Listeler

Sanat İçin Sanat Sloganını Daha İyi Anlamak İçin Okuyabileceğiniz 5 Roman

Edebiyat derslerinden en çok akılda kalan kavramları sorsak, herhalde "sanat için sanat" ve "toplum için sanat" akımları listenin başında gelir. "Sanat için sanat" veya "Sanat sanat içindir" ifadeleri, sanatın toplumsal konular ile bağlantısının fazla önemli olmadığını savunur. Edebiyat için bu, üslup, dil, biçim ve teknik gibi konuların önemine işaret eder. Bir romanın toplumsal konulara değinmesi, bu anlayışa göre, sanatsal niteliğini değiştirmez. Bu listede, bugüne kadar sitemize eklenmiş kitaplar üzerinden giderek, sanat için sanat anlayışını daha iyi anlamayı sağlayabilecek bazı eserlere göz atacağız.  1 - Aşk-ı Memnu (Halit Ziya Uşaklıgil) Türk Edebiyatı'nda roman, hikaye, oyun gibi türlerin ortaya çıktığı Tanzimat yıllarının özellikle ilk bölümünde, pek çok yazar bu türleri "toplumsal" amaçlarla kullanır. Osmanlı toplumundaki değişimlerle ilgili yorumlar yapmak, halkı yanlış batılılaşmaya karşı uyarmak ve toplumsal değerleri savunmak, bu dönemdeki eserlerin temel amaçları olur.  Belki biraz da bunun etkisiyle, sanatsal kaygılar bu dönemde ikinci planda kalır. Halit Ziya'nın Aşk-ı Memnu romanı, bu açıdan değişen dönemin bir simgesi gibidir. Toplumsal konulara fazla değinmeden, bir aile içinde yaşanan yasak aşkı anlatan Halit Ziya, aynı zamanda Türk Edebiyatı'nın gerçek anlamda roman gereklilikerini karşılayan ilk eserini üretmiş olur.  2 - Huzur (Ahmet Hamdi Tanpınar) Edebiyatta biçime, estetik güzelliğe ve tekniğe en çok önem veren Türk yazarların başında Ahmet Hamdi Tanpınar gelir. Tanpınar'ın romanları toplumsal konulardan uzak değildir. Aksine, yazarın pek çok romanı bunlar olmadan düşünülemez.  Ancak romanda birinci planda olan her zaman ana karakterlerin düşünceleri, hisleri ve yaşadıklarıdır. Tanpınar bunu oldukça edebi bir dil ve farklı anlatı yöntemleri kullanarak okuyucuya aktarmaya çalışır.  3 - Sahnenin Dışındakiler (Ahmet Hamdi Tanpınar) Tanpınar'ın bu düşünceyle bağlantısını açıklamak için, listeye ondan ikinci bir kitap eklemek faydalı olabilir. Üstelik, yazarın üçüncü romanı, Sahnenin Dışındakiler, son derece çalkantılı bir toplumsal dönemde geçer.  Kurtuluş Savaşı'nın devam ettiği yıllarda İstanbul'da geçen roman, bu açıdan Kemal Tahir'in Esir Şehrin İnsanları romanını hatırlatır. Ancak yazar, Kemal Tahir'in aksine, romanda bu toplumsal meseleden çok yine karakterinin iç dünyasına yoğunlaşır.    4 - Hep O Şarkı (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)   Tanpınar'ın aksine, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun bu listeye girmesi şaşırtıcı gözükebilir. Yakup Kadri, özellikle Kurtuluş Savaşı yıllarını anlatan eserleri nedeniyle, Türk Edebiyatı'nın toplumcu yazarlarından biri olarak tanınır.  Ancak yazarın son romanı Hep O Şarkı, daha önceki romanlarından ayrılır. Yazar burada, artık yaşlanmış olan ana karakterinin, gençliğinde yaşadığı aşk hikayesini anlatır. Üstelik, roman doğrudan Münire Hanım'ın kaleminden bize ulaştırılır. Yazan bir karakterin, konudan konuya sıçrayarak, farklı zamanları bir arada ele alarak kurguladığı bu metin, Yakup Kadri'nin diğer eserlerine göre daha deneysel tekniklere yer vermesini de mümkün kılar.    5 - Puslu Kıtalar Atlası (İhsan Oktay Anar) Özellikle 1980'li yıllardan sonra, Türk romanlarında toplumsal konulardan uzaklaşıp, üslup ve biçime yönelmek önemli bir tercih haline gelmiştir. Bu konuyla ilgili pek çok yazar ve pek çok roman örneği verilebilir. İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası, belli noktalarda toplumsal yorumlar da yapar. Ancak romanın ana konusu, kurmaca ve gerçek arasındaki çizgiyle alakalıdır.  Sanat için sanat ve toplum için sanat gibi ifadeler, büyük ölçüde kendi kendilerini açıklayan kavramlardır. Fakat ilgili romanları okumadan, bu kavramları gerçek anlamda tanımak mümkün olmayabilir. Bu listede, başta da söylediğimiz gibi, yalnızca sitemizde bulunan kitaplardan bazı örnekler seçtik. Liste, onlarca farklı romanla elbette çok daha fazla uzatılabilir!

Toplumcu Gerçekçilik Akımını Anlamak İçin Okuyabileceğiniz 5 Roman

Türk Edebiyatı'nda özellikle Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt gibi yazarlarla özdeşleştirilen toplumcu gerçekçilik, edebiyatın toplumsal bir amaç için kullanılması düşüncesini merkeze koyar. Bu yazarların amacı, toplumda gördükleri çarpık, yozlaşmış, "yanlış" şeyleri okuyucuya tamamen gerçekçi bir şekilde göstermektir.  İnsanlara toplumda varolan yanlışlıkları göstermek; ezilen, haksızlığa uğrayan, sesleri duyulmayan kişileri daha geniş kitlelere ulaştırmak ve romanları okuyan insanların bunlara bir tepki göstermesini sağlamak, toplumcu gerçekçiliğin temel dürtüleri olarak gösterilebilir.  Bu listede, toplumcu gerçekçilik akımına örnek olarak gösterebileceğimiz beş roman sunuyoruz.  1 - Kuyucaklı Yusuf (Sabahattin Ali) Günümüzde daha çok Kürk Mantolu Madonna romanıyla tanınsa da, Sabahattin Ali Türk Edebiyatı'nda toplumcu gerçekçiliğin erken dönem temsilcilerinden bir tanesidir. Kuyucaklı Yusuf, Edremit'te büyüyen Yusuf'un hikayesini anlatır. Çocukluk ve gençlik yılları boyunca, burada mutsuz aile hayatlarından yaptıklarının hiçbir cezasını çekmeyen eşraf çocuklarına kadar onlarca sorunla yüzleşen Yusuf, buradaki yaşamı pek çok açıdan görme fırsatı bulur.    2 - 72. Koğuş (Orhan Kemal) Orhan Kemal'in bu kısa boyutu, toplumcu gerçekçiliğin okuyucuyu bilgilendirme amacına ideal bir örnek teşkil eder: Zira pek çok okur, hapishanede nasıl yaşandığı konusunda fikir sahibi değildir. Toplumcu gerçekçi yazarlar için ise aynısı söylenemez. Devleti ve toplumu pek çok açıdan eleştiren, çoğu zaman komünist görüşlere sahip olan bu yazarların pek çoğu, hapse girmiş kişilerdir. Orhan Kemal, bu romanında bir hapishanenin en fakir koğuşunda yaşanan hikayeyi konu alır.  3 - Teneke (Yaşar Kemal)   Yaşar Kemal'in bu kısa romanı, toplumcu gerçekçiliğin pek çok boyutunu yansıtır. Edebiyatımızda sık sık karşımıza çıkan "eşraf" kavramını eleştiren roman, baştan sona bu konuyla ilgilidir. Okuyucularını bu konuda bilgilendirme amacı taşıdığını söyleyebileceğimiz kitap, aynı zamanda eşrafın çıkarları için insanlık dışı koşullarda yaşamak zorunda kalan köylüleri ve onlarla mücadele etmeye çalışan kaymakamın çaresizliğini de gözler önüne serer.    4 - Kaplumbağalar (Fakir Baykurt)   Fakir Baykurt'un Kaplumbağalar romanının yalnızca ilk on sayfası bile, toplumcu gerçekçiliğin üslubu konusunda ciddi anlamda fikir verebilir. Kavurucu sıcaklar altında, canlarını dişlerine takarak, hiçbir rahatlık olmadan yaşayan köy halkının yaşantısını bütün gerçekliğiyle anlatan Baykurt, aynı zamanda köylülerin büyük çabalar göstererek kendilerini bu "zorlukların" pençesinden kurtarma çabalarını da anlatır.  5 - Karartma Geceleri (Rıfat Ilgaz) Rıfat Ilgaz'ın Karartma Geceleri romanı, tıpkı Orhan Kemal'in 72. Koğuş'u gibi, bir hapishane romanı olarak başlar. Ancak birkaç sayfa içinde, romanın aslında "hapishane romanı" değil, bir "hapse girmeme çabası" romanı olduğu anlaşılır. Ana karakteri Mustafa Ural'ın akıbetinin sonunda hapse girmek olduğunu önceden okuyucuya gösteren Ilgaz, onun polisten kaçış ve saklanma günlerini büyük bir gerçekçilikle anlatır.  Üstelik, bir şair olan Mustafa Ural karakteri, onun yalnızca toplumcu gerçekçilik akımıyla açıklanabilecek bir roman yazmasını değil, aynı zamanda bu edebiyat anlayışını roman içinde savunmasını da sağlar. 

10 Soruda: Yusuf Atılgan'ın Romancılığı

1 - Neden 10 Soruda Yusuf Atılgan’ın “romancılığı?” Neden “10 Soruda Yusuf Atılgan” değil?   Yusuf Atılgan’ın yazdığı romanlar dışında kaleme aldığı hikayeler de bulunuyor. Yazar daha çok romanlarıyla tanınsa da, Yusuf Atılgan’dan bahsederken onun bu boyutunun da bilincinde olmak önemli bir nokta.   Biz bu yazıda yazarın yalnızca romanları ile ilgili on soruya cevap vereceğiz – bu nedenle birazdan okuyacağınız on soru “Yusuf Atılgan” ile ilgili değil, “Yusuf Atılgan’ın romancılığı” ile ilgili olacak.   2 - Yusuf Atılgan’ın kaç romanı var?   Yusuf Atılgan’ın, Aylak Adam (1959) ve Anayurt Oteli (1973) isminde iki romanı bulunuyor.   Aynı zamanda, yazarın hayatını kaybettiği sırada üzerinde çalıştığı ve 2000 yılında yayımlanan Canistan isimli tamamlanmamış bir başka romanı daha var.   3 - Yusuf Atılgan’ın romanlarının Türk Edebiyatı’ndaki önemi nedir? Kısaca bahsedebilir misiniz?   Yusuf Atılgan’ın eserleri, genellikle modern edebiyat teknikleri kullanarak, merkeze yerleştirilen karakterlerin iç dünyasını ele alan romanlar oluyor. Bu nedenle Yusuf Atılgan, hem ele aldığı konular, hem yarattığı karakterler, hem de kullandığı edebi yöntemler açısından modern Türk Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından biri olarak görülüyor.   Bunun güzel bir örneği, yazarın modern edebiyat eserlerinde sık sık karşımıza çıkan bir teknik olan bilinç akışı ile neredeyse özdeşleşmiş olması.   4 - Bilinç Akışı nedir?   Bilinç akışı, özellikle modern edebiyat eserlerinde sık sık kullanılan, bir karakterin düşünce akışını, fikirlerini doğal bir şekilde, dış unsurlardan etkilenerek, zaman zaman konudan konuya sıçrayarak okuyucuya sunmaya dayanan bir teknik.   Yusuf Atılgan, her iki romanında da bu tekniği kullandığı için onu okumadan önce bilinç akışını yakından tanımak faydalı olabilir. Aynı zamanda, yazarın Türk Edebiyatı’nda bu teknikle en çok özdeşleşmiş kişi olması da önemli bir detay.   Bilinç Akışı ile ilgili daha detaylı bilgiler için, buraya göz atabilirsiniz:   Bilinç Akışı   5 - Yusuf Atılgan’ın romanları herkes tarafından okunması gereken eserler mi? Bunların hitap etmeyeceği okurlar var mı? Bu konuda kısaca bilgi verebilir misiniz?   Bu elbette kişiden kişiye çok değişebilecek bir soru.   Ancak Yusuf Atılgan’ın romanları, hem Türk Edebiyatı açısından son derece önemli, hem de görece “kısa” romanlar.   Bu nedenle, romanların olaylardan çok karakterlerin iç dünyalarına, psikolojilerine dayanması bazı okurları tedirgin edebilecek olsa da, 159 sayfalık Aylak Adam ile, 108 sayfalık Anayurt Oteli’nin Türk Edebiyatı’nı yakından tanımak isteyen herkes tarafından okunması gereken eserler olduğu söylenebilir.   6 - Bu durumda Yusuf Atılgan yalnızca iki roman yazmış ve bunlar da görece kısa eserler. Peki Atılgan Türk Edebiyatı içinde neden bu kadar önemli bir figür?   Bu durum, niteliğin nicelikten daha önemli olmasının örneklerinden biri olarak gösterilebilir.   Evet, Yusuf Atılgan’ın fazla uzun olmayan iki romanı bulunuyor, ancak bu romanların içeriği, karakterleri ve kullandıkları edebi üslup, onun Türk Edebiyatı’nın önemli ve yenilikçi yazarlarından biri olarak değerlendirilmesini sağlıyor.    Bu da Yusuf Atılgan’ı hem kendi eserleri belli bir nitelikte olan, hem de kendisinden sonra gelen pek çok yazarı etkileyen bir yazar haline getiriyor. Eserlerinin yıllar sonra hala okunmaya devam etmesinin, yazarın Türk Edebiyatı’ndaki önemli figürlerden biri olmasının temel sebebi de bu.   7 - Aylak Adam nasıl bir roman? Kısaca bilgi verebilir misiniz?   Aylak Adam, maddi durumu yerinde olduğu için çalışmak zorunda olmayan, ancak eğitimli, kültürlü, bilgili bir adam olan C.’nin hayatında bir seneyi konu alıyor. C., roman boyunca çeşitli işlerle uğraşıyor, fakat aradığı gerçekten anlamlı hayata bir türlü ulaşamıyor.   İstanbul’da geçen romanın merkezinde, C.’nin hayata bakışı, yaşadığı olaylarla ilgili yorumları ve arayışları yer alıyor.   8 - Anayurt Oteli nasıl bir roman? Kısaca bilgi verebilir misiniz?   Anayurt Oteli’nin merkezinde, romana adını veren otelin katipliğini yapan Zebercet bulunuyor. Hayatını toplumun dışında geçiren ve günlük yaşantısını yarattığı rutinler üzerinden sürdüren Zebercet, otele gelen bir kadına aşık olduktan sonra bu rutinleri yavaş yavaş bozmaya başlıyor.   Ancak kadının geri geleceği düşüncesiyle hayatında ilk kez hissettiği mutluluk ihtimali, aradan geçen günlerle iyice büyük bir bunalıma dönüşüyor. Manisa’da geçen bu roman, Aylak Adam’a göre daha ufak bir şehirde yer alan ve ilk eserden bile daha karamsar bir sona ulaşan bir eser.   9 – Bu iki romanı karşılaştırmak mümkün mü? Benzer ve farklı yanları neler?   Aylak Adam ve Anayurt Oteli’nin hem birbirine benzeyen, hem de birbirinden ayrılan çeşitli noktaları bulunuyor. Her iki roman da, büyük ölçüde yalnız ve kendi çevrelerine yabancılaşmış karakterleri konu alıyor ve bu karakterleri okuyucuya bilinç akışı tekniği ile sunuyor. Aynı zamanda, her iki romanda da, büyük ölçüde “imkansız” bir mutluluk hayali kovalanıyor.   Ancak, romanların birbirlerinden ayrıldığı noktalar da elbette var. Entelektüel bir karakter olan C.’nin “tercih edilen” yalnızlığı ile, Zebercet’in “mahkum bırakıldığı” yalnızlık, ikisinin çok daha farklı karakterler olarak karşımıza çıkması anlamına geliyor. Aynı şekilde, İstanbul gibi bir büyükşehirde geçen hikaye ile, Manisa gibi daha ufak bir kasabayı mekan olarak kullanan bir hikaye elbette pek çok noktada birbirlerinden ayrılıyor.   10 – Yusuf Atılgan’ın bu romanlarını okuduktan sonra ne okunabilir? Yusuf Atılgan ile ortak noktaları olan, ondan esinlenen yazarlar var mı?   Yusuf Atılgan’ın iki romanını okuduktan sonra, yarım kalmış bir eser olan Canistan’a göz atabilirsiniz. Canistan, yazar tarafından tamamlanmadan ve gözden geçirilmeden yayımlanmış olsa da, Anayurt Oteli ve Aylak Adam’dan tamamen farklı bir mekanı, köy hayatını fazlasıyla gerçekçi bir yaklaşımla ele alan bir eser olarak dikkat çekiyor. Bitmiş bir roman okuma deneyimi sunmasa da, Yusuf Atılgan’ın yazarlığının farklı bir boyutunu görmek için bu eser ideal olabilir.   Aynı şekilde, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Orhan Pamuk gibi isimler, eserlerinde Yusuf Atılgan ile benzer temaları işleyen önemli yazarlar olarak gösterilebilir.   

Türk ve Dünya Edebiyatından 8 Tamamlanmamış Roman

Tamamlanmamış roman kavramını edebiyatta genellikle çok olumlu bir kavram olarak görmüyoruz. Tamamlanmamış olduğunu bildiğimiz bir romanı okumayı seçtiğimizde, bunu genellikle sevdiğimiz ve diğer bütün eserlerini okuduğumuz yazarlardan son bir şeyler görmek için, "gerçek" romanlarına ek bir eser olarak okuyoruz. Zaten bu tarz romanlar, çoğu zaman yazarların bitmiş eserlerinden tamamen farklı bir bakış açısıyla değerlendiriliyor.  Bitmiş, kontrol edilmiş ve bilinçli olarak yayına hazırlanmış romanların; yarım kalmış eserlerden farklı bir şekilde değerlendirilmesi tabi ki çok normal bir durum. Ancak bazı tamamlanmamış romanlar, yine de edebiyat açısından kayda değer eserler olabiliyor.  Bu listede paylaştığımız sekiz romanla, hem Türk Edebiyatı'nın önemli yazarlarının tamamlanmamış romanlarını, hem de Dünya Edebiyatı'nda yarım kalmalarına rağmen büyük etki sahibi olmuş kitapları göstermeyi amaçlıyoruz. Listemizdeki kitapları, yayımlanma yıllarına göre, kronolojik olarak listelenmiştir.  1 - Dava (Franz Kafka)  Franz Kafka'nın Dava romanı, evrensel olarak Batı Edebiyatı'nın önemli bir klasiği olarak kabul ediliyor. Kendisini anlamsız, saçma ve aniden gelişen bir dava içinde bulan Josef K.'nın yaşadıklarını anlatan eser, bu açıdan edebiyatın en meşhur tamamlanmamış romanlarından bir tanesi.  Dava aynı zamanda tamamlanmamış romanların yalnızca olay örgüsünün yarıda kesildiği eserler olmadığını göstermek açısından da ideal bir kitap. Kafka, bu romanı yazmaya başladığında kitabın ilk ve son bölümlerini bir arada yazıyor ve daha sonra arada yaşananları eklemeye koyuluyor. Ama, daha sonraki romanlarında da olduğu gibi, bu romanını da tamamen bitiremiyor.  Dolayısıyla, ortaya ilginç bir hikaye çıkıyor. Romanın başında ve sonunda tutarsız veya eksik olan herhangi bir şey yok. Ama ortasında eksik kalan pek çok nokta bulunuyor.   2 - Şato (Franz Kafka) Franz Kafka'nın Dava'dan bir yıl sonra, 1926'da yayımlanan romanı Şato da bir başka tamamlanmamış eser. Tıpkı Dava gibi, Batı Edebiyatının önemli eserlerinden biri olarak görülen Şato,  Dava'ya göre daha "normal" bir şekilde yarım kalıyor. İsmi yalnızca K. olarak verilen ana karakterin bir kasabaya gelişi ile başlayan roman, onun bu kasabayı yöneten Şato ile çözülemeyen bürokratik bir süreç içinde kaybolmasını konu alıyor. Ancak roman, gerçek anlamda bir sona ulaşmadan tamamlanıyor.   3 - Amerika (Franz Kafka)   Evet, doğru tahmin ettiniz. Listemizin temel amaçlarından bir tanesi, tarihin en meşhur yazarlarından Franz Kafka'nın hiçbir romanının gerçek anlamda tamamlanmamış olduğunu göstermek. Hayatı boyunca yazı yazan Franz Kafka, ölüm döşeğinde tüm yazdıklarını yakın arkadaşı Max Brod'a emanet ediyor ve ondan bunları okumadan yakmasını rica ediyor.  Ancak Brod, arkadaşının bu son isteğine karşı çıkarak onun tüm yazdıklarını yayımlamayı tercih ediyor. Arkadaşınıza verdiğiniz son sözü tutamamak açısından talihsiz, edebiyat açısından talihli bir tercih.  Kafka'nın 1927 yılında yayımlanan Amerika romanı da, tamamlanmamış bir başka eser.  4 - Mahur Beste (Ahmet Hamdi Tanpınar)  Tamamlanmamış roman dendiğinde, çoğu zaman akla basit ve karamsar bir senaryo geliyor. Yazar romanı yazmaya başlıyor, birkaç bölüm yazıyor ve daha sonra kitabını tamamlayamadan hayatını kaybediyor. Bu durum, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mahur Beste romanı için geçerli değil. Mahur Beste, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın en meşhur karakterlerinden Behçet Bey'i merkeze koyarak başlıyor. Ancak roman kısa süre içinde farklı hayatlara, farklı dönemlere gidiyor ve başladığı noktadan çok uzak bir yerde, Behçet Bey'in hikayesi ile ilgili pek çok detaya sıra gelmeden tamamlanıyor. Öyle ki, romanın güncel baskılarının sonunda Ahmet Hamdi Tanpınar'ın karakteri Behçet Bey'e yazdığı ve romanını neden tamamlamayacağını açıkladığı bir mektup bile bulunuyor.  Neyse ki, Behçet Bey'in ailesinin hikayesi ve bu karakterin hayatı hakkında çeşitli detaylar, Tanpınar'ın sonraki iki romanı Huzur ve Sahnenin Dışındakiler'de de ele alınıyor.  5 - Silmarillion (J. R. R. Tolkien) Tolkien'in meşhur Yüzüklerin Efendisi kitaplarının belki de en etkileyici boyutu yaratılan dünyanın derinliği ve kapsamı. Yüzüklerin Efendisi'ni okurken karakterler arasındaki konuşmalarda, söylenen şarkılarda, okunan şiirlerde, sanki binlerce yıldır varolan, gerçek bir dünyanın hikayelerini, mitlerini ve efsanelerini dinliyor; yüzyıllardır devam eden hikayenin bir parçasını okuyormuş gibi hissediyorsunuz.  Tolkien'in böyle destansı bir atmosfer yaratabilmesinin temel sebebi, aslında gerçekten de yüzyıllar boyunca varolan bir dünya hayal etmesinden kaynaklanıyor. Yazar, hayatı boyunca Yüzüklerin Efendisi'ne de sahne olan "Orta Dünya" hakkında onlarca metin kaleme alıyor. Bu fantastik dünyanın oluşumunu, doğaüstü varlıklarını, ilk dönemlerini ve efsanevi hikayelerini hayatı boyunca tekrar tekrar yazıyor, ancak bıunları son bir hale ulaştırıp yayımlayamadan hayatını kaybediyor.  Teknik bir detayı gözden kaçırmayalım: Yazarın oğlu Christopher Tolkien tarafından bir araya getirilen Silmarillion, gerçek anlamda bir "roman" değil. Ancak eserin fantastik edebiyat türü üzerinde yarattığı etki, "tamamlanmamış" edebiyat eserlerinin bile ne kadar güçlü olabileceğini gösteren bir detay.  6 - Aydaki Kadın (Ahmet Hamdi Tanpınar)  Yukarıda bütün yarım kalan romanların yazarların hayatını kaybetmesi ile alakalı olmadığını söylemiş ve Tanpınar'ın tamamlamamayı tercih ettiği Mahur Beste romanının bu konuda iyi bir örnek olduğunu ifade etmiştik.  Ancak yazarın, hayatını kaybetmediği için tamamlayamadığı bir roman da var. Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden sonra yazmaya başladığı Aydaki Kadın, günümüzde yazıldığı kadarıyla okunulabilecek şekilde piyasada bulunuyor.  7 - Eylembilim (Oğuz Atay) Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar gibi, edebiyatımızın en önemli isimlerinden bir başkasının, Oğuz Atay'ın da hayatını kaybettiği sırada üzerinde çalıştığı bir roman bulunuyor. Eylembilim isimli bu yarım kalmış çalışmanın yayımlanma hikayesi de son derece ilginç. Eylembilim'in tamamlanan kısımları, ilk olarak yazarın kendi günlüğü olan "Günlük" kitabından yayımlanıyor. Ancak daha sonra, romanın kayda değer bir bölümü isimsiz birisi tarafından Atay'ın ailesine gönderiliyor.  Romana neredeyse seksen sayfalık bir bölüm daha eklenince, Eylembilim günümüzde de bulabileceğiniz haliyle, kendi içinde bir kitap olarak yayımlanıyor.  8 - Canistan (Yusuf Atılgan) Listemizdeki son kitap, yine Türk Edebiyatının önemli isimlerinden birisi olan Yusuf Atılgan'ın Canistan isimli romanı. Yusuf Atılgan Türk Edebiyatı açısından kayda değer bir yazar. Yalnızca Aylak Adam ve Anayurt Oteli isimli görece kısa iki roman yazmış olmasına rağmen son derece önemli bir yazar olarak görülen Atılgan, bu iki romanda son derece bireysel konuları, modern bir toplum içinde yaşayan karakterleri konu alıyor.  Tamamlanmamış bir roman olmanın haricinde, Canistan'ın yazarın eserleri içindeki istisnai bir durumu da var. İstanbul'da geçen Aylak Adam ve Manisa'da geçen Anayurt Oteli'nden sonra, köy hayatını bütün çıplaklığıyla gösteren Canistan, Yusuf Atılgan'ın genel olarak tercih ettiği mekanların da oldukça dışında bir örnek olarak dikkat çekiyor.

Türk Edebiyatından 5 Tarihi Roman

Tarihi romanlar, günümüzde edebiyatın en popüler eserleri arasında yer alıyor. Türk Edebiyatı'nda da, okunabilecek onlarca kaliteli tarihi roman bulunuyor.  Bu listede, tarihi roman türünü daha iyi tanımak için okuyabileceğiniz beş örneği listeliyoruz. Elbette listemiz için seçtiğimiz kitaplar tamamen öznel tercihlere dayanıyor:  Bu beş roman bizim birbirinden farklı beş örnek göstermek için seçtiklerimizden ibaret.  1 - Cezmi (Namık Kemal)  Böyle lstelere başlarken, bazen en güvenli yolu seçmek gerekiyor: Namık Kemal'in 1880 yılında yayımladığı Cezmi, Türk Edebiyatı'nın ilk tarihi romanı olarak gösteriliyor. Evet, evet, 1880 dendiğinde bu kendi içinde zaten tarihi bir dönemi ifade ediyor. Ancak Namık Kemal, Cezmi'de bizi Osmanlı Devleti'nin daha da eski bir dönemine, 16. yüzyıla götürüyor.  Cezmi, Osmanlı Devleti ile İran arasındaki savaşta yiğit bir asker olan Cezmi'nin hikayesini anlatıyor ve bunu yaparken Cezmi'yi 19. yüzyıla da örnek olacak bir şekilde, yiğit, korkusuz, vatansever bir adam olarak kurguluyor.  2 - Osmancık (Tarık Buğra) Tarık Buğra'nın Osmancık romanı, tarihi romanların bir başka boyutunu ortaya koyuyor. Roman, başlığını Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'den alıyor ve baştan sona bu önemli lidere yoğunlaşıyor.  Bu romanın ilginç bir boyutu, kitapta Şeyh Ede Bali'nin Osman Gazi'ye bey olduktan sonra verdiği tavsiyelerin kitabın kendisinden bile meşhur hale gelmiş olması. Günümüzde bu tavsiyeler, sık sık tarihi gerçeklermiş gibi değerlendiriliyor. Aslında bu durum, tarihi romanların tarih algısını bile değiştirebilecek kadar etkili olmasına iyi bir örnek.  3 - Beyaz Kale (Orhan Pamuk)    Orhan Pamuk'un Beyaz Kale romanı, edebiyatımızın bir başka önemli tarihi romanı olarak gösterilebilir. Birbirlerine tıpatıp benzeyen İstanbullu bir "Hoca" ile Türk korsanlar tarafından esir alınıp bu şehre gelen "Venedikli"nin yaşadıklarını anlatan bu roman, Doğu ve Batı medeniyetlerini farklı bir çerçeve içinde değerlendiriyor.    4 - Boğazkesen (Nedim Gürsel)   Nedim Gürsel'in Boğazkesen romanı, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethini konu alıyor. Ancak romanın en büyük özelliği, tarihi roman türünae farklı bir bakış açısı sunmasından kaynaklanıyor. Romanın bir bölümü 15. yüzyılın ortasında geçerken, bir bölümü de "günümüzde," romanda anlatılan tarihi olaylara tuhaf biir şekilde bağlanan günlük bir hikayeye yoğunlaşıyor.  5 - Şu Çılgın Türkler (Turgut Özakman) 2000'li yılların belki de en popüler romanlarından biri olan Şu Çılgın Türkler de, tarihi roman türü açısından ilginç bir roman. Kurtuluş Savaşı yıllarını konu alan Turgut Özakman, bu romanda yalnızca Milli Mücadele yıllarında geçen bir hikaye anlatmıyor, aynı zamanda bu dönemle ilgili oldukça kapsamlı tarihi bilgiler de veriyor. Sonuç olarak ortaya çıkan eser, gerçek bir tarih kitabıyla, kurmaca bir hikaye anlatan tarihi roman türlerini birleştiren ilginç bir roman haline geliyor.  Giriş bölümünde de ifade ettiğimiz gibi, bunlar yalnızca tarihi romanların nasıl farklı şekillerde yazılabileceğini gösteren beş farklı örnek. Edebiyatımızda, tarihi roman türü içinde değerlendirilebilecek onlarca eser var, bunların hepsini kısa bir listeyle değerlendirmek elbette mümkün değil.

5 Kısa "Kemal" Romanıyla Çukurova'nın 5 Boyutu

Şu adreste bulabileceğiniz listemizde, Çukurova'da geçen romanların beş değişmez özelliğine yer vermiş, ama listemizin hemen ilk cümlesinde başlığımızın aslında epey yanlış olduğunu da ifade etmiştik.  Elbette, onlarca romanın ana mekanı olan Çukurova'nın edebiyattaki konumunu, beş romanla özetlememize imkan yok. Şimdi bu cümlemizin altını biraz daha dolduruyoruz ve Çukurova'yla en çok özdeşleşen iki yazarımızın, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal'in kısa romanlarıyla, Çukurova'ya farklı bakış açılarına kısaca göz atıyoruz.  1 - Hüyükteki Nar Ağacı Çukurova'yı hangi açıdan gösteriyor? Tarım, zor koşullar, sanayileşme nedeniyle işsizlik Sayfa sayısı: 93 Listeye standart bir başlangıç yapıyoruz. Yaşar Kemal'ın kaleme aldığı ilk, ancak yayımladığı son romanlardan bir tanesi olan Hüyükteki Nar Ağacı, yukarıda bahsettiğimiz listede sıraladığımız bütün unsurları içeriyor. İş bulabilmek için köyden Çukurova'ya giden tarım işçileri, bir taraftan zor koşullarla mücadele ederken, diğer taraftan da sanayileşme nedeniyle bir türlü para kazanabilecek bir yol bulamıyor.  2 - Eskici ve Oğulları Çukurova'yı hangi açıdan gösteriyor? Tarım, zor koşullar, sanayileşmenin zanaatkarlar üzerindeki etkisi  Sayfa sayısı: 373 Bu roman sizi iki açıdan şaşırtabilir: Birincisi, "kısa" romanlar demiştik, 373 sayfa ne oluyor? İkincisi, beş romanda beş farklı boyut görüyorduk, yine tarımdan ve zor koşullardan bahsediliyor?  İlkini kabul etmek zorundayız. Eskici ve Oğulları listemizin en uzun romanı. Ancak ikisi de tarım konusuna yoğunlaşsa da, Eskici ve Oğulları'nda bu konuya yaklaşım Hüyükteki Nar Ağacı'na göre tamamen farklı. Bu romanda, şehirde yaşayan, yani daha önce tarımla bir ilgisi olmayan insanlar, maddi sıkıntı çektikleri için pamuk tarlalarında çalışmaya gidiyorlar. Ancak bu çalışma, hiç de beklendiği gibi gitmiyor. Orhan Kemal'in tarım işçiliğinin bütün zorluklarını gerçekçi bir şekilde okuyucuya gösterdiği bu roman, aynı zamanda zanaatkar bir aileyi tarım işçisi olmaya zorlayan toplumsal gelişmelerden de bahsediyor.  3 - Cemile   Çukurova'yı hangi açıdan gösteriyor? Fabrikalar, şehirdeki işçi mahalleleri, yoksulluk Sayfa sayısı: 152 Pamuk tarlaları tamam. Bunlar Çukurova romanlarının "değişmez" boyutları arasında bile gösterilebilir. Peki bu toplanan pamuk daha sonra ne oluyor? Orhan Kemal'in Cemile romanı, bizi tarlalardan çıkarıp, bu sorunun cevabına, pamuk fabrikalarına götürüyor.  Bir fabrikada, zor koşullar altında çalışan, bir taraftan buradaki güç mücadelesi içinde kaybolmamaya çalışırken, diğer taraftan kendisi ile ilgili kötü planlar yapan insanlarla uğraşan Cemile'nin romanı, Çukurova'yı bize bu "şehirli" boyuttan gösteriyor.  4 - Teneke   Çukurova'yı hangi açıdan gösteriyor? Eşraf, yerel - merkezi yönetim çekişmesi Sayfa sayısı: 81 Çukurova'dan, güç mücadelelerinden bahsedip, Yaşar Kemal'in bu kısa romanını listeye koymamak olmaz. Teneke, bizi Çukurova'nın daha bürokratik bir boyutuna taşıyor. İsmi verilmeyen bir kasabaya atanan genç kaymakam Fikret Irmaklı için hayat aslında çok güzel başlıyor. Ancak bu güzelliklerin tamamının, istedikleri şeyi elde edene kadar kendisini kullanmaya çalışan eşrafın işi olduğunu anlayan idealist kaymakam, onlara karşı amansız bir mücadeleye giriyor.  5 - Yılanı Öldürseler Çukurova'yı hangi açıdan gösteriyor? Töre, gelenekler Sayfa sayısı: 102 Son romanımız ise, ne fabrikalara, ne tarıma, ne de devletin yöneticileri ile eşraf arasındaki çekişmeye yoğunlaşıyor. Yaşar Kemal'in ana karakteri Hasan'ın hayatını, yer yer doğaüstü denebilecek ögelerle birlikte anlattığı bu kısa roman, Çukurova'nın önemli bir toplumsal meselesine, "töre cinayeti"ne değiniyor.  Bu listeyle, daha önceki yazımızın eksikliğini bir ölçüde azaltmış oluyoruz. Ama elbette, Çukurova'nın edebiyatımızda incelenen boyutları bunlarla da sınırlı değil. Daha fazlası için, aşağıdaki yazıya göz atabilirsiniz: Türk Edebiyatı'nda Çukurova  

Mektup Roman Türünü Tanımak İçin Okuyabileceğiniz 5 Roman

"Mektup roman", isminden de bir ölçüde anlaşıldığı gibi, klasik bir şekilde değil, karakterlerin birbirlerine gönderdikleri mektuplar üzerinden kurgulanan romanları ifade ediyor. Bu çok spesifik, yalnızca birkaç yazarın, birkaç romanda kullandığı bir teknik gibi gelebilir. Ancak mektup romanlar, Batı Edebiyatı'nın artık klasik hale gelmiş pek çok eserini de kapsayan, oldukça yaygın bir tür. Türk Edebiyatı'nda, bu türün belki de en meşhur örneği Halide Edip Adıvar tarafından yazılan Handan romanı. Sitemizde kapsamlı bir dosyasını bulabileceğiniz bu romanı bir kenara bırakıyor ve Batı Edebiyatı'ndan bu türe dahil edilebilecek bazı ilginç eserlere geçiyoruz.    1 - İran Mektupları - Montesquieu (1721)   Mektup roman türünde daha önceden eserler verilmiş olsa da, bu türle en çok özdeşleşen kitaplardan bir tanesi Montesquieu'nün İran Mektupları. İran'dan yola çıkan ve 18. Yüzyıl Fransa'sını gezerken çeşitli mektuplar yazan iki karakteri konu alan bu roman, mektup roman türünü yaygınlaştıran eserlerden biri olarak dikkat çekiyor.  Montesquieu'nün bu yapıyı kullanmaktaki temel amacı ise, inandırıcı bir hiciv kurgusu yaratmak. İran'dan Fransa'ya gelen ve bu kültüre yabancı olan gezginler, Montesquieu'ye de kendi toplumunda gördüğü saçmalıkları, yanlışlıkları mizahi bir dille ele alma fırsatı veriyor.    2 - Frankenstein - Mary Shelley (1818) Günümüzde korku türü denince akla gelen eserlerden biri olan Frankenstein da, teknik olarak bir mektup roman olarak sınıflandırılabilecek eserler arasında yer alıyor. Hırslı bir bilim adamı olan Victor Frankenstein tarafından yaratılan korkunç yaratığı ele alan eser, aslında günümüzdeki "Frankenstein" denildiğinde düşünülen "akılsız canavar" fikrinden oldukça farklı bir roman.  Herkesin kendisinden korktuğu bir dünyaya, tamamen yapayalnız olarak getirilen canavar ile onu yaratan Viktor Frankenstein'ın hikayesi, insan doğası ile ilgili önemli sorular soruyor. Romanın büyük bölümü Viktor Frankenstein'ın bakış açısından anlatılsa da, onu Kuzey Kutbu'na yakın bir noktada bulan geminin kaptanının yazdığı mektuplar, bu hikayenin anlatılmasına vesile oluyor. Bu da, Frankenstein'ı bir mektup roman olarak değerlendirmeyi mümkün hale getiriyor.  3 - İnsancıklar - Dostoyevski (1846) Mektup roman türünün yaygınlığından bahsederken, yaşamış en büyük romancılardan Dostoyevski'nin ilk romanının da bu türe dahil olduğunu söylemek herhalde iyi bir kanıt olacaktır. Rusya'da, yoksul insanların hayat mücadelesini anlatan bu eser, Dostoyevski'yi de kısa sürede şöhretli bir yazar haline getiriyor.    4 - Dracula - Bram Stoker (1897)    Listemizdeki ilk "korku" efsanesi Frankenstein yalnızca "teknik olarak" bir mektup roman olsa da, Dracula'nın bu türe tamamen uyan bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Basit bir iş için Transilvanya'da Kont Drakula'nın evine giden Jonathan Harker, sıradan, zengin bir adamla karşılaşacağını düşünüyor, ama kısa sürede, onun doğaüstü yanlarını keşfetmeye başlıyor.  Dracula'nın İngiltere'ye gelişiyle devam eden bu roman, neredeyse tamamen mektuplar ve benzeri yazılı belgeler üzerinden ilerliyor.  5 - Herzog - Saul Bellow (1964) Mektup roman türü, 20. yüzyılda da sık sık karşımıza çıkmayı sürdürüyor. Amerikalı yazar Saul Bellow'un Herzog romanı, bu türü farklı şekilde ele alan kitaplardan bir tanesi. İsmini merkeze yerleştirilen ana karakterinden alan bu romanda, gerçekten yazılan ve gönderilen mektuplar bulunuyor. Ancak bu romanda asıl dikkat çeken, anlatının büyük bölümünde karşımıza çıkan, Herzog'un yazmayı planladığı, yazmayı hayal ettiği, ancak sadece kafasının içinde bıraktığı mektuplar oluyor.  Mektupların bir iletişim aracı olarak giderek daha az kullanılması, bu tür içinde yeni arayışlara da sahne olmakta. Günümüzde mektup roman türünün 18 ve 19. yüzyıllardaki kadar popüler olduğunu iddia etmek mümkün değil. Ama çeşitli eserlerde, gerek e-postalar, gerek video kayıtlarının "yazıya dökülmüş" halleri, gerek de video konuşmaları edebi araçlar olarak kullanılıyor. 

10 Soruda Sabahattin Ali'nin Romancılığı

1 - Neden 10 Soruda Sabahattin Ali’nin “romancılığı”? Neden basitçe “10 Soruda Sabahattin Ali” değil?   Sabahattin Ali, romanları kadar yazdığı hikayelerle de tanınan bir yazar. Burada verdiğimiz bilgilerin bazıları yazarın hikayeleri için geçerli olsa da, sitemizin temel yapısı nedeniyle bu yazıda romanlara yoğunlaşacağız.   Ancak bu bilgiyi de burada sunuyoruz, çünkü Sabahattin Ali’den bahsederken onun hikaye yazarlığının da en azından bilincinde olmak gerekiyor.   2 – Sabahattin Ali’nin kaç romanı var? Bunlar neler?   Sabahattin Ali’nin üç romanı bulunuyor: Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943).   3 –Kürk Mantolu Madonna! Son zamanlarda en çok satan roman değil mi o?   Evet, Kürk Mantolu Madonna son yıllarda en çok satan romanlar listelerinde sürekli olarak yer alan bir eser.   Günümüzden neredeyse yetmiş beş sene önce yazılan bir romanın, bu kadar popüler olmayı sürdürmesi de, Sabahattin Ali’yi bir romancı olarak tanımanın önemini arttıran bir unsur aslında.   4 – Peki, Kürk Mantolu Madonna neden bu kadar çok okunuyor? Bu romanın sırrı ne?     Elbette, on binlerce kişiye hitap eden bir romanın bu kadar başarılı olma sebebini kısa bir yazıda açıklayabileceğimizi iddia etmemiz mümkün değil.   Kürk Mantolu Madonna’nın konusu, “İstanbul’dan Almanya’ya giden Raif Efendi ile orada tanıştığı Maria Puder arasındaki aşk” şeklinde özetlenebilir.   Romanın bu kadar çok okunmasının arkasındaki temel sebeplerinden bir tanesi; naif, iyi niyetli, içine kapanık bir adam olan Raif Efendi ile Puder arasında yaşanan büyük, saf ve masum aşk ilişkisi ve Sabahattin Ali’nin bu ilişkiyi okuyucuya sunmaktaki ustalığı olarak gösterilebilir.   Kürk Mantolu Madonna hakkında daha kapsamlı bilgiler için, kitap ile ilgili hazırladığımız dosya ve videoya göz atabilirsiniz   5 – O zaman Sabahattin Ali’nin romanlarında genellikle aşk ilişkilerini konu aldığını söyleyebilir miyiz?   Hayır. Günümüzde en çok Kürk Mantolu Madonna ile tanınsa ve bu romanın merkezindeki konu Raif Efendi ile Maria Puder arasındaki aşk olsa da, bu kitap aslında Sabahattin Ali’nin yazarlığı içinde bir “istisna” teşkil ediyor.   Kürk Mantolu Madonna’nın güncel baskılarının önsözünde de okuyabileceğiniz gibi, aslında Sabahattin Ali’nin Türk öykücülüğünün “toplumsal” yazarı olma gibi bir şöhreti var. Yazarın diğer romanlarında da aşk ilişkileri yer alıyor, ancak bu romanlar daha çok “toplumsal” konulara odaklanıyor.   Üstelik, Kürk Mantolu Madonna’da bile, Raif Efendi’nin Almanya’da geçirdiği günlerden önce anlatılan kayda değer uzunluktaki bölümde bile, pek çok toplumsal konuya değiniliyor.   6 – Sabahattin Ali’nin toplumsal konulara odaklanması tam olarak ne demek? Bu konuda daha fazla bilgi verebilir misiniz?   Çok basit ifadeler kullanacak olursak, Sabahattin Ali “sanat için sanat” akımından çok “toplum için sanat” akımını benimseyen bir yazar.   Bu düşünceyle paralel olarak, Sabahattin Ali pek çok eserinde toplumda gördüğü sorunları dile getirerek, bunlara dikkat çekmeye, bu konularda bir şeyler yapılmasını sağlamaya çalışıyor. Yani edebiyat sayesinde ulaştığı insanları, bu gördüğü toplumsal “sorunlar” hakkında bilinçlendirmek gibi bir amaç üstleniyor.   Tabi toplumsal konularda farkındalık yaratmaya, edebiyat aracılığıyla bir şeyleri düzeltmeye çalışan her yazar gibi, Sabahattin Ali’nin de yazdıkları politik görüşlerinden fazlasıyla etkileniyor. Solcu bir yazar olan Sabahattin Ali’nin gerek hikayelerinde, gerekse romanlarında bu görüşten izler bulmak mümkün.   7 – Buna biraz daha somut örnekler verebilir misiniz? Kürk Mantolu Madonna dışındaki romanlarda ne gibi toplumsal konulara değiniliyor, ne gibi eleştiriler getiriliyor?   Yazarın ilk romanı olan Kuyucaklı Yusuf, Edremit kasabasının kaymakamı Salahattin Bey tarafından evlat edinilen Yusuf’u konu alıyor. İyi niyetli, çalışkan, içine kapalı bir genç olmasına karşın Yusuf, kasaba eşrafından birinin oğluyla çeşitli gerginlikler yaşıyor ve deyim yerindeyse, kasabadaki hayatı cehenneme dönüyor.   Sabahattin Ali’nin bu romanda merkeze koyduğu toplumsal eleştiriler, Anadolu kasabalarında paraları ve nüfuzları sayesinde istedikleri gibi hareket eden, hiç kimseye ve hiçbir kuruma hesap vermeyen, tüm yaptıkları yanlarına kalan eşraf üzerinden getiriliyor.     Macide ile Ömer isimli iki genç karakterin çevresinde gelişen olayları konu alan İçimizdeki Şeytan’da ise, Sabahattin Ali 1940’lı yıllarda aydın kesim içinde yaşanan bir tartışmayı, üstü kapalı bir şekilde gündeme getiriyor. Komünist bir yazar olan Sabahattin Ali ve onun gibi düşünen aydınların, bu dönemde en büyük siyasi rakipleri aşırı milliyetçi bir grup, “Turancılar” oluyor. Bu romanda Sabahattin Ali, Turancılık düşüncesine sert eleştiriler getiriyor.   Turancılık, İçimizdeki Şeytan’ın bu kavrama getirdiği eleştiriler ve bu düşünceyi savunanların Sabahattin Ali’ye verdiği cevaplar için, İçimizdeki Şeytan dosyamızın Arka Plan bölümüne göz atabilirsiniz.   8 – İlgilendiği konular haricinde, Sabahattin Ali’nin romanları edebi açıdan nasıl romanlar? Okunmaları zor mu?   Sabahattin Ali’nin romanları pek çok açıdan klasik roman yapısından fazla ayrılmayan eserler. Sabahattin Ali, “toplum için” yazan, yani halka bir şeyler anlatmaya, mesajlar vermeye çalışan çoğu yazar gibi, romanlarında akıcı, sade bir dil kullanmaya özen gösteriyor. Bu nedenle, romanları okunması zor eserler değil.   Ancak tabi ki, bu kitapların 1930’lu ve 40’lı yıllarda yazıldığını, bu nedenle günümüzde kullanılmayan çeşitli kavramlar ve kelimeler içerebileceğini, bazı noktalarda yazarın tam olarak neden bahsettiğini anlamak için dönemin koşullarına hakim olmak gerekebileceğini unutmamak gerekiyor.   Özellikle bu ikinci nokta için, sitemizdeki kitaplarının arka plan bölümleri faydalı olabilir.   9 – Sabahattin Ali’nin romanlarını daha iyi anlamak için önceden bilinmesi gereken bir şey var mı? “Sabahattin Ali’ye Hazırlık” gibi?   Yine “toplum için sanat” anlayışıyla paralel olarak, Sabahattin Ali’nin romanlarının pek çoğu kendi içlerinde, herhangi bir ön hazırlık yapılmadan okunabilecek eserler. Sabahattin Ali’nin hayatıyla ilgili bir biyografik roman olan Başın Öne Eğilmesin, yazar hakkında daha kapsamlı bilgiler almanızı mümkün kılabilir.   Fakat bu dönemin ülke koşulları ile yakından alakalı olduğu için, 1930’lu ve 40’lı yıllarda Türkiye’nin tarihine hakim olmak, özellikle Sabahattin Ali’nin de önemli bir parçası olduğu siyasi akımın, komünist olmanın kendi hayatı üzerindeki olumsuz etkilerinin bilincinde olmak, yazarın romanlarında seçtiği konuları ve bu konuları ele alış şekillerini daha iyi anlamayı mümkün kılabilir.   10 – Sabahattin Ali’nin bütün romanlarını bitirdim! Şimdi ne okumalıyım? Sabahattin Ali’yle ortak noktaları olan yazarlar kimler?   Sabahattin Ali’nin romanlarını bitirdikten sonra, benzer eserler için pek çok farklı yola başvurabilirsiniz:   1 – Sabahattin Ali’nin öykülerini, mizahi yazılarını, şiirlerini, hatta yazarla çok ilgiliyseniz, mektuplarını ve duruşma belgelerini okumak keyifli bir deneyim olabilir.   2 – Sabahattin Ali’yle benzer politik görüşlere sahip olan, benzer konulara değinen ve benzer üslupta yazan pek çok  yazar bulabilirsiniz. Özellikle Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal gibi toplumcu yazarların eserleri tercih edilebilir.   3 – Biraz daha farklı bir deneyim veya olayları iki farklı taraftan da değerlendirebilmek için, Peyami Safa ve Nihal Atsız gibi, Sabahattin Ali’yle aynı dönemde yaşayan, ancak ona karşı çıkan kişilerin eserlerine göz atmak da enteresan bir deneyim olabilir.   Bonus: Yazarın ismi nasıl okunmalı? Sabahattin Ali mi? Yoksa A’yı uzatarak, Sabahattin Âli şeklinde mi?   Türk Edebiyatı ile ilgili en yaygın yanlışlardan bir tanesi, Sabahattin Ali’nin soyadını A harfini uzatarak, Sabahattin Âli şeklinde okumak. Yazarın ismi Sabahattin Ali, dolayısıyla soyadının da günlük hayatta “Ali” isminin telaffuzundan farksız şekilde okunması gerekiyor.  

Kurtuluş Savaşı Romanlarına Giriş Niteliğinde Beş Eser

Kurtuluş Savaşı'nın Türkiye tarihinin en önemli olaylarından bir tanesi olduğu tartışılmaz bir gerçek. Bu nedenle, 1919 - 22 yılları arasında gerçekleşen, 1923 yılında Cumhuriyet'in ilanı ile sonuçlanan bu mücadele, Türk Edebiyatı'nda da sık sık karşımıza çıkıyor. Kurtuluş Savaşı'na farklı açılardan değinen onlarca roman var: Bu mücadele sırasında farklı bölgelerde geçen romanlar, işgal altındaki İstanbul'dan bakan romanlar, hatta Kurtuluş Savaşı'nı bir hapishaneden takip ettiğimiz eserler...  Ancak tüm bunlara rağmen, en çok tanınan Kurtuluş Savaşı romanları Ankara'da geçen, Milli Mücadele ruhunu yücelten, savaşa doğrudan veya dolaylı olarak katkı yapan karakterlere yoğunlaşan eserler olmayı sürdürüyor. Edebiyatımızda "Kurtuluş Savaşı Romanları" gibi bir türden bahsetmeyi mümkün kılan bu romanların, çeşitli ilginç özellikleri de yok değil: Kadın karakterleri merkeze çıkartmanın çok yaygın bir tercih olması veya asıl düşmanların savaşılan Yunanlılar'dan çok onlara destek olan, "işbirlikçi" ve "Kuvayı Milliye Düşmanı" Türkler olması, bunların bazı örnekleri. Bu romanların bazı genel özelliklerini görmek için, Kurtuluş Savaşı Romanı isimli yazımıza göz atabilirsiniz.  İşte tüm bunları ve daha fazlasını görebilmek için okuyabileceğiniz beş önemli Kurtuluş Savaşı romanı!    1 - Ateşten Gömlek, Halide Edip Adıvar (1922)  Kurtuluş Savaşı Romanı diye bir türden bahsedip, listeye bu türü ortaya çıkaran eserle başlamadan olmaz. 1922 yılında, Kurtuluş Savaşı devam ederken yayımlanan bu roman, merkeze Ayşe, Peyami ve Binbaşı İhsan karakterlerini merkeze koyuyor. Özellikle Ayşe'nin hemşirelik yapması ile, Halide Edip'in Kurtuluş Savaşı'nda kendi yaşadığı deneyimleri de aktarmasına olanak sağlayan eser, Türk Edebiyatı'nda Kurtuluş Savaşı ile ilgili yayımlanan ilk roman olarak gösteriliyor.  2 - Vurun Kahpeye, Halide Edip Adıvar (1923) Halide Edip'in Ateşten Gömlek'ten kısa süre sonra yayımladığı Vurun Kahpeye, Kurtuluş Savaşı'na yoğunlaşan romanların önemli bir özelliğini ortaya koyuyor. Anadolu'da bir kasabada öğretmenlik yapmaya başlayan Aliye, kısa süre sonra Yunan İşgali ile yüzyüze geliyor. Kuvayı Milliye'yi coşkuyla destekleyen, öğrencilerine de bu değerleri aşılamaya çalışan Aliye'nin en büyük düşmanları ise, Yunan askerleri ve subayları değil, kendi kasabasında yalnızca kişisel çıkarlarını düşünen, Yunan ordusu ile işbirliği yapan vatandaşları oluyor.  3 - Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1932) Kurtuluş Savaşı'nın önemli bir toplumsal sonucu, İstanbul'da, büyük bir şehirde, batılı bir eğitim alan ve bu hayat tarzında yaşayan pek çok insanın, Milli Mücadele'ye katılmak için Anadolu'ya geçmesi oluyor. Bu dönemde şehirleşmemiş, batılılaşmamış olan Anadolu kasaba ve köylerinde yaşayanlar ile, İstanbul'da büyümüş insanlar arasında büyük bir kültürel kopukluk bulunuyor.  Yakup Kadri'nin tanınnmış romanlarından Yaban, bu durumu, halk ile "aydın" arasındaki iletişimsizliği ve farklılığı göstermeye çalışan bir eser. Elbette, olayların merkezinde bu iki grubu karşı karşıya getiren olay, Kurtuluş Savaşı yatıyor.  4 - Ankara, Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1934) Yakup Kadri'nin Yaban'dan sonra yazdığı roman, Ankara, üç bölümden oluşuyor: Birinci bölüm Milli Mücadele yıllarında, ikinci bölüm 1930'larda ve son bölüm yazarın hayal ettiği şekilde 1940'larda Ankara'yı konu alıyor.  Romanın birinci bölümü, tipik bir Kurtuluş Savaşı romanının pek çok özelliğini taşıyor. Ancak özellikle Milli Mücadele ruhunun kısa süre içinde kaybedilmesi, Yakup Kadri'yi çok önemli bir soruyu sormaya itiyor: Savaşı kazandık, ama sonra ne oldu? Bu farklı yaklaşım, Ankara'yı da klasik Kurtuluş Savaşı romanlarından bir ölçüde ayırıyor, ama bunları oluşturan pek çok tema romanda tekrar tekrar karşımıza çıkıyor.  5 - Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman (2005) Yakup Kadri ve Halide Edip, Kurtuluş Savaşı'nı anlatan "tipik" romanlardan söz ettiğimizde akla gelen iki önemli yazar olsa da, Kurtuluş Savaşı'na bu yaklaşımla bakması için bir romanın onlar tarafından yazılması veya 1920'li, 30'lu yıllarda yazılması gerekmiyor.  Bunun belki de en büyük örneği, 2005 yılında yayımlanan ve kısa sürede yüzbinlerce satan Şu Çılgın Türkler romanı. Daha önceden Kurtuluş isimli dizinin senaristliğini de yapmış olan Turgut Özakman tarafından yazılan bu eser, yalnızca bir roman değil, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanan olayları kurmaca olmayan bir eser ciddiyetinde ele alan bir kitap. Milli Mücadele ruhunun yüceltilmesi, savaşa Ankara'dan yaklaşılması ve pek çok toplumsal konuyu gündeme getirmesi ile, Şu Çılgın Türkler Kurtuluş Savaşı hakkında yazılmış en önemli eserlerden biri olmayı da sürdürüyor.  Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türk Edebiyatı'nda Kurtuluş Savaşı'nı merkeze koyan veya bu savaşla belli ölçüde alakalı olan onlarca roman var. Bu listede sunduklarımız, yalnızca tipik bir Kurtuluş Savaşı anlatısını oluşturan temel özellikleri anlamak için okuyabileceğiniz beş ideal eserden oluşuyor.  

3 Romanda: Türk Edebiyatı'nda Eşraf

"Eşraf" sözcüğü, kelime yapısı olarak "şerif"in çoğuludur. Aynı şekilde yazılan ve günümüzde daha yaygın olarak tanınan İngiltere - ABD kökenli "şerif" kelimesinin aksine, Arapça kökenli bir kelime olan "şerif"in  "şerefli, şeref sahibi, kutsal" gibi anlamları olabilir.  Ancak "eşraf", bir kavram olarak farklı bir şeyi ifade eder. Belli bir bölgenin zengin, nüfuzlu, güç sahibi kişilerini tanımlamak için kullanılan eşraf kavramı, Osmanlı Devleti'nin son yüzyıllarından itibaren önemini korumuştur. Bir bölgenin eşrafı, orada en çok sözü geçen, kendi istekleri haricindeki gelişmeleri engelleyebilen kişiler olarak tanımlanabilir. Tabi bu gücün, her zaman olumlu bir şekilde kullanılmasını beklemek de mümkün değilidir. Türk Edebiyatı'nda eşraf kavramı, genellikle olumsuz bir şekilde kullanılmıştır.  Bu kısa listede, kavramı daha önceden hiç duymamış olsanız bile "eşraf"ı anlamanızı sağlayabilecek, bu kavramın farklı boyutlarını gözler önüne seren üç romanı kısaca tanıtmaya çalışacağız. 1 - Vurun Kahpeye, Halide Edip Adıvar (1923)  Eşraftan söz edildiğinde, genellike merkezi hükümetin zayıf olduğu kasabalar ve köyler akla gelir. Türk Edebiyatı'nda bu kavramla en çok özdeşleşen romanlar da genellikle 1950'li yıllardan sonra yazılmaya başlamış olan köy romanlarıdır. Ancak "eşraf", bu türden oldukça uzun bir süre önce, Kurtuluş Savaşı romanlarında da önemli rol oynamıştır. Halide Edip'in Vurun Kahpeye romanı, Anadolu'ya öğretmenlik yapmaya giden Aliye isimli genç bir kızı konu alır. Kasaba eşrafı, her konuda ayrıcalıklı olmaya alışmış olduğundan, bu konuda fazla endişelenmez. Ancak adil ve idealist bir öğretmen olan Aliye, eşrafın çocuklarına da diğer çocuklarla tamamen aynı şekilde davranır. Vurun Kahpeye, Türk Edebiyatı'nda eşrafın gücünü gösteren ilk roman örneklerinden bir tanesidir: Kasabanın ileri gelenleri, işlerine geldiğinde Yunan işgalcilerle işbirliği yapar, bölgenin kumandanı haline gelen Binbaşı Damyanos ile arkadaş olurlar. İşler tersine dönüp, savaşı Türk ordusu kazanınca, bir anda en büyük vatanseverlere dönüşür ve yine istediklerini elde ederler. Olan, başından beri Kuvayı Milliye'yi destekleyen, hatta bu desteği yüzünden kasaba eşrafını karşısına almaktan bile çekinmeyen Aliye'ye olur.  Vurun Kahpeye'nin sonu mutlu bir son değildir - ancak kasaba eşrafının yaptıkları nedeniyle cezalandırılması, bu karamsar final içinde olumlu bir nokta olarak kalır.  Bu romanı, "eşraf" bakış açısıyla okurken dikkat edilmesi gereken bir nokta, kasabada Aliye'yi evine alan, ona kızı gibi davranan, ilk günden itibaren Kuvayı Milliye'yi destekleyen ve tamamen olumlu bir karakter olan Ömer Efendi'nin varlığıdır. Ömer Efendi'nin de kasaba eşrafından olduğu düşünüldüğünde, bu romanın eşraf kavramına aslında "siyah - beyaz" bir yaklaşımla bakmadığı da görülebilir. 2 - Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali (1937) Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf romanı, eşrafın hiçbir sorumlulukla karşılaşmadan yapabildiklerini görmek açısından ideal bir romandır. Edremit'te Kaymakam Salahattin Bey'in evlat edindiği Yusuf, sessiz, içine kapanık, iyi niyetli bir gençtir. Ancak kasaba eşrafından birisi ile kavga etmesi, hayatında yaşayacağı korkunç olaylarına zemin hazırlar.  Kuyucaklı Yusuf'ta gördüğümüz eşraf, sürekli sarhoş gezen, yaşları kırka varmasına rağmen her yaptıkları "Gençliktir" denilerek affedilen, hiçbir ceza almadan tecavüz ve cinayet gibi büyük suçlara karşan bir grup olarak resmedilir. Üstelik, Sabahattin Ali eşrafı yalnızca böyle basit ve kaba bir grup olarak da ele almaz: Edremit'in ileri gelenlerinin, devletin temsilcisi olan Salahattin Bey'i kontrol altında tutmak, ondan istediklerini elde etmek için başarıyla uyguladığı planlar, onların zekasını ve kurnazlığını da gözler önüne serer.  Kuyucaklı Yusuf, tüm çabasına rağmen eşraf ile mücadele edemez, en sonunda farklı bir hayat umuduyla Edremit'ten ayrılır.  3 - Teneke, Yaşar Kemal (1955) Eğer eşraf kavramını anlamak için bu listeden yalnızca bir kitap seçecekseniz, bunun Teneke olması gerektiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Vurun Kahpeye, günün sonunda bir Kurtuluş Savaşı romanıdır. Kuyucaklı Yusuf'ta eşraf büyük rol oynar, ancak romanın değindiği pek çok farklı tema - toplumsal eleştiri de bulunur. Yaklaşık seksen sayfalık kısa bir roman olan Teneke'de ise, tek önemli tema eşraftır.  Genç kaymakam Fikret Irmaklı, Çukurova'da ismi verilmeyen bir kasabaya atanır. Kaymakam, ilk günlerinde eşraf akkında duyduklarının ne kadar yanlış olduğunu da sevinçle fark eder: Eşraf ona hediyeler vermekte, uğruna ziyafetler düzenlemektedir.  Kısa süre sonra, kasaba eşrafının gerçek niyeti ortaya çıkar. Çeltik (pirinç) ekerek büyük paralar kazanmaya başlayan kasaba eşrafı, bu seneki ekim için izin almaya çalışmaktadır. Ancak planladıkları gibi ekim yapmalarına izin verilirse, onlarca ev ve insan çamur altında kalacaktır. Durumu fark eden Fikret Irmaklı, kasabanın yerleşik sistemine karşı gelmek için elinden geleni yapar. Kısa bir süre direnmeyi başarsa da, artı arkası kesilmeyen tehditler, evine atılan kurşunlar ve Ankara'ya gönderilen şikayetler, onun kasabadan sürülmesine yol açar.  Eşrafın gücü ve yapabildikleri dışında hiçbir konuya odaklanmayan bu roman, eşraf kavramını anlamak için ideal bir çıkış noktası olabilir.  Elbette, eşraf kavramı Türk Edebiyatı'nda yalnızca üç romanda karşımıza çıkmaz. Ancak bu üç roman, bir sıçrama tahtası olarak rahatlıkla kullanılabilir. 

10 Soruda: Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Romancılığı

1 – Neden “10 Soruda Ahmet Hamdi Tanpınar” değil de, “10 Soruda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Romancılığı”?   Ahmet Hamdi Tanpınar, yalnızca bir romancı değil, aynı zamanda bir şair ve edebiyat profesörüydü. Romanlarının yan sıra, onlarca şiir, gezi yazısı, makale ve konuşma da kaleme almıştı.   Bu yazıda, sitemizin ilgi alanıyla doğru orantılı olarak, diğer türleri dışarıda bırakıp, yalnızca Tanpınar’ın romanlarına göz atacağız. Seçtiğimiz başlık da bu durumu ifade ediyor.   2 – Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kaç romanı bulunuyor?   Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste (1944), Huzur (1948), Sahnenin Dışındakiler (1950) ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1954) olmak üzere dört romanı bulunuyor.  Yazarın hayatını kaybettiği dönemde üzerinde çalışmakta olduğu beşinci bir romanı daha var. Aydaki Kadın isimli bu roman, tamamlanmış bir roman değil, ancak Tanpınar’ın notlarından derlendiği şekliyle günümüzde basılmış durumda.    3 – Bu romanlar arasında bilinmesi gereken bir ilişki var mı?   Tanpınar’ın ilk üç romanı, Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler, kendi içlerinde bir nehir roman oluşturuyor. Bunlar, bir kitap serisi gibi, mutlaka birlikte okunması gereken eserler değiller. Ancak her üç kitapta da karşımıza çıkan ortak ögeler ve karakterler bulunuyor.   Saatleri Ayarlama Enstitüsü ise diğer üç romandan bağımsız bir eser.   4 – Bu “Nehir Roman”ın parçaları birbirine nasıl bağlanıyor? Bu konuda daha detaylı bilgilere nereden ulaşabilirim?   Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler, aslında kendi içlerinde de okunabilecek, farklı olaylara, farklı dönemlere ve farklı karakterlere yoğunlaşan kitaplar. Fakat bu karakterlerin hepsi, İstanbul’da yaşayan varlıklı bir ailenin farklı kollarından geliyor.   Bu konuda daha detaylı bilgiler için hazırladığımız bu dosyalara göz atabilirsiniz:   Nehir Roman Tanpınar'ın Nehir Romanı Aynı şekilde, Tanpınar'ın Nehir Romanı ile ilgili bu formatta hazırladığımız bir yazı da bulunuyor: 10 Soruda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Nehir Romanı   5- Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanları genel olarak neleri konu alıyor?   Yazarın dört romanı, elbette, farklı konulara yoğunlaşsa da, bazı genellemeler yapmak mümkün: Doğu – Batı sorunu, Türk aydınlarının Doğu ve Batı arasında kalması, bu “arada kalma” durumunun psikolojileri üzerinde yarattığı buhranlar, yazarın kullandığı karakterlerde sık sık gördüğümüz durumlar olarak karşımıza çıkıyor.   Bunun dışında İstanbul’da yaşanan farklı hayatlar, İstanbul’un güzelliği ve kültürel zenginliği, sanat, müzik, estetik, insanlar ve eşya arasındaki ilişki, sonsuzluk – zamansızlık gibi temalar, yazarın sık sık kullandığı ögeler.   6 – Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dilinin çok ağır olduğu ve bu yazarı okumanın zor olduğu doğru mu?   Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dilinin ve üslubunun “ağır” olduğunun söylenmesi şu sebeplere dayanıyor:   1901 yılında doğan ve eserlerini 1940 – 50’li yıllarda yazan yazar, dönemin diliyle yazıyor. Özellikle kullandığı Arapça – Farsça kökenli kelimeler, günümüzde bilinmeyen kelimeler olabiliyor.   Dönemin etkisinin ötesinde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın edebiyatta dilin nasıl kullanılması gerektiği ile ilgili net düşünceleri var. Yazar, edebiyatta dilin kendi içinde estetik güzelliği olan, sanatsal bir şekilde kullanılması gerektiğini düşünüyor. Bu nedenle eserlerinde uzun, karmaşık cümleler sık sık karşımıza çıkıyor.   Üstelik, yalnızca kullandığı dille değil, yaptığı göndermelerle de eserlerini daha yoğun hale getiriyor. Hem Osmanlı tarihinin, hem de Batı tarihinin önemli yazarları, ressamları, müzisyenleri, düşünürleri, sık sık eserlerin anlatıları içine dahil ediliyor. Bunları tanımadan, yazarın tam olarak neden bahsettiğin anlamak zor olabiliyor.    Son olarak, Tanpınar eserlerini “olaylara dayanan”, hızla okunabilecek eserler olarak yazmıyor. Romanlarında hiçbir olay yaşanmadan, yalnızca bir karakterin düşüncelerinin sunulduğu bölümlerin zaman zaman sayfalar boyunca devam edebilmesi, pek çok insanın onu ağır ve zor okunan bir yazar olarak değerlendirmesine neden oluyor.   Peki, Tanpınar’ı okumak gerçekten zor mu? Aslında bu kişiden kişiye, hatta o anda ne okumak istediğinize göre değişecek bir konu.   Akıcı, sayfaları birbiri ardına çevrilen, olaylara dayanan romanlardan hoşlanıyorsanız veya böyle bir roman okumak istiyorsanız, Tanpınar’ı okumak zor, sıkıcı bir deneyim olabilir.   Ancak dilin güzelliğini takdir edebilecek, olaylara yoğunlaşmayacak, sanatsal – felsefi göndermeleri gerekirse araştırmaktan çekinmeyecek bir yaklaşım içindeyseniz, Tanpınar Türk Edebiyatı’nın en güçlü isimlerinden bir tanesi.   7 – Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarından ne beklemeliyim?   Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarını okumadan önce, bunların “olay” anlatan, karakterlerin başından geçen olaylara yoğunlaşan, her sayfada yaşanan yeni bir şeyler göreceğiniz romanlardan olmadığını anlamak son derece faydalı olabilir.   Tanpınar, olaylardan çok düşüncelere, gözlemlere, tespitlere, karakterlerin konuşmalarına ve iç dünyalarına yoğunlaşan bir yazar. Bu nedenle romanlarında da klasik bir “giriş – gelişme – sonuç” mantığı, akıcı ve basit bir olay örgüsü beklememek gerekiyor. Ahmet Hamdi Tanpınar, romanlarının kurgusunda ve anlatısında duygu ve düşüncelere yoğunlaşan, olayları ikinci plana koyan bir yazar.   Eserlerine bu durumu önceden bilerek başlamak, Tanpınar’ın romanlarından ne “beklemeniz” gerektiğini bilmenizi, romanlardan daha fazla keyif almanızı sağlayabilir.     8 – Ahmet Hamdi Tanpınar herkes tarafından okunması gereken bir yazar mı?   Bu, cevaplaması çok zor bir soru.   Ahmet Hamdi Tanpınar, yazdığı eserlerin kalitesi nedeniyle, Türk Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından biri olarak görülüyor. Bu nedenle, Türk Edebiyatı hakkında bilgi sahibi olmak isteyen herkesin, onun romanlarını okumuş olması gerektiği yönünde bir düşünce rahatlıkla savunulabilir.   Ancak özellikle beşinci, altıncı ve yedinci sorulara verdiğimiz cevaplar ilginizi çekmiyorsa, burada ifade etmeye çalıştığımız durum nedeniyle Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okumaktan keyif almıyorsanız, bu yazarın öznel olarak size hitap etmediğini söylemek çok da anormal bir durum olmayacaktır.     9 – Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarını okumak için nasıl bir arka plana sahip olmak gerekir? Bunun için bir hazırlık yapılabilir mi?   Yukarıdaki cevaplarda da belirttiğimiz gibi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarında sanat ve düşünce tarihinin önemli isim ve eserleri sık sık karşımıza çıkıyor. Ancak bunların hepsini “tek tek” öğrenmek gibi bir çaba, özellikle romanları keyif almak için okuyan bir okur açısından fazla gerekli değil.   Bununla birlikte, romanların geçtiği dönemi ve bu dönemin Türkiye’deki koşullarını anlamak için, özellikle II. Abdülhamid döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar devam eden süreç hakkında tarihi bilgilere hakim olmak oldukça faydalı olabilir.   Romanları okurken kullanabileceğiniz faydalı arka plan bilgilerine Tanpınar’ın romanları ile ilgili dosyalarımızın Arka Plan bölümünden ulaşabilir, bu bölümleri romanı okumadan, okuma keyfinizi kaçıracak herhangi bir bilgi olmadığı bilinciyle rahatlıkla inceleyebilirsiniz.   10 – Sizce Tanpınar’ın romanlarına başlamak için en iyi nokta hangi kitap olacaktır?   Hem kendi içinde tamamlanan, farklı kitaplarda devam eden unsurları bulunmayan bir eser olduğu, hem de yazarın hicve dayalı üslubu nedeniyle okunması eğlenceli bir roman olduğu için, yazarın son romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü iyi bir başlangıç noktası olabilir.  Daha kısa bir örnek için, "nehir romanın" ilk halkası Mahur Beste'yi de tercih edebilirsiniz.   

10 Soruda: Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Nehir Romanı

1 – Nehir Roman nedir?   Nehir roman kavramı, aynı yazar tarafından yazılmış, bir roman serisi kadar birbirine bağlı olmasa da aynı karakterleri, aynı temaları, aynı motifleri kullanan birden çok kitabı ifade etmek için kullanılır.   Bu kavramın “somut” anlamı ve bir “kitap serisi”nden tam olarak nasıl ayrıldığı çok net olmayabilir. Bunlar hakkında daha detaylı bilgiler için, şu yazılarımıza göz atabilirsiniz:   Nehir Roman   Kitap Serileri ve Benzer Kavramlar   2 – Ahmet Hamdi Tanpınar’ın nehir romanını hangi kitaplar oluşturur?   Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler kitapları oluşturur.     3 – Bu kitapları neden bir “nehir roman” olarak değerlendiriyoruz?   Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler, aynı ailenin farklı kollarından çeşitli karakterleri merkeze koyar. Her romanda ele alınan karakter farklı olsa da, bunlar aynı “geniş aile”nin parçalarıdır.   Bu nedenle, pek çok karakter ve öge birden fazla romanda karşımıza çıkar. Örneğin, Mahur Beste’nin ana karakterlerinden biri olan Behçet Bey’in hikayesi, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler’de detaylandırılır. Huzur’un ana karakterlerinden İhsan’ın gençlik yılları, Sahnenin Dışındakiler’de ele alınır. İlk kitaba adını veren “Mahur Beste”, üç roman boyunca tekrar tekrar gündeme gelir.     Aynı şekilde, Doğu – Batı arasında kalan karakterler, İstanbul, Türkiye toplumunun sıkıntıları; hayatta yerini, ait olduğu amacı bulamama gibi konular her üç romanda da sık sık karşımıza çıkar.   4 – Bu kitapları hangi sırayla okumalıyım?   Bu konuda iki farklı tercih yapılabilir. Yazıldıkları ve yayımlandıkları sıraya göre, romanların okunma sırası şu şekilde olmalıdır:   Mahur Beste – Huzur – Sahnenin Dışındakiler   Eserlerin konu aldığı dönem açısından ise, romanlar şu şekilde listelenebilir:   Mahur Beste (1800’lerin ikinci yarısı, Tanzimat ve II. Abdülhamid Dönemi) – Sahnenin Dışındakiler (1920 – 21) – Huzur (1937 – 38)     5 – Bu kitapların hepsini okumak zorunda mıyım? İçlerinde birini alıp okusam çok şey kaçırır mıyım?   Bu romanların hepsi, diğerlerinden bağımsız olarak okunabilecek eserlerdir. Birbirleriyle bağlantılı olsalar da hepsinin mutlaka bir arada okunması gerekmez.   Ancak, özellikle Mahur Beste’nin pek çok açıdan yarım bırakılmış bir roman olması, bu kısa romanı biraz daha farklı bir noktaya yerleştirebilir. Mahur Beste de kendi içinde okunabilir, ama bu romanın ana karakterlerinden Behçet Bey ile ilgili pek çok bilgi, diğer eserlerde verilir.   6 – “Mahur Beste” nedir?   Mahur Beste, bu romanlara konu olan ailenin bir önceki neslinden Talât Bey’in bestelediği bir şarkıdır. Talât Bey’in eşi (Mahur Beste’de ismi Fatma, Huzur’da Nurhayat olarak verilir) Mısırlı bir askere aşık olup kendisini terk eder.   Sevdiği karısı tarafından terk edilen Talât Bey, bu üzüntüyle Mahur Beste’yi besteler.   “Kurmaca” Mahur Beste’nin, Eyyübi Bekir Ağa’nın bu makamdaki bestesinden ilham almış olması muhtemeldir. Zira Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste romanını “Eyyübi Bekir Ağa’nın ruhuna ithaf ettiğini” yazar.   7 – Mahur Beste’nin bu romanlar için önemini açıklayabilir misiniz?   Talât Bey’in karısı tarafından terk edilmesi üzerine bestelediği Mahur Beste, her üç romanda da “mutsuz bitmeye mahkum aşk hikayeleri” için bir sembol haline gelir. Talat Bey’in mirası, ailenin sonraki nesillerinden pek çok kişiyi etkisi altına alır.   Mahur Beste’de Atiye Hanımefendi’nin Doktor Refik ile ilişkisi, dolaylı olarak kocası Behçet Bey ile ilişkisi, Huzur’da Mümtaz – Nuran aşkı, Sahnenin Dışındakiler’de Cemal – Sabiha aşkı, hep “Mahur Beste”nin etkisi altında mutlu sonla bitemeyen aşklar olarak değerlendirilir.   Bu, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kullandığı edebi bir öge olduğu kadar, romandaki karakterlerin de bilincinde olduğu bir durumdur. Sahnenin Dışındakiler’de, Cemal’i evlendirmeye çalışan Sakine Hanım ona kendisine şunları söyler:   “Fakat Talât Beyin hikayesi malum! Böyle şeylerden fayda çıkmaz. Ömrünü harcarsın. “Mahur Beste” de her zaman yazılmaz!”[1]   Yine aynı romanda, karısını da, oğlu Yaşar’ı da sevmeyen Tevfik Bey’in, boşanmaktan çekindiği söylenir: Tevfik Bey, Mahur Beste’nin etkisi altındaki ailede boşanma fikrine pek sıcak bakılmadığının bilincindedir.   8 – Bu romanların konuları ile ilgili biraz daha somut bilgiler verebilir misiniz? Bu üç roman tam olarak neyi anlatıyor?   Bu üç roman, İstanbul’da yaşayan, zengin sayılabilecek bir aileden ve bu ailenin hayatına giren insanların yaşantılarından sahneler sunar. Böylece Tanpınar, İstanbul’u farklı karakterler ve farklı dönemler üzerinden ele alarak, yaşanan hayatlardan bir şeyler yakalamaya çalışır.   Mahur Beste; babasının ezici otoritesi altında büyüyen, zayıf yaradılışlı Behçet Bey’i konu alır, oradan karısının akrabaları Halit Bey ve Nuri Bey’in hikayesine uzanır.   Huzur; Mümtaz ve Nuran isimli iki karakterin aşkını konu alır. Ancak hayattaki yerini, iç huzurunu Nuran’da arayan Mümtaz, dış etkenler nedeniyle bu ilişkide çok zorlanan Nuran ile uzun süre birlikte kalamaz – roman başladığında, iki karakter ayrılmıştır.   Sahnenin Dışındakiler; 1920 – 21 yıllarında İstanbul’da geçer ve Cemal isimli anlatıcının “anıları” olarak yazılmıştır. Romanın ilk bölümü, 1910’lu yılların başındaki çocukluk günlerini, ikinci kısmı ise Milli Mücadele sırasında İstanbul’u konu alır.   9 – Bu romanları kimler okumalı? Herkesin okuması gereken eserler mi?   Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk Edebiyatı’nın en önemli romancılarından biri olarak görülür. Bu nedenle, bu romanlar yıllardır edebiyatımızın en çok okunan eserleri arasında yer almaktadır. Her ne kadar edebiyat ile gerçekten ilgilenen kişilerin bu romanları okuması gerektiği söylenebilecek olsa da, Tanpınar’ın üçlemesi herkese hitap etmeyebilir.   Bu üç romanda da görülen ortak bir özellik, eserlerin olaylara değil, tespitlere, gözlemlere, fikirlere, farklı karakterlerin iç dünyalarına yoğunlaşmasıdır. Yazar bu konuları, yoğun ve edebi bir dille okuyucuya sunar.   Bu üsluptan hoşlanan bir okur için bu romanlar Türk Edebiyatı’nın en keyifli eserleri arasında yer alacaktır. Ancak okuduğu romanların olaylara dayalı olmasını isteyenler, “akıcı” ve “sade” bir dille yazılan eserlerden daha çok keyif alanlar, bu üç romanı okumamayı tercih edebilir.   10 – Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün bu romanlarla bir ilişkisi var mı?   Ahmet Hamdi Tanpınar’ın son romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü bu romanlardan bağımsız olarak değerlendirilir, yazarın “nehir romanı”nın bir parçası değildir.   Ama konu ve işlenen temalar açısından, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün bu üçlemeyle benzerlikler taşıdığı da söylenebilir. Behçet Bey’in saatlere duyduğu ilgi, bu romanın merkezi temalarından biriyle rahatlıkla bağdaştırılabilir.   [1] s. 68

Büyülü Gerçekçiliği Anlamak İçin Okuyabileceğiniz 5 Roman

Modern edebiyat eserlerinin en sık kullanılan anlatı yöntemlerinden biri olan "büyülü gerçekçilik", herhangi bir alanda karşınıza çıkabilecek o "tuhaf" kavramlardan bir tanesi: Gördüğünüz zaman ne olduğunu biliyorsunuz, ancak açıklamak her zaman o kadar kolay olmuyor. Üstelik, listemizde görebileceğiniz gibi, kavramın birbirlerinden çok farklı eserler için kullanılması ve pek çok insanın değişken anlamlar yüklemesi, büyülü gerçekçiliği anlamayı zorlaştırıyor.  Elbette, böyle durumlarda hep olduğu gibi, söz konusu kitaplar olduğunda yapılabilecek en iyi şey bu kavram ile özdeşleşen eserleri okumak. Bu listede, "büyülü gerçekçilik" kavramını daha iyi anlamanızı sağlayabilecek beş eseri yayımlanma tarihlerine göre sıralıyoruz.  0 - Dönüşüm (Franz Kafka) Size beş kitap sözü verdik - ve bu sözü yerine getireceğiz! Faydalı bir "ek öneri" için listemizi "sıfırıncı" maddeyle başlatıyoruz. Yazılış tarihi (1915) "büyülü gerçekçilik" gibi bir kavramın ortaya çıkmasından epey önce olsa da, Kafka'nın "Dönüşüm" adlı uzun hikayesi, bu kavramın pek çok boyutunu yansıtan bir eser. Sabah uyandığında böceğe dönüşmeyi sıradan bir dille anlatan, daha sonra olayları bu ilginç "dönüşüm" etrafında, ancak fazla "doğaüstü" bir etken kullanmadan sunan Kafka, bu türe "kavramsallaşmadan" önce örnek veren bir yazar olarak değerlendirilebiliyor.  1 - Ağaçlara Tüneyen Baron (Italo Calvino) 1957 yılında yayımlanan bu Italo Calvino romanı, büyülü gerçekçiliğin "tuhaf" doğasını anlamanızı sağlayabilecek eserlerden bir tanesi. Temel "olağanüstü" unsuru olarak ağaçlara tırmanan ve oradan inmeyi reddeden bir çocuğu konu alan roman, bu türün Latin Amerika edebiyatı dışındaki "öncülerinden" biri sayılıyor.  2 - Usta ile Margarita (Mihail Bulgakov)   Mihail Bulgakov'un en meşhur romanı olan Usta ile Margarita da, yine bu türün öncüleri arasında sıralayabileceğimiz eserlerden bir tanesi. İçerdiği pek çok doğaüstü unsura rağmen büyük ölçüde gerçekçi bir anlatı takip eden roman, yine bu anlatı yönteminin "hissiyatını" anlamak için takip edebileceğiniz eserler arasında yer alıyor.  3 - Yüzyıllık Yalnızlık (Gabriel Garcia Marquez)   1967 yılında yayımlanan ve yazarı Gabriel Garcia Marquez'in Nobel Edebiyat Ödülü kazanmasını sağlayan Yüzyıllık Yalnızlık, yalnızca bu yazarın değil, aynı zamanda büyülü gerçekçiliğin de başyapıtı olarak kabul ediliyor. Eğer bu listeden yalnızca bir kitap okumayı düşünüyorsanız, bu muhtemelen Yüzyıllık Yalnızlık olmalı.  4 - Rüzgarın Gölgesi (Carlos Ruiz Zafon) Biraz daha "güncel" romanlara geliyoruz... Bu anlamda verilebilecek iyi örneklerden bir tanesi, Carlos Ruiz Zafon'un Rüzgarın Gölgesi isimli romanı. Tüm zamanların en çok satan romanlarından bir tanesi olan bu eser, pek çok açıdan büyülü gerçekçilik kavramının dışında kalıyor. Ancak ne tam olarak gerçekçi, ne de tam olarak fantastik olan bir eser havasını yakalayabilmek için, okuyabileceğiniz en sürükleyici romanlardan bir tanesi olduğu gerçeği yadsınamaz.  5 - Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş Listemizdeki bir başka Nobel Ödüllü yazar, Jose Saramago ve yazarın meşhur kitaplarından bir tanesi, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş.  Bu tuhaf başlıklı roman, bir gün dünyada kimsenin ölmemesi ile başlıyor. Bir süre devam eden bu ilginç durum, romanın ilerleyen bölümlerinde Ölüm'ün bir karakter olarak kendisini göstermesi ile devam ediyor... Büyük ölçüde bir tavsiye listesi içinde sunmaya çalıştığımız bu romanların içerikleri hakkında fazla bilgi vermemeye çalışıyoruz. Ancak yukarıdaki bilgilerden bile, bunların ne kadar farklı eserler olduğunu ve "büyülü gerçekçilik" kavramının ne kadar geniş bir yelpazeden romanları kapsayabileceğini gördüğünüzü umuyoruz. Tabi ki, büyülü gerçekçilik kavramı ile değerlendirilen ve listemizde yer veremediğimiz onlarca yazar var. Jose Luis Borges, Haruki Murakami, Neil Gaiman ve Türk Edebiyatı'ndan Nazlı Eray gibi yazarların eserleri de sık sık bu tür ile açıklanabiliyor. Bunları, ilerleyen listelerimizde farklı temalarla ele alacağız. 

Çukurova'da Geçen Romanların 5 Değişmez Unsuru

Öncelikle itiraf edelim, başlığımız tam isabetli bir başlık olmayabilir. Çukurova, Türk Edebiyatı'nın en önemli mekanlarından bir tanesi ve bu bölgede geçen onlarca roman var. Dolayısıyla, hepsinde mutlaka bulunan beş unsur gibi bir şeyden söz etmek elbette pek doğru değil.  Ancak, aşağıda listeleyeceğimiz unsurlar bu romanların pek çoğunda karşımıza çıkıyor. Öyle ki, bazıları Çukurova denince, tıpkı "verimli topraklar" ve "tarım" gibi anında aklımıza gelen kavramlara dönüşmüş durumdalar. Bu listemizi, Çukurova'nın edebiyatımıza yansıyan "olumsuz" bazı özelliklerine ayırıyoruz. Bu, bölgenin özellikle toplumsal eleştirilere ağırlık veren, toplumcu yazarlarla özdeşleşmesinden kaynaklanıyor. Fakat bu romanlarda bile, Çukurova ile ilgili söylenen onlarca iyi şey olduğunu belirtmek gerekiyor - bunlara ileride başka bir listeyle göz atacağız.  1 - Sıcak Listemizin ilk sırasında yakıcı sıcaklar yer alıyor. Bildiğiniz gibi, Çukurova Türkiye'nin en verimli tarım bölgelerinin başında geliyor. Bölgede tarımı yapılan çeşitli ürünlerin ekim ve hasat tarihleri yaz ayları civarına denk geldiğinden, aşırı sıcaklar altında kalmak, bu sıcağı, susuzluğu ve yorgunluğu betimlemek, bölgede geçen romanların da yapı taşlarından biri haline geliyor.  2 - Ağır Çalışma Koşulları Sıcakta yapması en zor şey nedir diye sorulsa, pek çoğumuz yoğun fiziksel aktiviteler yapmayı listenin başına koyarız. Ancak Çukurova'da tarım, tam olarak bu iki durumu bir araya getiren bir olay. Çok az para karşılığında, yoğun sıcağın altında büyük bir özveri ile çalışan tarım işçileri, Çukurova romanlarının vazgeçilmez ögeleri arasında yer alıyor. Bunu güzel bir örneği, Orhan Kemal'in Eskici ve Oğulları romanında görülüyor, zira biraz para kazanmak için şehirden Çukurova'ya gelen ailenin üyeleri, roman boyunca canlarını dişlerine takarak, hastalıkla, yorgunlukla, yaşlılıkla mücadele ederek çalışıyor. Ancak roman sonunda, bütün bu çabaları gülüp geçilecek düzeyde yetersiz bulunuyor.  Bu, Çukurova'da tarım işçilerinden beklenen iş miktarına güzel bir örnek.    3 - Ağalık Düzeni   Peki, bu çalışmayı bekleyen kim?  Bu soru, bizi Çukurova'nın başka bir "sosyal" zorluğuna getiriyor. Bölgede büyük güç sahibi olan, zenginlikleri ve nüfuzları sayesinde hiçbir sonuçla yüzleşmeden sadece kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden ağalar, bu romanların da en önemli kişileri arasında yer alıyorlar.  Ağalık düzenini eleştiren, buna karşı çıkan pek çok roman var. Fakat bunların en meşhuru, muhtemelen, Yaşar Kemal'in İnce Memed'i.  4 - Sivrisinek İnsan kaynaklı sorunları bir kenara bırakıp, "doğal" sorunlara geri dönüyoruz. Çukurova denince akla gelen önemli rahatsızlık kaynaklarından bir tanesi, sivrisinekler oluyor. Ancak, mesele aslında bir rahatsızlık kaynağı olmanın ötesinde. Neredeyse arı boylarında, buluta benzer bir kalabalık halinde, insanların kanını emecek şekilde ortaya çıkan sivrisinekler, özellikle açık alanlarda bir koruma olmadan yaşamayı imkansız hale getiriyor. Hüyükteki Nar Ağacı ve Eskici ve Oğulları gibi romanlar, sivrisineklerin yarattığı tehlikeyi göz önüne koyan eserler.  Yaşar Kemal'in Teneke romanı, sivrisineğin sadece korkusunun bile ne gibi sorunlara yol açtığına iyi bir örnek. Ve tabi, iş  ısırıldıktan sonra biraz kaşınmayla da bitmiyor... 5 - Sıtma Büyük şehirlerde yaşayan okuyucularımız için, sivrisinek yalnızca gece vızıldayarak uykuyu alt üst eden rahatsız edici bir varlık olarak görülebilir. Ancak bu küçük sinek türü, aynı zamanda dünyanın en ölümcül hayvanı olma ünvanını da taşıyor.  Günümüzde bile, yılda yüz milyonlarca insana hastalık bulaşmasını sağlayan sivrisinekler, bunların iki - üç milyonunun da hayatını kaybetmesine yol açıyor. Çukurova romanlarının en korkutucu boyutlarından bir tanesi olan sıtma, günümzüde tedavi edilebilen bir hastalık. Ancak bu romanların yazıldığı yıllarda, tedavi imkanlarının yeteri kadar gelişmediği veya gerekli hızda müdahale edilmediği durumlar olabiliyor. Bu da, sıtmayı Çukurova romanlarının en korkunç boyutlarından biri haline getiriyor.  Elbette, bu romanlardaki tüm ögeleri bu beş maddeyle sınırlamak mümkün değil. Bunlar Çukurova romanlarında görebileceğiniz bazı zorluklara yalnızca beş örnek. Daha fazlası için sitemizi takip etmeye devam edin! 

Doğu - Batı Temasını Yakından Tanımak İçin Okuyabileceğiniz 5 Roman

Türk Edebiyatı'nın en önemli temalarından bazılarını konu alan bir liste yapıyor olsak, şüphesiz Batılılaşma ve "Doğu - Batı" karşılaştırması gibi konular bu listede yer alırdı.  Neredeyse Türkçe roman yazılmaya başlandığı günden itibaren pek çok eserin yazılmasına ilham veren bu temayı daha iyi anlamak için, aşağıdaki beş roman harika başlangıç noktaları olabilir. Özellikle Türk Edebiyatı'nın gelişimini de görebilmek isteyenler için, listemizi kronolojik olarak sunuyoruz.   1 - Felatun Bey ve Rakım Efendi (Ahmet Mithat Efendi) İster bu romanları okumuş olun, ister yalnızca okuldaki edebiyat derslerinden hatırlayın, muhtemelen Tanzimat Edebiyatı ile "yanlış batılılaşma" kavramı arasındaki bağlantıyı hatırlıyorsunuzdur. Bu şekilde düşündüğünüzde, aslında Tanzimat döneminde yazılan pek çok romanı Doğu - Batı teması etrafında değerlendirmek mümkün hale geliyor.  Ancak bu temayı, bu kadar net bir şekilde başlığına taşıyan, merkeze yerleştiren en önemli eserlerden bir tanesi, Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun Bey ve Rakım Efendi" romanı. Batı özentisi Felatun Bey ile, "Batı'nın iyi yanlarını alıp" özünü kaybetmemeyi başaran Rakım Efendi'nin hayatlarını konu alan eser, listemizin başında yer alıyor.  2 - Kiralık Konak (Yakup Kadri Karaosmanoğlu) Doğu - Batı teması ile özdeşleşmiş romanlardan bir tanesi de, Yakup Kadri'nin Kiralık Konak'ı. Bu iki farklı kültürün, tek bir çatı altında yaşama çabasını konak imgesi üzerinden anlatan Yakup Kadri, her iki kültüre de eşit yer ayırdığı için günümüzde hala önemini koruyan bir eser.  3 - Fatih - Harbiye (Peyami Safa)   Başlığı bile bu temayla özdeşleştirilen önemli romanlarımızdan bir tanesi de, Peyami Safa'nın Fatih - Harbiye eseri. Hem doğulu, hem batılı karakterlerin yaklaşımlarını göstermeye çalışan Yakup Kadri'nin aksine, Peyami Safa bu romanda Batı'nın etkisi karşısında kendi kültür ve değerlerimizi korumanın önemine dikkat çekmeye çalışıyor.  4 - Bir Bilim Adamının Romanı (Oğuz Atay)   Bir Bilim Adamının Romanı, aslında Doğu - Batı konusu ile özdeşleşmiş bir eser değil, burada da biraz listemizin "farklı" yanı, "sürprizi" olarak yer alıyor. Ancak, bu temayla alakasına dikkat edilerek okunduğunda, Oğuz Atay'ın, romanın özellikle de orta noktalarına doğru, bu konuyu açıkça tartıştığı, romanın "kahramanı" Mustafa İnan'ı bu konu üzerinden değerlendirdiği rahatlıkla görülebiliyor.  5 - Beyaz Kale (Orhan Pamuk) Listemizdeki son kitap ise, biraz daha modern bir eser olan Beyaz Kale. Orhan Pamuk'un pek çok eserinde karşımıza çıkan Doğu - Batı teması, en çok bu eserde merkeze konuluyor. Romanın gidişatı hakkında fazla bilgi vermeden, Orhan Pamuk'un Doğu ve Batı'yı bir madalyonun iki yüzü gibi ele aldığını söylemek, herhalde bu kitabı tanımlamanın en iyi yollarından bir tanesi.  Doğu - Batı konusu, neredeyse Türk Edebiyatı'nda roman yazılmaya başlandığı günden beri işlenmekte olan bir konu. Beş maddelik bu listemiz, elbette dahil edilebilecek onlarca eserin tamamını kapsamıyor. Bunlar, yalnızca iyi bir başlangıç için tercih edilebilecek romanlar. Daha fazlasını, ilerleyen günlerde sitemize ekleyeceğiz!

Dünya Edebiyatından 10 Tefrika Roman

Tefrika kavramının, romanın tarihi ve içeriği açısından ne kadar önemli bir kavram olduğunu bu yazıda kısaca açıklamıştık.  Buradaki bilgiler faydalı olsa da, dünya edebiyatının klasikleri arasında sayılabilecek pek çok eserin bu yöntemle okuyucularla buluşturulduğunu görmek, tefrika edilerek yayınlanan romanların ne kadar önemli olduğunu daha iyi şekilde anlamanızı sağlayabilir.  İşte tefrika edilerek yayımlanan, son derece önemli on eser!  Not: Özellikle Avrupa ve Amerika'da, önce kitap olarak basılan eserleri, birkaç bölüme ayırıp tefrika ederek yayımlamak da sık sık kullanılan bir yayın mantığı. Biz, bu yazıda ilk olarak tefrika edilen, daha sonra kitap olarak basılan eserleri konu alıyoruz.    1 - Monte Kristo Kontu - Alexandre Dumas Türk Edebiyatı'nda tefrika konusunda öne çıkan en önemli yazarın Ahmet Mithat Efendi olduğunu, bu listemizde ifade etmiştik. Fransız Edebiyatı'nda benzer bir konuma Alexandre Dumas'yı koymak pek yanlış olmayacaktır.  Yazarın en meşhur eserlerinden biri olan Monte Kristo Kontu, bunun iyi örneklerinden bir tanesi. 1844 yılında tamamlanan, 1844 ve 1846 yılları arasında, Journal de Debats isimli yayında tefrika edilen roman, günümüzde edebiyatın önemli klasiklerinden biri olarak görülüyor.  2 - Üç Silahşörler - Alexandre Dumas Aynı yazardan üst üste iki örnek veriyoruz, ama inanın, bunun iyi bir sebebi var. 1844 - 46 yılları arasında Monte Kristo Kontu'nu tefrika eden Alexandre Dumas'nın, belki de en meşhur eseri olan Üç Silahşörleri ne zaman yayımladığını biliyor musunuz?  Cevap: Yine 1844 yılında!  Kendisinin bu iki eserini yazarken Auguste Maquet isimli başka bir yazarla ortak çalıştığı biliniyor, ama yine de, birkaç ay içinde dünya edebiyatında klasik hale gelecek iki eseri tamamlamak? Bu epey etkileyici bir başarı.  3 - Madame Bovary - Gustave Flaubert Yine Fransız Edebiyatı'nın klasiklerinden biri olarak sayabileceğimiz, önemli bir eser, Gustave Flaubert'in Madame Bovary romanı. Edebi etkileri günümüzde yazılan romanlarda bile karşımıza çıkan Madame Bovary, 1856 yılında, Revue de Paris isimli bir gazetede tefrika ediliyor.  4 - Büyük Umutlar - Charles Dickens Tefrika romanlar konusunda ismi "olmazsa olmaz"lar arasında yer alan meşhur bir başka yazar da Charles Dickens. Dickens, pek çok eseri gibi, Büyük Umutlar romanını da parçalar halinde yayımlıyor.  Üstelik, 1860 - 61 yıllarında Büyük Umutlar'ı yayımlayan All the Year Round gazetesinin sahibi de kendisi.  5 - Savaş ve Barış - Lev Tolstoy Biraz da Rus Edebiyatı'na bakalım. Yazılmış en uzun romanlardan biri de olan Savaş ve Barış, 1865 - 67 yılları arasında tefrika edilerek yayımlanıyor.  Tefrika yazımızda ifade ettiğimiz "yayın mantığının bir eserin içeriğine de etki etmesi" durumu, Savaş ve Barış açısından önemli bir nokta. Zira Tolstoy, tefrika edilen eserde pek çok noktadan memnun olmadığı için, 1869'da yayınlanan "kitap" versiyonunda pek çok değişiklik yapıyor.  6 - Suç ve Ceza - Dostoyevski Rus Edebiyatı'nın bir başka dev yazarı ve başyapıtıyla devam ediyoruz. Tıpkı Savaş ve Barış gibi, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanı da tefrika edilerek yayımlanıyor. Üstelik, 1866 yılında yayımlanan eser, Savaş ve Barış ile aynı dönemde, hatta aynı gazetede, Ruskii Vestnik'de (Rus Habercisi) çıkıyor.  7 - Anna Karenina - Lev Tolstoy Bir başka Tolstoy eseri ve Ruskii Vestnik'in Rus Edebiyatı içindeki önemini kanıtlayan bir başka örnek. 1873 - 77 yılları arasında gazetede tefrika edilen Anna Karenina da, ilk olarak okuyucularla bu şekilde buluşan bir eser.  8 - Dünyaların Savaşı  - H. G. Wells Dünya edebiyatının en meşhur klasiklerinden, yine "klasik" olarak kabul edilebilecek, ama biraz daha popüler bir esere geçiyoruz. H.G. Wells'in Dünyaların Savaşı romanı, 1897'de Pearsons Magazine'de yayınlanıyor.  Bu romanı bu listeye dahil etmemizin en önemli sebeplerinden bir tanesi de, 20. yüzyılın ilk yarısında, popüler kültürün pek çok önemli isminin, örneğin Isaac Asimov, Ray Bradbury ve Arthur C. Clarke'ın, eserlerini tefrika yoluyla okuyuculara sunmasından kaynaklanıyor. Bu durumun erken örneklerinden birisi, 19. yüzyılın sonlarında yayınlanan Dünyaların Savaşı. 9 - Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi - James Joyce Yukarıda saydığımız eserlerin pek çoğu "klasik"; gerçek anlamda "klasik" eserler. Ama bu demek değil ki modern edebiyatın başyapıtları arasında tefrika edilen romanlar yok.  James Joyce'un en meşhur romanlarından bir tanesi, "Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi", 1914 - 15 yılları arasında The Egoist isimli edebiyat dergisinde yayımlanıyor. Yaygın olarak Joyce'un başyapıtı kabul edilen Ulysses'in de belli bölümleri, yine bu yayında tefrika ediliyor.    10 - The Plant - Stephen King Gelelim en ilginç örneğimize... Yukarıdaki tarih ve isimlere bakıldığında, tefrika yoluyla roman yayımlamanın çok eski dönemlere ait, nostaljik bir hatıra olduğu düşünülebilir. Ancak, internet, blog ve e-kitap gibi mecraların herkese ulaşması, bölümler halinde, seri roman yayımlamayı çok kolay hale getiriyor. Bir anlamda "dijital tefrika" olarak tanımlayabileceğimiz yayın yöntemini kullanan pek çok amatör ve profesyonel yazar, eserlerini internet üzerinden paylaşabiliyor.  Tamamlanmış bir eseri, tek seferde yayımlamaktansa, edebi bir deneyim olarak parçalara bölünmüş bir yayın formatını denemek, zaman zaman ünlü yazarların da atıldığı bir macera. Stephen King'in 1980'lerde "tanıdıkları arasında" başlattığı The Plant isimli hikayenin, 2000 yılında internet üzerinden bölüm bölüm yayımlanması, güncel bir tefrika örneği.  Bu "deneysel" çalışma tamamlanamasa da, tefrika romanların bir ölçüde geri döndükleri su götürmez bir gerçek. Bu kavramın İngilizcesi olan "Serial Novel" ile bir Google araması yaptığınızda, karşınıza çıkan sonuçların büyük bölümünün kavramı günümüzde canlandırmakla ilgili olduğunu görebilirsiniz.  Elbette, bu listede sunduklarımız tefrika edilerek yayımlanmış romanların çok küçük bir bölümü. Listemizdeki eser ve yazarların, bu kavramın geçmişte ne kadar ön planda olduğunu görmenize yardımcı olacağını umuyoruz! Türk Edebiyatı'ndaki tefrika romanların bir listesi için, bu listemize göz atmayı unutmayın!

Tefrika Yoluyla Yayımlanan Türk Romanları

Bu yazımızda, "tefrika" kavramının ne olduğunu kısaca açıklamış ve edebiyat eserlerinin tefrika edilmelerinin yalnızca bir yayımlanma yolu değil, aynı zamanda eserin içeriği üzerinde de rol oynayabilecek bir unsur olduğundab bashetmiştik. Tefrikanın roman türü açısından ne kadar önemli bir olay olduğunu biraz daha somut bir şekilde göstermek için, bu yazımızda "kitap" formatında değil, gazete ve dergilerde bölüm bölüm yayınlanan eserlere bazı örnekler göstermeye çalışacağız.  Elbette, bunlar tefrika edilerek okuyuculara sunulan romanların çok ufak bir bölümünü oluşturuyor. Yine de, bu yöntemin ne kadar uzun süre boyunca etkili olduğunu, ne kadar önemli eserleri bizlere ulaştırdığını görmek faydalı olabilir.  1 - Ahmet Mithat Efendi Evet, Ahmet Mithat Efendi'nin bir roman olmadığını gayet iyi biliyoruz! Ancak tefrika ile ilgili herhangi bir şey yazarken, onu listenin başına koymamanın haksızlık olacağına da aynı ölçüde hakimiz.  Tanzimat Edebiyatı'nın en üretken yazarı olan Ahmet Mithat'ın, Tefrika yoluyla yayınlanan bütün romanlarını burada sıralamaya imkan yok. Ancak yazının en altında paylaşacağımız link, bu konuda (özellikle de Ahmet Mithat'ın ne kadar çok yazdığı konusunda) size fikir verebilir.  2 - Ta'aşşuk-ı Tal'at ve Fitnat - Şemsettin Sami Ahmet Mithat'tan sonra, isim vererek romanlardan bahsetmeye başlayabiliriz. Yaygın olarak "ilk Türk romanı" kabul edilen Ta'aşşuk-ı Tal'at ve Fitnat 1872 - 73 yıllarında Hadika isimli gazetede yayımlanıyor.    3 - Zehra - Nabizade Nazım Türk Edebiyatı'nda köyde geçen ilk romanı "Karabibik"in de yazarı olan Nabizade Nazım tarafından yazılan ve 1894 yılında Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilen Zehra, yazarın ölümünden sonra yayımlanmak gibi ilginç bir özelliğe de sahip.    4 - Araba Sevdası - Recaizade Mahmut Ekrem Türk Edebiyatı'nın bir başka önemli dönüm noktası, Recaizade Mahmut Ekrem'in kaleme aldığı Araba Sevdası romanı. Yanlış Batılılaşma ve özentilik gibi temaları, daha önceki eserlere göre daha gerçekçi bir yapıda ele alan roman, 1896 yılında Servet-i Fünun dergisinde tefrika ediliyor.   5 - Mai ve Siyah - Halid Ziya Uşaklıgil Aynı yayının adı üçüncü kez geçeceği için, önemini sizin de gördüğünüze eminiz: Halid Ziya'nın Mai ve Siyah isimli romanı, 1896 yılında yine Servet-i Fünun dergisinde yayımlanıyor. Bir derginin, edebiyatımızda bir dönemin adıyla eş anlamlı hale gelmiş olması, dergi içinde yayımlanan hikayelerle düşündüğünüzde daha da mantıklı hale geliyor!   6 - Refet - Fatma Aliye Tanzimat dönemi, toplumun yapısı nedeniyle, ağırlıklı olarak erkek yazarların öne çıktığı bir dönem. Ancak, Fatma Aliye gibi önemli kadın yazarların eserleri de, çeşitli dergi ve gazetelerde tefrika edilebiliyor.   7 - Aşk-ı Memnu - Halid Ziya Uşaklıgil Türk Edebiyatı'nın "ilk romanı" Ta'aşşuk-ı Tal'at ve Fitnat'ın da tefrika edilen bir roman olduğunu yukarıda belirtmiştik. İşin aslı şu ki, pek çok araştırmacı bu romanı edebiyatımızın tarihi anlamda ilk romanı olarak görüyor, ancak "gerçek" romanların Aşk-ı Memnu'ya kadar yazılmadığını da ifade ediyor. Bu konuda daha fazlası için, Aşk-ı Memnu dosyamıza göz atabilirsiniz.    Ne olursa olsun, tefrika açısından değişen bir durum yok. 1899 - 1900 yılları arasında Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan Aşk-ı Memnu da, okuyuculara ilk olarak bu yayın mantığıyla ulaşan bir eser.   8 - Handan - Halide Edip Adıvar Tanzimat döneminde yazılan romanların gazete ve dergilerde tefrika edilmesi normal bir durum olarak görülebilir. Ancak bu dönem bittiğinde de tefrika edilen romanların sayısında bir azalma olmuyor.  Kurtuluş Savaşı ile özdeşleştirdiğimiz Halide Edip Adıvar'ın belki de en meşhur romanı, Handan, 1912 yılında, Tanin gazetesinde tefrika ediliyor.    9 - Nur Baba - Yakup Kadri Karaosmanoğlu Halide Edip ile aşağı yukarı aynı dönemde yazan Yakup Kadri'nin ilk romanı Nur Baba'da tefrika edilen romanlardan bir başkası.  Hatta, yukarıda kapağını gördüğünüz güncel baskı, Yakup Kadri'nin roman tefrika edilirken aldığı tepkilerden sonra kaleme aldığı bir cevap ile başlıyor.  10 - Efruz Bey - Ömer Seyfettin    Edebiyatımızın meşhur isimlerinden bir başkası olan Ömer Seyfettin'in, Efruz Bey romanı da ilk olarak tefrika edilerek yayınlanan eserler arasında.  Efruz Bey, 1919 yılında, Vakit Gazetesi'nde tefrika ediliyor.    11 - Çalıkuşu - Reşat Nuri Güntekin Yine Türk Edebiyatı'nın en meşhur romanlarından biri olan Çalıkuşu da 1921 yılında, Vakit Gazetesi'nde tefrika ediliyor.    12 - Vurun Kahpeye - Halide Edip Adıvar Cumhuriyet döneminde de, tefrika romanların sayısında bir azalma olmuyor. 1923 yılında yayımlanan Vurun Kahpeye, Halide Edip'in önemli eserlerinden bir başkası. Bu roman, Akşam gazetesinde yayımlanıyor.    13 - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu - Peyami Safa Cumhuriyet döneminden bahsetmişken, biraz daha ileri gidebiliriz. 1929 yılında, bugün hala yayımlanan Cumhuriyet dergisinde tefrika edilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa'nın en meşhur eserlerinden bir tanesi.    14 - Ayaşlı ile Kiracıları - Memduh Şevket Esendal Cumhuriyetin ilk yıllarında, yeni başkent Ankara'nın değişimini konu alan Ayaşlı ile Kiracıları, Vakit gazetesinde tefrika edilen romanlardan bir başkası.    15 - Bir Sürgün - Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yakup Kadri'nin ilk romanını tefrika yoluyla yayımladığından bahsetmiştik. 1937 yılında, ilk romanından tam yirmi üç yıl sonra yayımlanan Bir Sürgün de, ilk olarak Ulus gazetesinde yayımlanıyor.    16 - Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali Belki pek çoğunuzu şaşırtacak bir örnek... Günümüzün en popüler Türk romanı Kürk Mantolu Madonna da, ilk olarak tefrika edilerek yayınlanan romanlardan. Üstelik, 1940 - 41 yıllarında, Hakikat gazetesinde yayımlanan Kürk Mantolu Madonna, yayımlandığı dönemde fazla beğenilmiyor! İstedikleri satış rakamlarına ulaşamayan yayıncılar, bu konuda anlatılan hikayeyi suçlarken, yazarlık kariyerinde hiç böyle bir durumla karşılaşmadığını ifade eden Sabahattin Ali, gazetenin düzensiz sayfa yapısını suçluyor.  Eh, uzun vadede kimin haklı çıktığı ortada...   17 - Medarı Maişet Motoru - Sait Faik Ağırlıklı olarak hikayeleriyle tanınan Sait Faik'in, roman olduğu konusunda hiçbir şüphe olmayan tek eseri, Medarı Maişet Motoru da 1940 - 41 yılları arasında Yeni Mecmua'da tefrika ediliyor.  Hatta, bu romanı okumanın tek yolu bir süre bu tefrikayı takip etmek oluyor, çünkü romanın kitap olarak basılan hali sakıncalı bulunarak toplattırılıyor.    18 - İnce Memed - Yaşar Kemal 1950'li yıllarda da, tefrika romanlar popülaritelerini koruyor.  Yaşar Kemal'in en meşhur eseri İnce Memed, 1953 - 54 yılları arasında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanıyor.    19 - Sahnenin Dışındakiler - Ahmet Hamdi Tanpınar Listemizdeki son roman da, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Sahnenin Dışındakiler isimli eseri. 1953'de, Yeni İstanbul'da yayımlanan eser, yazarın ölümünden uzun süre sonra, 1973'de bir kitap olarak yayınmalanıyor.  Yazının başında da belirttiğimiz gibi, bu yazının temel amacı, tefrika yoluyla roman yayımlamanın; kısa süreli, yalnızca birkaç Tanzimat romanı ile sınırlı bir durum olmadığını göstermek. Tefrika yoluyla yayımlanan bu eserleri görmek, romanı yalnızca "kitap" mecrasıyla özdeşleştirmenin aslında yeni bir durum olduğunu da gösterir nitelikte.  Bu konuda, Özyeğin Üniversitesi'nin önemli bir çalışması bulunuyor. Tefrika romanlar ile ilgili yaptıkları çalışmaları görmek için, http://tefrikaroman.ozyegin.edu.tr adresini ziyaret edebilirsiniz. 

Yabancılaşma Kavramını Merkeze Koyan 5 Sanat Eseri

Özellikle modern edebiyat eserlerinde karşımıza çok sık ve çok farklı şekillerde çıkabilen yabancılaşma kavramını, daha önce şu listemizde romanlar üzerinden ele almıştık.  Fakat yabancılaşma, yalnızca romanlarda karşımıza çıkan bir kavram olmaktan çok uzak. Bu listede, romanlar dışında sanatın farklı alanlarında yabancılaşma kavramını ele alan eserlerden beş örnek paylaşacağız.  1 - Taxi Driver (Martin Scorsese) İlk örneğimiz, sinemadan geliyor. Martin Scorsese'nin 1976 tarihli meşhur filmi Taxi Driver, Vietnam Savaşı'ndan döndükten sonra topluma uyum sağlamakta zorlanan ana karakter, Travis Bickle'ı konu alıyor. Hayatı boyunca yalnız bir adam olan Bickle, filmde bir noktadan sonra toplumda gördüğü sorunları kendisi çözmeye çalışıp, bir anlamda kendi adaletini uygulamaya çalışıyor.  2 - The Wall (Pink Floyd)  Pink Floyd grubunun en meşhur albümlerinden biri olan The Wall, yabancılaşma kavramı ile değerlendirilebilecek en önemli sanat eserlerinden bir başkası. Savaşta ölen bir baba (Another Brick in the Wall, Pt. 1), baskıcı, kısıtlayıcı bir eğitim sistemi (Another Brick in the Wall, Pt. 2) ve aşırı korumacı bir anne (Mother) de dahil pek çok sebeple kendi etrafına bir "duvar" ören rock yıldızını konu alan albüm, günümüzde hala popülerliğini koruyor.  3 - Godot'yu Beklerken (Samuel Beckett)    Artık "hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir şeyi beklemek" anlamında bir deyim olarak bile kullanılmaya başlayan bu meşhur oyun, Vladimir ve Estragon isimli iki ana karakteri konu alıyor. Godot'yu Beklerken'in gerçek anlamı ve anlatmak istedikleri konusunda tartışmalar hala sürse de, kendilerini anlamsız bir hayatın içinde bulan Vladimir ve Estragon'un, yabancılaşma kavramı ile bir ölçüde açıklanabilecekleri konusunda soru işareti yok.    4 - OK Computer (Radiohead)    Listemizdeki ikinci müzik albümü, yine İngiliz bir grup olan Radiohead'in OK Computer albümü. Grubun en başarılı çalışamlarından biri olarak kabul edilen OK Computer, yalnızca toplumdan uzaklaşmayı değil, modern hayatın pek çok özelliğini ciddi anlamda eleştiren bir konsept albüm. 5 - Asterios Polyp (David Mazzucchelli) Kariyerine Daredevil ve Batman gibi meşhur süper kahramanları çizerek başlayan Amerikalı çizer David Mazzucchelli'nin 2009 yılında yayımladığı bu çizgi roman, aynı ismi taşıyan bir mimarlık profesörünün evinde çıkan bir yangının ardından bütün hayatını sorgulamasını konu alıyor. İçinde yaşadığı düzenin anlamsızlığını fark eden Asterios'un hikayesi, onu daha önceki hayatında hiç hayal etmediği yerlere götürüyor. Elbette, yabancılaşma konusu yalnızca beş sanat eseri ile açıklanabilecek bir kavram değil. Bunlar, kavramın yalnızca roman ve hikayelerde değil, sanat ve popüler kültürün her alanında karşınıza çıkabileceğini göstermek için seçtiğimiz beş örnek! 

Yabancılaşma: Dünya Edebiyatı'nda Toplumdan Kopuşu Konu Alan 5 Roman

Modern toplumun gerekliliklerinden, standartlarından ve baskılarından bir şekilde ayrılan ve çevrelerinden kopuk olmanın sıkıntılarını çeken karaktelerler... "Yabancılaşma", özellikle şehirlerde, modern kurgularda geçen edebiyat eserlerinde çok sık karşımıza çıkan bir kavram. İşte Dünya Edebiyatı'ndan, Yabancılaşma kavramını konu alan, bu kavrama aşina olmak isteyenlerin okuyabileceği beş önemli roman!  Merak etmeyin, yazının geri kalanında bu romanların içeriğiyle ilgili okuma zevkinizi kaçırabilecek hiçbir şey yok!   1 - Dava (Franz Kafka) Edebiyatta yabancılaşma kavramıyla en çok özdeşleşen yazarlardan bir tanesi, şüphesiz Franz Kafka. Yazarın tamamlanmamış eserlerinden Dava, kendisini ne olduğunu anlayamadığı bir davanın içinde bulan, hiçbir ışık göremediği bürokratik bir labirent içinde kaybolan ana karakter Josef K.'yı konu alıyor. Yer yer absürt olarak nitelendirilebilecek sahneler de içeren bu roman, yabancılaşma kavramını daha iyi anlamak isteyenler için ideal bir eser. 2 - Dönüşüm (Franz Kafka)   Kafka'nın bu eserini listemize dahil etmemizde tartışılabilecek bir nokta var: Bu bir roman mı, yoksa uzun bir öykü mü?  Tartışılamayacak nokta ise, bunun dünya edebiyatında "yabancılaşma" kavramını ele alan en meşhur eserlerden bir tanesi olduğu gerçeği. Evet, Kafka'nın tüm eserleri günümüzde bu kavram çevresinde değerlendiriliyor, ama bu açıdan en çok ön plana kesinlikle Gregor Samsa'nın "yabancılığı" çıkıyor.    3 - Yabancı (Albert Camus)   Yabancılık demişken... Ele aldığımız kavramın belki de en çok ön planda olduğu roman, Albert Camus'nün "Yabancı" isimli eseri. Gördüğünüz gibi, Camus bu eserinde konuyu eserinin başlığına taşıyor ve dünya edebiyatının en meşhur açılış cümlelerinden birine sahip olan roman, "oyunu kurallarına göre oynamayan" ana karakterimiz Meursault'ya toplumun cevabını da içeriyor.  4 - Yeraltından Notlar (Dostoyevski)   Yabancılaşma teması ve toplumun beklentilerinin dışında yaşayan karakterler, Rus Edebiyatı'nın da yaygın olarak kullanılan temaları arasında yer alıyor. Özellikle bu açıdan değerlendirilebilecek karakterleri düşündüğümüzde, listenin uzayıp gitmemesi için hiçbir sebep yok. Bu listemizde, Rus Edebiyatı'nda bu konuyu en kapsamlı işleyen eserlerden biri, Yeraltından Notlar yer alıyor.    5 - Katip Bartleby (Herman Melville) Günümüzde daha çok Moby Dick'in yazarı olarak tanınsa da, Herman Melville'in bu romanı yabancılaşma temasının ilginç bir şekilde ele alındığı bir başka eser olarak dikkat çekiyor. Ulaştığı absürt boyutlar nedeniyle Kafka ve (Melville'den etkilendiğini açıkça belirten) Camus'yle birlikte ele alabileceğimiz bu kısa romanın merkezinde, New York'ta bir avukatlık bürosunda çalışmaya başlayan Bartleby isimli katibin tuhaf davranışları yer alıyor.  Elbette, yabancılaşma gibi kapsamlı bir konuyu sadece beş kitapla tamamen incelemek mümkün değil -  bu konuyla ilgili tavsiye edilebilecek onlarca eser bulunuyor. Bu listeyi beş kitapla sınırlı tutuyoruz ve bunların yabancılaşma kavramı açısından son derece faydalı olduğunu düşünüyoruz. Daha fazlası için, sitemizi takip etmeye devam edin! 

Türk Edebiyatı'ndan 5 Bildungsroman

Türk Edebiyatı ve bildungsroman kavramlarını yan yana görmek, ilk anda biraz şaşırtıcı olabilir; dünyanın en yabancı görünümlü kelimesi olan bildungsroman'ın Türk Edebiyatı'nda ne işi olduğu sorgulanabilir.  Oysa, Almanca bir kavram olmasına karşın evrensel bir edebi kavram olarak yerleşen bildungsroman türünün, edebiyatımızda da pek çok örneği bulunur. Bunlardan beş tanesini, aşağıda bulabilirsiniz. Bildungsroman kavramının doğası gereği bu kitapları açıklarken olay akışı ve finaller ile ilgili çeşitli örnekler vermemiz gerekebilir. Bu nedenle, romanları okumadıysanız ve ileride okumak isteyebileceğinizi düşünüyorsanız, kapak resimlerinin altındaki açıklamalardan uzak durmanızı tavsiye ederiz!    1 - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu   Peyami Safa'nın listedeki ilk romanı, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, "kemik veremi" adlı bir hastalık nedeniyle zor bir hayat süren anlatıcı etrafında gelişir. Bir yandan bu hastalık nedeniyle bacağının kesilme ihtimaliyle baş etmeye çalışan anlatıcı, diğer yandan da bir akrabasının kızı olan Nüzhet ile "çalkantılı" bir ilişki yaşar.  Ağdalı ve edebi dili nedeniyle, bu durum zaman zaman gözden kaçsa da, henüz on beş yaşlarında olan anlatıcı romanın sonunda hem bu zorlu hastalığı yener, hem de Nüzhet'i büyük ölçüde unutmayı başarır. Bir anlamda, hayatının "sıkıntılı" süreci artık geride kalmış ve gerçek yaşamı yeni başlamıştır.    2 - Kuyucaklı Yusuf   Kuyucaklı Yusuf, romanın başında ailesi katledilen Yusuf'un Edremit'teki hayatını konu alır. İçine kapanık, sessiz ve yaşadığı bölgeye "ait hissetmeyen" Yusuf, roman boyunca sevemediği Edremit'ten bir türlü kopamaz. Kendisini evlat edinen Kaymakam Salahattin Bey'e duyduğu sevgi ve daha sonra onun kızı Muazzez ile evliliği, onu bir şekilde ait olmadığı bu hayata bağlı tutar.  Önce Kaymakam Salahattin Bey'in, daha sonra da Muazzez'in ölümü Yusuf'un bu bölgedeki hayatını gerçek anlamda bitirmesini sağlar. Romanın sonunda farklı bir hayat umuduyla Edremit'ten uzaklaşan Yusuf, gerçek anlamda yetişkin bir birey haline gelmiştir.  Yazarı tanıyanlar, Sabahattin Ali'nin aslında Yusuf'un hikayesine farklı romanlarda devam etmeyi düşündüğünü, onu bir "serinin" ana karakteri olarak hayal ettiğini ifade eder - ancak bugünkü haliyle, Kuyucaklı Yusuf rahatlıkla bir bildungsroman olarak okunabilir.  3 - Fatih - Harbiye   "Doğu - Batı sorunu" olarak tanımlayabileceğimiz tema üzerine inşa edilen belki de en meşhur roman, Fatih - Harbiye, aslında bir anlamda bildungsroman olarak da okunabilir. Fatih'te büyüyen Neriman, özellikle Macit isimli Avrupai bir adam ile tanıştıktan sonra, kimliği ile ilgili büyük soru işaretleri yaşamaya başlar. Doğup büyüdüğü "Doğu kültürü" ile, Şişli, Beyoğlu, Galatasaray gibi semtlerde karşılaştığı ve hayranlık duyduğu "Batı Kültürü" arasında kalan Neriman, yıllardır birlikte olduğu Şinasi ile evlenme planlarını da sürekli olarak erteler. Romanın sonunda gerçek kimliğinin ve kişiliğinin farkına varan Neriman, Doğu'ya ait olduğunu keşfeder ve Şinasi ile evliliğinin bir an önce çözülmesini ister. Bu süreç, bir anlamda onun hayattaki yerini bulmuş olmasıyla da açıklanabilir.    4 - Aganta Burina Burinata   Bildungsroman türünün bir boyutunu, karakterin "hayatta yerini bulması" olarak kabul edecek olursak, Halikarnas Balıkçısı'nın Aganta Burina Burinata romanı da rahatlıkla bu kategori altında değerlendirilebilir. Yazarın pek çok karakteri için geçerli olan durum, bu romanın ana karakteri Mahmut için de geçerlidir: O bir deniz adamıdır.  Romanın başında ailesinin itirazlarına karşın denizci olan Mahmut, daha sonra bu hayatın zorluklarından ve yalnızlığından yılarak evlenir ve bir çiftliğe yerleşir.  Ancak kısa süre içinde burada mutlu olamayacağını anlar ve ait olduğu yere, denizlere döner. Bütün bu süreç, Mahmut'un hayatındaki farklı olasılıkları değerlendirmesi ve kendisini mutlu edebilecek tek çözümü bulması olarak değerlendirilebilir.    5 - Osmancık   Osmancık romanını okurken, bu romanın dahil edilebileceği pek çok tür düşünebilir, ancak bildungsroman'ı aklınıza getirmeyebilirsiniz. Zira eserin tarihi ve biyografik boyutu, özellikle de bu kavramın biraz daha karmaşık doğasını düşündüğünüzde, daha ön planda gözükebilir.  Ancak, Osmancık bildungsroman'ın ne olduğunu anlamak açısından adeta rehber gibi bir kitaptır. Romanın merkezine yerleştirilen Osman Gazi, roman boyunca karşımıza iki farklı karakterle çıkar. Onun genç, atılgan, öfkeli, kavgacı, fazla cesur hali "Osmancık", iyi ve korkusuz bir savaşçıdır - ancak babası Ertuğrul Gazi'nin başında olduğu Kayı Boyu'na önderlik edecek bir adam değildir. Roman ilerledikçe, Osmancık Şeyh Ede Balı'nın tavsiyeleriyle "Osman Bey"e dönüşür: Osman Bey Osmancık'ın bu özelliklerini yok etmez, ancak onları sadece doğru zamanda, akıllı ve bilge bir şekilde kullanmayı öğrenir ve Kayı Boyu'nu Osmanlı Devleti'ne dönüştürecek lider haline gelir.  Tarık Buğra, roman içinde son derece açık bir şekilde "Osmancık" ve "Osman Bey" karakterizasyonlarını dile getirir, bunları birbiriyle karşılaştırır, Osmancık'tan Osman Bey'e giden süreci fazla gizlemeden okuyucuya sunar. Osmancık'ın Osman Bey'e dönüşme süreci, bir bildungsroman olarak okunabileceği için, bu roman türün çeşitli özelliklerini anlamak için ideal bir eser olarak gösterilebilir.  Elbette, bildungsroman kavramı için örnek olarak verilebilecek onlarca kitap düşünülebilir. Daha fazla liste ve bu kitapların detaylı analizleri için sitemizin Listeler ve Kitaplar bölümlerine göz atabilirsiniz! 

Bilinç Akışı'nı Anlamanıza Yardımıcı Olabilecek 5 Türk Romanı

İnsanların gerçek algılama ve düşünme süreçlerini edebiyatta yaratma çabasının bir ürünü olarak tanımlayabileceğimiz Bilinç Akışı tekniği, modern edebiyat eserlerinde oldukça sık kullanılır. Bu teknik, Türk Edebiyatı'nda da sık sık karşımıza çıkar. Aslında oldukça basit bir kullanım olsa da, bu kavramı tanımlamak ve tanımlar üzerinden anlamak kolay olmayabilir. Bunun için, aslında edebiyatın her alanında olduğu gibi, yapılabilecek en iyi şey tekniği kullanan eserleri okumak olacaktır. Bu listede, size bu tekniği ve bu tekniğin temel özelliklerini yansıtan ve ülkemizde yazılan beş romanı kısaca tanıtmaya çalışacağız. İşte Bilinç Akışı'nın tam olarak ne olduğunu somut bir şekilde gösterebilecek beş roman!  1 - Hep O Şarkı   Türk Edebiyatı'nın en tanınmış yazarlarından Yakup Kadri'nin son romanı Hep O Şarkı'nın, gerçek anlamda bilinç akışı kullandığı söylenemez. Hatta, bu romanda doğrudan anılarını kaleme alan bir karakteri okuduğumuz için, bunun bilinç akışından çok farklı bir edebi teknikle açıklanması gerekebilir. Ancak, yazımızın isminin "Bilinç Akışı Kullanan 5 Roman" değil, "Bilinç Akışı Tekniğini Anlamanıza Yardımcı Olabilecek 5 Roman" olduğuna da dikkat çekeriz!  Tam anlamıyla "bilinç akışı" kullanmasa da, amatör bir yazar olan Münire, olayları aklına geldiği sırayla, zaman zaman kronolojiyi kaçırarak, hatta bunları yaptığı için kendisine kızarak anlatır. Bu durum, romandaki anlatı tekniğinin bilinç akışı ile pek çok ortak nokta taşımasını sağlar. Bu nedenle, Yakup Kadri'nin Hep O Şarkı romanı, bilinç akışı tekniği kullanan romanlarda karşınıza çıkabilecek durumlara karşı hazırlıklı olmanızı, bu tekniğin kurmaca karakterleri nasıl "kullanabileceğini" görmenizi sağlayabilir.    2 - Aylak Adam Türk Edebiyatı'nda "Bilinç Akışı" dediğiniz zaman, akla ilk gelen yazarlardan biri Yusuf Atılgan olacaktır. İki önemli eserinde de bu tekniği kullanan Atılgan, Aylak Adam'da ana karakterini okuyucuya sunarken bilinç akışından da fazlasıyla yararlanır.  3 - Anayurt Oteli Yusuf Atılgan'ın belki Aylak Adam'dan da çok tanınan romanı, Anayurt Oteli, bilinç akışı tekniğinin Türk Edebiyatı'ndaki en meşhur kullanımlarından biridir. Başından sonuna kadar Anayurt Oteli'nin katibi Zebercet'e yoğunlaşan roman, tüm gelişmeleri bu karakterin zihnine "yansıdığı" şekliyle okuyucuya sunar. Atılgan'ın bu tekniği ustalıkla kullanması, Zebercet'in Türk Edebiyatı'ndaki en ilgi çekici karakterlerinden biri haline gelmesini sağlamıştır.  4 - Tutunamayanlar   Oğuz Atay, "başyapıtı" Tutunamayanlar'da sadece bilinç akışı tekniğini kullanmaz, romandaki anlatı çeşitli teknikler üzerinden inşa edilir. Hatta, bazı araştırmacılar, Tutunamayanlar'da bilinç akışı kullanıldığını gerçek anlamda iddia etmenin oldukça zor olduğu görüşündedir. Bu durum, Tutunamayanlar'ı "Bilinç Akışı Kullanan Romanlar" gibi bir listeye dahil etmeyi riskli hale getirse de, tıpkı Hep O Şarkı'da olduğu gibi, bu tekniği anlamaya yardımcı olabilecek bir roman olarak değerlendirilmesini engellemez. Zira romanın ana karakteri Turgut Özben'in roman boyunca okuyucuya sunulan iç dünyası, bu tekniğin gerektirdiği pek çok özelliğe sahiptir.  5 - Sessiz Ev   Bilinç Akışı'nın, tüm edebi teknikler gibi, olumlu ve olumsuz yanları olduğu söylenebilir. Bilinç Akışı kullanan romanlar ve hikayeler, merkeze koydukları karakterleri son derece gerçekçi ve kapsamlı şekilde ele alır. Ancak tüm anlatı bu karakterin iç dünyası üzerinden ilerlediği için, romanın başka karakterlerle ilgili yeteri kadar bilgi vermesi mümkün olmayabilir. Orhan Pamuk, Sessiz Ev romanında bu "sorunu" bilinç akışı tekniğini "çoklu anlatıcılar" ile birleştirerek aşar. Farklı farklı karakterler tarafından anlatılan bölümlere sahip olan Sessiz Ev, bilinç akışı tekniğini birden fazla karakter üzerinden yarattığı için, bu tekniği anlamak açısından farklı ve faydalı bir eser olabilir.    Elbette, gerek Türk, gerek dünya edebiyatında, bilinç akışı tekniğini kullanan ve bu tekniği anlamanıza yardımcı olabilecek onlarca roman bulunur. Bu listede size yalnızca beş tanesini sunmaya çalıştık - daha fazlası için, sitemizi takip etmeye devam edin!