Feodalizm

Giriş

 
Feodalizm, edebiyattan çok tarih ile özdeşleştirilen bir kavramdır. Ancak bu iki alanın, pek çok noktada birbiriyle iç içe olduğu düşünüldüğünde, bazı edebi eserleri anlamak için feodalizmin tam olarak ne olduğunu görmenin faydalı olduğu da söylenebilir.  
 
Yazıya başlamadan, feodalizm gibi kapsamlı kavramların sitemizde tam anlamıyla değerlendirilmesinin mümkün olmadığını bir kez daha hatırlatmak faydalı olacaktır. Ortaçağ süresince (ve belli anlamlarda daha sonraki dönemlerde de) Avrupa’nın pek çok bölgesinde toplumun sosyal ve ekonomik düzenini oluşturan feodalizm, günümüzde hala tarihçilerin yoğun olarak çalıştığı bir kavramdır.
 
Üstelik, günümüzde tarihçiler Avrupa kökenli kavram ve modelleri başka medeniyetlere uyarlamayı büyük ölçüde yanlış bulsa da, Japonya’da “Şogun”lara veya Osmanlı Devleti’nde tımar sistemine dayanan düzenlerin de hala sık sık feodal düzenler olarak değerlendirildiğini ifade etmek faydalı olabilir. Birden çok bölgede, çeşitli benzerlik ve farklılıklarla ortaya çıkan bu yapıların tanımlanması, gerçek anlamda incelenmesi ve birbirleriyle karşılaştırılması, oldukça zor bir iştir.
 
Günümüzde bu tarz sosyal ve ekonomik yapılanmalar üzerine yüzlerce makale ve kitap yazıldığı, pek çok akademisyenin hayatını bunları çalışmaya adadığı düşünüldüğünde, elbette kısa bir yazı ile feodalizmin gerçek anlamda irdelenemeyeceği de rahatlıkla söylenebilir. Ancak, basit ve “genelleyici” bir yaklaşım ile, feodalizm sitemizin amacı doğrultusunda, bu kavrama göndermeler yapan kitapları daha iyi anlamayı sağlayacak şekilde açıklanabilir
 

Benzer Anlam Taşıyan Diğer Kavramlar

 
Bu yazının geri kalanında, başlıkta olduğu gibi feodalizm kavramını kullanacağız. Belli kaynaklarda, bu kavramın Türkçeye derebeylik olarak çevrildiğini de görebilirsiniz.
 
Pek çok kitabı incelerken, son derece benzer bir anlamı karşılamak için “Ağalık – Kulluk Düzeni” başlığını kullanmamız dikkatinizi çekmiş olabilir. Bu durum, özellikle Türk Edebiyatı’nda pek çok eserin “Ağa” kelimesini kullanmasından kaynaklanmaktadır.
 
“Kulluk” kavramı yerine, özellikle Batı ve Rusya’daki toplumsal düzenler açıklanırken, “serf” kavramının kullanıldığını görebilirsiniz.
 
“Ağa”, “Bey” “Derebeyi” ve “Lord” gibi kelimeler, daha detaylı seviyelerde farklı anlamlara sahip olsa da, bu yazıda büyük ölçüde eş anlamlı olarak kullanılmıştır.
 

Feodalizm Nedir?

 
Feodalizm, belli bir toprak bütününün sahibi olan “soylu” ile, onun sahip olduğu toprakta yaşayan köylüler arasındaki ilişkiye dayanan sosyal ve ekonomik bir yapının ismidir. Dünyanın farklı yerlerinde, farklı şekillerde, yüzyıllarca devam etmiş bir sistem olan feodalizmin, tek ve basit bir tanımını yapmak mümkün olmasa da, basit örnekler bu yapıyı daha iyi anlamayı sağlayabilir.

Bu konuyu, karmaşık ve kavramsal açıklamalar yerine, basit örneklerle, günümüz ile karşılaştırarak açıklamak faydalı olabilir.
 

Çok basit bir feodal düzen şeması – daha gerçekçi bir şemada farklı düzeyde soylular (Lord, Dük, Kont, vs.) ve ruhban sınıfının da yer alması gerekirdi.
 
Günümüzde, beş dönümlük bir tarlanız olduğunu hayal edelim.

Günümüz koşullarında, beş dönümlük bir tarlanız varsa, bu arsa size aittir. Bu aidiyet, devletin size verdiği bir tapu ile tescillenir, siz de bu arsayı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Ekip biçeceğiniz her şey size aittir: İstediğiniz gibi ekebilir, hasattan sonra elde ettiklerinizi yiyebilir, fazlasını satıp para kazanabilirsiniz. Aynı şekilde, eğer böyle niyetleriniz yoksa, arsanızı satabilir, terk edebilir veya tarla dışında başka bir şeye, örneğin, bir futbol sahasına çevirebilirsiniz. Arsanızla ilgili bir sorun yaşadığınızda, mesela, birisi gelip buranın kendisine ait olduğunu iddia ettiğinde, bu sorunu yine devlet ile, mahkeme salonlarında çözersiniz.
 
Feodal bir yapıda ise, eğer bir ağa değilseniz, işler tamamen değişir.
 
Böyle bir düzende, beş dönümlük bir tarlada yaşıyorsanız, bu arsa size ait olmaz – size ve etrafınızdaki tarlalara, köylere sahip olan - bir “ağa”ya, bir “bey”e veya batılı bir düzende, bir “lord”a ait olur. Burada yaşayabilir, ekip biçebilir, tarım ürünleri yetiştirebilirsiniz, ama bunların tamamı size ait olmaz. Belli aralıklarla, ya yetiştirdiklerinizi, ya da yetiştirdiklerinizi satarak kazandığınız parayı vererek, “ağa”nıza ödeme yapmanız, vergi vermeniz gerekir; ağa da, bu ödemeniz karşılığında sizin topraklarında kalmanıza, burada yetiştirdiğiniz yiyecekleri yiyerek yaşamanıza izin verir.
 
İdeal bir feodal düzende, arsanızla ilgili bir sorun yaşamamanızın teminatı da ağanız olur, birisi gelip sizin topraklarınızda çalışmaya kalkarsa, bu ekme biçme hakkının size ait olduğu güvencesi size ağa tarafından verilir.
 


Bu şemayı bir "haklar" - "sorumluluklar" şeması olarak da okuyabilirsiniz. 

Elbette bu durumda, bulunduğunuz arsayı (size ait olmadığı için) satmanız veya tarla dışında bir şeye çevirmeniz de mümkün değildir. Farklı feodal düzenlerde farklı kurallar görülse de, pek çok feodal yapıya göre bu arsayı terk edip gitme hakkınız da yoktur, çünkü ağanız bu topraklara ve burada yetişecek ürünlere sahiptir – insan, yani siz, olmadan tohum ekilmesi, sulanması ve ürünlerin toplanması mümkün olmadığından, burayı terk edip gitmek ağaya karşı işlenmiş bir suç sayılır. Bir başka deyişle, ağa toprağa ve oradan çıkan ürüne sahip olduğu gibi, teknik olarak, size de sahiptir.

Bu yazının amacına paralel olarak, bu durumun Türk Edebiyatı’ndan güzel bir örneğini vermek faydalı olabilir.
 
Kemal Bilbaşar’ın Cemo isimli romanının merkezine yerleştirilen en önemli mesele, “ağalık” ve “kulluk” arasındaki ilişkidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Doğu Anadolu’da geçen romanda, Sorikoğlu isimli kötü niyetli bir ağa, çeşitli hilelere başvurarak, hakkı olmayan bir toprağın sahibi olur. Bölgede yaşayan köylüler, Sorikoğlu’nun kendilerine karşı sorumluluklarını yerine getirmeyeceğini, kendilerini sömüreceğini düşündüğünden, onun kontrolü altına girmemek için ellerinden geleni yaparlar.
 
Ancak, bu düzeni ortadan kaldırması gereken devlet görevlileri bile, ağalık – kulluk düzenini gerçek anlamda bozamaz.
 
Romanın 213. Sayfasında bu konuyla ilgili çok şiddetli bir cümle kurulur. Yardım istedikleri bir devlet görevlisi, onlara şöyle cevap verir:
 
“Ule şu isyankara bak, diye bağırdı, ule sen ne haddini bilmez, serkeş bir kulsun! Ule kul kısmının toprağa dikili ağaçtan farkı ne ki, karşımda dikilenirsin? Ule toprağı satan ağa, onda çalışan canları da tüm satmaz mı ki, biz Sorikoğlu’na kul olmazık, diye direnirsin?”
 
Cemo’da karşımıza çıkan durum da bu feodal yapının bir örneğidir.  Kargadüzü köyü Sorikoğlu’nun eline geçince, ondan nefret eden halkın göç etmek konusunda bu kadar büyük bir sıkıntı yaşaması bundan kaynaklanır. Her ne kadar kimse Sorikoğlu’nun toprakları ele geçirmesinden memnun olmasa da, geleneğe göre Sorikoğlu onların ağası haline gelmiştir.
 

Türkiye Tarihinde Feodalizm

 
Bu bilgileri Türkiye ile biraz daha bağlayarak değerlendirmek için, Osmanlı Devleti’ndeki feodal yapının nasıl işlediğini çok kısaca aktarmak faydalı olabilir.
 
Yukarıda da belirtildiği gibi, Avrupa kökenli bir kavram olan feodalizmin, farklı toplumlara uyarlanıp uyarlanamayacağı bugün hala sorulmaya devam edilen bir sorudur.
 
Pek çok tarihçi, bu tür yapıların Avrupa’ya ait bir kavram olan “feodalizm” ile değerlendirilmemesi gerektiği, her toplumun kendine ait özellikleriyle incelenmesinin en doğrusu olduğu konusunda hemfikirdir. Buna karşın, farklı toplumlarda ortaya çıkan benzer yapılar, bunları daha iyi anlamak için birbirleriyle sık sık karşılaştırılmaktadır.
 
Bu kavramsal sorun bir kenara bırakıldığında, Osmanlı’da bu düzenin karşılığının “Tımar Sistemi” olduğu söylenebilir.
 
Osmanlı Devleti’nde tüm topraklar padişaha ait olarak görülür. Padişahın tüm bu toprakları bizzat yönetmesi mümkün olmadığından, asker sınıfından belli kişilere, farklı büyüklüklerde topraklar verilir.
 
Kendilerine verilen topraklardan vergi toplama hakkı kazanan “Tımarlı Sipahi”ler, bunun karşılığında asker toplama ve padişah tarafından emredildiğinde sefere çıkma gibi sorumluluklar üstlenir. Ancak Tımar sistemi, tarih kitaplarından herkesin hatırlayacağı bir cümle ile, 16 – 17. Yüzyıllarda “bozularak” yerini farklı bir toprak yönetim biçimine bırakır.
 
Tımar sisteminin bozulması ise, Osmanlı Devleti’nde feodal yapının bozulması anlamına gelmez. Merkezi yönetim ve vergi toplama gibi işleri yürüten Tımarlı sipahilerin yerini, sivil bir sınıf, “ayan” sınıfı alır. Bölgenin zengin, nüfuzlu kişilerinden oluşan ve zaman zaman “eşraf” olarak da adlandırılan bu kişiler, vergi toplamakla sorumlu oldukları bölgelerin yönetiminde de oldukça etkili olur, hatta merkezi hükümet üzerinde de baskı yaratmayı başarır.
 
19. Yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti ayanların gücünü sınırlamak için çalışır. Ancak Osmanlı’nın son yıllarında etkisi azaltılmaya çalışılan, Türkiye Cumhuriyeti ile resmi olarak tamamen ortadan kaldırılan ayanlar, varlıklarını ve etkilerini gayri resmi olarak sürdürür. Bu konuda, İslam Ansiklopedisi’ndeki şu alıntı, faydalı olabilir:
 
Kısacası, Tanzimat’tan sonra uğradığı ad değişikliklerine rağmen âyan, Cumhuriyet dönemi de dahil olmak üzere yakın zamana kadar İstanbul’da Meclis-i Meb‘ûsan’a, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ve taşrada belediye meclislerine temsilciler göndererek, değişik siyasî partilerin özellikle mahallî yönetimlerinde görev alarak ziraat, ticaret ve sanayi cemiyet ve odalarının idaresinde etkili olmuşlar, Türk siyasî, sosyal ve iktisadî hayatındaki rollerini ve önemlerini devam ettirmeyi başarmışlardır.1
 
Bu sınıfın zenginliğini, gücünü ve sahip olduğu imtiyazları koruması, modern Türk Edebiyatı’nda feodalizmin bu kadar önemli bir kavram olmasıyla da yakından alakalıdır.  
 

Feodalizm ile Edebiyat Arasındaki İlişki Nedir?

 
Yazının başında da belirttiğimiz gibi tarihle alakalı bir kavram olan feodalizmin bir edebiyat sitesinde ele alınması tuhaf gözükebilir. Peki, feodalizmi anlamak, hangi edebiyat eserlerini daha iyi anlamayı sağlayabilir?
 
Buna verilecek en bariz cevap, elbette, tarihi romanlar olacaktır. Tarihi kurgularda, özellikle de Ortaçağ’da geçen romanları okurken, feodalizmin ne olduğunu bilmek görebileceğiniz toplumsal yapıları daha iyi anlamanızı sağlayabilir. Üstelik, günümüzün en popüler türlerinden biri olan fantastik romanlar da, sık sık Ortaçağ’daki toplumsal yapıyı çıkış noktası olarak kullanır.
 
Örneğin, son yılların en popüler dizisi Game of Thrones’a ilham veren Buz ve Ateşin Şarkısı serisindeki Westeros kıtası, feodal Avrupa ile neredeyse aynı toplumsal yapıya sahiptir.
 
Serinin başlangıcında, Kuzey’deki topraklarda yaşayan köylüler Bolton, Mormont, Karstark gibi soylu ailelerin yönetimi altındadır. Bu aileler, Kuzey’in lideri olan Stark ailesine boyun eğer. Ancak Stark ailesi, bütün krallığın değil, yalnızca Kuzey’in başındadır. Onlar da, Lannister, Tully, Martell gibi diğer “büyük aileler” ile birlikte, kralın kendisine, Robert Baratheon’a hizmet ederler.
 
Bu kavramın, sitemizin ana ilgi alanı olan Türk Edebiyatı ile de çok önemli bağları vardır. Her ne kadar edebiyatımızın klasik eserleri içinde fantastik ve tarihi romanlar çok sık görülmese de, Köy Romanları ve Anadolu’daki toplumsal gerçeklikleri konu alan onlarca roman vardır.
 
Osmanlı Devleti’nin son dönemi ve Cumhuriyet, feodalizmi teorik olarak tamamen ortadan kaldırmış olsa da, yüzyıllar boyunca devam etmiş olan bu düzen – elbette – bir anda bozulmaz. Ağalar, beyler, şeyhler ve aşiret liderleri etrafında bir araya gelen topluluklar olduğu gibi, maddi ve siyasi güç sahibi olan eşraf da, bu bölgede varlığını sürdürür.
 
Bu nedenle, feodal düzenin günümüzde resmen devam ettiğini söylemek mümkün olmasa da, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ağalık – kulluk, eşrafın sahip olduğu imtiyazlar ve dokunulmazlık, bu sistemin “kalıntılarının” ve “modern boyutlarının” halen devam ettiğini gösterir.
 
Yaşar Kemal, Kemal Bilbaşar, Sabahattin Ali gibi pek çok önemli yazar, romanlarında bu sosyal adaletsizliğe karşı mesajlar verir. Bu nedenle, Türk Edebiyatı’nın pek çok önemli romanını tam olarak anlayabilmek için, bunların tarihi arka planında son derece önemli bir rol oynayan feodalizmi daha iyi anlamak da gereklidir.
 


Dipnotlar

1http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=040198

Tamamlanmamış Roman


Mesire Yerleri


Önseme (Foreshadowing) Nedir?


Klasik Roman Yapısı