccar düşünde yine o aynı pencerenin önünde bulur kendini. Uzun boylu adam yine arkasını dönüp tüccarı görür ve bu sefer yerinden doğrulup tüccarın yüzüne perdeyi kapatır. Düşü böylece kesilen tüccar üçüncü geceyi iple çeker ve yine rüyasında kendisini aynı yerde bulur. Perde kapalıdır. İçeriyi görmek için perdeyi aralayınca uzun boylu adamla karşılaşır ve olup bitenleri öğrenmek istediğini belirtir. Uyuyan adamı uyandırmamak için fısıltıyla konuşan uzun boylu adam diğerinin rüyasında insanları ve onların yaşadığı dünyayı gördüğünü söyler. Tüccar bir daha onları rahatsız etmesin diye ona ömrünün sonuna kadar uyuyamayacağını söyler. Böylece düşü sona eren tüccar ertesi geceyi iple çeker ama bir türlü uyuyamaz. Uyumak için çeşitli yollar denediyse de, asla uyuyakalmamıştır.

Sonunda bir sihirbazın tavsiyesiyle kendini yollara vurur. Bu sihirbazın söylediğine göre bu dünyada bir yerde çok uzun senelerdir uyuyan birisi vardır. Eğer tüccar onu bulup uyandırabilirse kendisi artık uyuyabilecektir. Tüccar yıllarca bu uyuyan adamı arar fakat bir türlü bulamaz.

Bir gün yolu Konstantiniye’ye düştüğünde kaldığı hanın bekçisinin avluda nasıl horul horul uyuduğunu görür ve inerek onu seyreder. Daha sonra oradan ayrıldığında da bekçi aklından çıkmaz. Böylece yılda iki kez Konstantiniye’ye uğramaya başlar. Umutla bekçinin uyanacağı günü bekler. O gün, yani Bünyamin ile karşılaştığı gün de yine bekçiyi izlemektedir. Bünyamin‘le, bekçiyi izleyerek biraz sohbet ettikten sonra bekçide bir kıpırdanma fark eder. Bekçi uykuya dalmak üzereyken tüccarda uyku belirtileri başlar. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen tüccar hemen odasına çıkar. Avluda bekçiyle yalnız kalan Bünyamin birden babasının atlasını hatırlar. Bu kez ismini tam olarak okur: Puslu Kıtalar Atlası” Bu kitabın son bölümünden rasgele bir sayfa açar ve babasının kendisine hitaben yazdığı bir yazı gözüne çarpar. Uzun İhsan Efendi yazısında her şeyin kendi düşlerinden ibaret olduğunu anlatmaktadır. Bünyamin’in asla cesaret edip de soramadığı soruların cevabını da böylece vermiş olur.