Ölmeye Yatmak Adalet Ağaoğlu

Zaman ve Mekan
Tema ve Toplumsal Eleştiriler
Kurgu, Dil ve Anlatı Üslubu

 
Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak’ta iki farklı bölüm yapısı kullanır. Aysel’in bir otel odasında bulunduğu bölümlerle,  Aysel ve çevresindekilerin geçmişinin anlatıldığı bölümler, birbirinden tamamen farklı zamanları konu alır. 
 
Adalet Ağaoğlu’nun 1968 – 1971 yılları arasında yazdığı romanın “şimdiki zamanı” bu yıllara yakındır. Aysel, bu bölümlerde karşımıza kocasını aldatmış bir üniversite profesörü olarak çıkar. Ancak bu bölümler, roman zamanıyla, yalnızca bir saat yirmi yedi dakikalık bir dönemi kapsar. Hikayenin bizi geçmişe götürdüğü bölümlerde ise, 1930’ların sonundan 1960’lara kadar oldukça geniş bir zaman dilimi ele alınır.
 

Aysel ve çevresindeki karakterlerin geçmişine yoğunlaşan bölümler, romanda çok daha fazla yer kapladığı için, buradaki dönemleri dikkatli bir şekilde ele almak faydalı olabilir. Romanın ilk “geriye dönüşü”, Aysel, Ali, Ertürk ve Aydın gibi karakterlerin ilkokulda düzenlediği bir müsamere sahnesi olur. Müsamereyi düzenleyen Dündar Öğretmen, “bu müsamereyi Cumhuriyetimizin 13. ve 14. yıldönümlerinde de yapmayı çok istediklerini”, ancak ilk kez bu sefer gerçekleştirebildiklerini açıklar.[1]
 

Bu ifadelerden, romanın bu ilk bölümlerinin Cumhuriyet’in 13. ve 14. yıldönümleri olan 1936 ve 1937’de değil, bir sonraki yıl, 1938’de geçtiği anlaşılabilir. Birkaç sayfa sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm haberinin gelmesi de, bu görüşü destekler.
 
Atatürk’ün öldüğü dönemde ilk okulu bitiren karakterler, bundan sonra da romanın merkezinde yer almaya devam eder. Adalet Ağaoğlu, Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı farklı dönemleri, bu karakterler üzerinden ifade eder. Örneğin, ilerleyen bölümlerde, II. Dünya Savaşı’nın Türkiye üzerinde yarattığı pek çok etki kapsamlı olarak değerlendirilir.[2]
 
Ölmeye Yatmak ile romanın ile geçtiği yıllar arasındaki ilişkinin ilginç boyutlarından bir tanesi, yazarın belli noktalarda romanın akışını bölüp, o anda anlatmakta olduğu dönemin önemli haberlerini, bu dönemde geçim malzemelerinin fiyatlarını ve sanat eserlerini de okuyucuya sunmasıdır. Bunlar, romanı okurken Adalet Ağaoğlu’nun ele aldığı dönemi de daha iyi öğrenmeyi sağlar.
 
Bu açıdan, konu aldığı yıllarda Türkiye’yi anlatmanın, yazarın ana hedeflerinden biri olduğu söylenebilir.
 
Bununla doğru orantılı olarak, romanın farklı “mekanları” ele aldığı da söylenebilir. Aysel’e odaklanan bölümleri çoğunlukla Ankara’da geçen kitap, Türkiye’nin farklı bölgelerine de uzanır. Romanın merkezindeki çocukların ilkokulu bitirdiği yer, Türkiye’nin henüz tam anlamıyla şehirleşmediği bölgeleri gösterir. Bu, ülkede var olan farklı koşulları da birbirleriyle karşılaştırmayı mümkün kılar: Ali’nin ailesi, tarlada kendilerine yardım edebilecek kimse kalmayacağı için Ali’nin okula devam etmesine karşı çıkarken, Aydın İstanbul’da, Galatasaray’da, üst sınıflardaki öğrenciler gibi Fransızca romanlar okuyamadığı için hayıflanmaktadır.
 
Romanda adı geçen bölgelerin bir listesi için, yukarıdaki haritayı kullanabilirsiniz.
 
[1] s. 19
[2] s. 174 -75, 1766
Soldaki sekmede okuyabileceğiniz gibi, oldukça geniş bir zaman ve mekan yelpazesine yoğunlaşan Ölmeye Yatmak, bu dönemde Türkiye’yi okuyucuya gösterme amacıyla yazılmış bir eser olarak tanımlanabilir.
 
Bu doğrultuda, romanda Türkiye’nin 1930’lu yılların sonundan, yani Atatürk’ün öldüğü dönemden, 1960’lara kadar yaşadıkları ile ilgili pek çok toplumsal eleştiri bulunur. Bunların hepsini burada tek tek ele almak imkansız olsa da, bazı önemli konuları gündeme getirmek faydalı olabilir.
 
Arka Plan bölümünde de okuyabileceğiniz gibi, romandaki eleştirilerin temelinde, 1938 – 50 yılları arasında devam eden tek parti döneminin baskıcı ve sansürcü anlayışı vardır. Bu anlayış, romanın ana karakterlerine henüz ilkokul yıllarında atılır. Devletin kendilerine söylediklerini, sadece ezbere dayalı olarak öğrencilere aktarmak dışında bir yetkinlikleri olmayan öğretmenler[1], çocukları vatan, millet ve Atatürk aşkıyla yetiştirir. Ancak bu yetiştirme, aslında yalnızca slogan ve yüzeysel laflara bağlıdır.
 
Eğitimine devam edip, vatana hayırlı insanlar olmaya çalışan Ali, Aysel, Ertürk gibi karakterler, hayatlarının pek çok noktasında, bu yönetim biçiminin kendileri üzerindeki etkilerini hisseder. Ertürk, yalnızca Andre Gide’in Dar Kapı romanını okuduğu için, askeri liseden atılma tehlikesiyle karşılaşır.[2]
 
Dündar Öğretmen, söylenenin ne olduğuna bakmadan, devlet büyüklerinin her dediğini doğru olarak kabul ettiği için, kardeşi ile konuşamaz duruma gelir.[3] Aydın, ilgisine cevap vermediği, kendisinden kaçtığı için Aysel’i “çağdaş bir Atatürk kızı olmamakla” suçlar.[4]
 
Her şey için Atatürk’ün isminin kullanılması, bir noktada Ali ve Aysel tarafından da eleştirilir. Her davranışları dikkatle izlenen, roman bile okumalarına izin verilmeyen iki arkadaş, izlenen bu politika ile Mustafa Kemal arasındaki ilişkiyi şu cümlelerle sorgular:
 
“Düşün bak… İlkokullarda bizleri pekala birbirimizin üstüne ittiler. İlle dans edin, dediler. Atatürk öyle istiyormuş diye. O zaman bizim ne kadar zorumuza gitti, ne kadar utandık değil mi? Şimdi de şuna bak. Bir arkadaşına bir derdini söylemek için bin türlü dalavere. Bir roman okutmazlar insana. Sanki Atatürk, Jan Jak Russo’yu okutmayın mı dedi? Okulda danslı müsamere yaptığınız arkadaşlarınızı yolda tanımamazlığa mı gelin dedi sanki? Büyüdükçe uzak, daha uzak mı durun dedi birbirinizden?[5]
 
Adalet Ağaoğlu, romanda yalnızca bu baskı ve sansürün varlığını göstermekle kalmaz, aynı zamanda bunun insanları nasıl etkilediğini de gösterir. Aysel, yakın bir arkadaşı olan Behire’ye yazdığı mektupta Nazım Hikmet’ten bahsettiği için, arkadaşının tepkisi ile karşılaşır: Onlar gibi “az çok okumuş Türk kızlarına, Moskof uşağı birini” sevmek yakışmayacaktır.[6]
 

Yalnızca devletin izlediği politikayı değil, bunun insanlar üzerindeki etkilerini, tercih edilen baskı ve sansür yöntemlerinin nasıl gençler ortaya çıkarttığını göstermek, Ölmeye Yatmak’ın yazılma amaçlarının biri olarak gösterilebilir.
 
Romanın sonlarına doğru, bu konu, yazar tarafından iyice komikleştirilerek anlatılır. Ankara’da İlhan ile birlikte aşırı sağcı görüşlere inanan Namık, daha sonra İstanbul’a gider ve İstanbul’da bir eylem sırasında Rus Konsolosluğu’nda Stalin fotoğrafının bıyığına tükürür. Bu olaydan sonra tutuklanır, ancak okulundan ve yurdundan atılmaktan çok korktuğu için, adeta yalvararak affedilir. Namık, daha sonra etrafındakilere Stalin’in bıyığına tükürmemek gerektiğini açıklamaya çalışır. Bu davranışı ise, komünizm propagandası yaptığı için okuldan da, yurttan da atılmasına sebep olur.[7]
 
Özellikle Aysel ve Ali gibi karakterler, bir noktadan sonra kendilerine verilen eğitimi ve etraflarındaki yaklaşımı sorgulayabilecek kadar birikim elde ederler. Özellikle, “vatan için bir şeyler yapma duygusunu” kendi açlığının, yoksulluğunun bile önüne koyan Ali’nin[8], romanın sonunda bu durumu sorgulamaya başlar. Yalnızca “lafta” kalan, gerçek bir anlamı olmayan, ezbere sözlerin bunca baskı ile “öğretilmesi,” aşağıdaki cümlelerle sorgulanır:
 
Her şeyden habersiz kalarak vatanımızı, milletimizi nasıl sevmemiz, ne çok sevmemiz gerektiğini de öğrendik. Karasevda gibi bir şey oldu bu sevgi. İnsanın eli ayağı kesiliyor. Acaba ne yapmak için bu kadar çok seviyoruz vatanımızı ve milletimizi?[9]
  
Romandaki merkezi toplumsal eleştiri, toplumsal beklentilerin birey üzerinde yarattığı baskıya odaklanır. Adalet Ağaoğlu’nun bu eleştirilerin merkezine Aysel’i, yani bir kadın karakteri yerleştirmesi, toplumun kadınlardan bekledikleri üzerine de çeşitli yorumlar yapmayı mümkün kılar.
 
Bir önceki bölümde değinilen Aydın ile Aysel ilişkisi, Aydın’ın Aysel’i kendi hislerine cevap vermek için sürekli “çağdaş”lıktan bahsetmesi, bu eleştirilerin ilk boyutu olarak okunabilir. Aysel, sosyal hayatında bu gibi muamelelerle karşılaşırken, evde de tam tersi bir tavırla yüz yüze kalır: Özellikle babası Salim Efendi ve ağabeyi İlhan, onun liseden sonra okula devam etmesine, evlenmek yerine eğitimini sürdürmesine şiddetle karşı çıkar.
 
Babasının ve ağabeyinin Aysel’in okumasına izin vermesinin tek sebebi Aysel’e çıkan en önemli talibin ondan vazgeçmesi olur. Ertürk’ün ağabeyi Remzi’nin evlilikten vazgeçmesindeki tek sebep ise, bir başka toplumsal eleştiri olarak okunabilir: Aysel, Ankara sokaklarında Ali’yle beraber yürüdüğü için, Remzi onunla evlenmekten vazgeçer.
 
Kadınlarla ilgili getirilen toplumsal eleştiriler, yalnızca Aysel’in geçmişindeki bu olaylarla sınırlı kalmaz, aynı zamanda otel odasında, onun düşüncelerinde de ifade edilir. Aysel, bu yorumu biraz iğneleyici bir tavırla yapsa da, Engin ile ilişkisine kadar gerçek anlamda bir kadın olmadığını, “gövdesinin bunca yıl kendisinden kopuk olduğunu” hisseder.[10]
 
Aysel, toplumun bir kadından beklediği “fiziksel” roller olduğunun bilincindedir: Ancak bu fiziksel beklentileri de aslında bir “görev bilinci ile” yerine getirmiştir. Bu durum, 198. sayfadaki şu bölümde de görülebilir:
 
Bütün o pedikürler, manikürler, geceleri yüzümü iyi bir kremle silişim, sabahları yüzüme hafif bir nemlendirici sürüşüm, kollarımın altına, orama burama talk pudraları serpişim, o sabaha doğru sanki hep kadınlığımdan kopuk; sağlık, rahatlık için yapılmış birer görevdi. Acaba hiç kendim olmuş muydum?[11]
 
“Kadınlığının” belli toplumsal beklentiler nedeniyle bastırıldığını ima eden bu cümleler, Aysel’in romanda sık sık tekrarladığı bir cümle ile, Engin ile ilişkisinde “kızlık zarının ikinci kez yırtılması” imgesi ile de doğru orantılıdır.
 
Fiziksel olarak gerçekleşmesi mümkün olmayan bu durum, Engin ile yaşadığı ilişkinin Aysel için önemini gösterir. İlk kez kendisi için, kendi istediğini yapan, toplum açısından neyin doğru, neyin yanlış olduğunu düşünmeyen Aysel, bunu “kadınlığını” gerçek anlamda keşfetmesini sağlayan bir olay olarak görür.
 
Sonuç olarak Aysel, “hem kadın, hem insan” olma çabası içinde yer alan, ama taşıdığı farklı kimlikler nedeniyle bu ikisini kendi kendisiyle çelişmeden yapamayacağını hisseden bir durumdadır. Romanın sonunda, toplumun kendisi üzerindeki beklentilerinden kurtulduğunu ima edercesine söylediği cümleler, onun bir kadın olarak da “yeni bir kimliğe” kavuştuğunu gösterir.[12]
 
[1] s. 11
[2] s. 141
[3] s. 145
[4] s. 178 – 79, s. 272
[5] s. 328
[6] s. 289
[7] s. 360
[8] s. 319
[9] s. 364
[10] s. 199
[11] s. 198
[12] s. 398
Ölmeye Yatmak, kullandığı kurgu açısından ilginç bir romandır. Kitaptaki bölümler, konu bakımından ikiye ayrılır: Roma rakamları ile ilerleyen bölümler Aysel’i konu alırken, aradaki bölümler Aysel’in ve etrafındaki insanların geçmişlerini okuyucuya gösterir. Geçmişe dönülen bu bölümler içinde de, yine farklı edebi yöntemler karşımıza çıkar.
 
 
Aysel’i konu alan “ana bölümler”, romanın “şimdiki zamanını” bize gösterir. Ancak Aysel’in “ölmeye yattığı” güncel durumu aktaran bu bölümler, aslında romanın oldukça ufak bir bölümünü oluşturur. Aysel’in “şimdiki” halini konu alan bölümler, oldukça kısa yazılmıştır. Adalet Ağaoğlu, bu bölümlerin her birinin başında o anki saati belirterek aslında bu durumu da okuyucuya ifade etmeye çalışır. Ölmeye Yatmak’taki her şeyi okumamıza vesile olan bu bölümler, yalnızca bir saat yirmi yedi dakikalık bir sürede olup biter.[1]
 
Tabi ki, Aysel’in otel odasında bulunduğu kısım romanın kısa bir bölümünü ortaya koyar. Asıl hikaye, Aysel’in bu duruma nasıl geldiğini göstermek için geçmişe döndüğümüz bölümlerde gizlidir. Adalet Ağaoğlu, bu bölümlerde yalnızca Aysel’i değil, yukarıdaki görselde görebileceğiniz gibi Ali, Aydın, Ertürk, hatta İlhan ve Dündar Öğretmen gibi karakterleri de konu alır.
 
Adalet Ağaoğlu, Aysel’e yoğunlaştığı bölümlerde edebiyatta genellikle “bilinç akışı” olarak tabir edilen bir yöntemi gösterir. Bu bölümlerde amaç Aysel’in iç dünyasını okuyucuya ulaştırmaktır: Bu nedenle yazar, Aysel’in düşüncelerini, karışık, düzensiz, o anda aklına gelen şeyler üzerinden ilerleyen bir yapıda sunar. Bu da, Aysel’in gerçek hayatta karşımıza çıkabilecek bir insan gibi ele alınmasını, okuyucunun Aysel’i daha yakından tanıyıp onunla empati kurmasını kolaylaştırır. Bu kullanımın romandan bir örneğini, aşağıdaki bölümde görebilirsiniz:
 
Sigara paketini alırken elime değen… Ölümün eşiğinde dürüst olalım. Elime falan kendiliğinden değmiş değil. Pek güzel çekip çıkarıyorum işte zarfı çantamdan. Açıyorum. Güzel, işlek bir yazıyla yazmışım.[2]
 
Romanın diğer bölümlerindeki anlatı yapısı ise, bu kadar net bir şekilde, tek bir kavramla açıklanamaz. Ali, Aydın, Ertürk, İlhan, Dündar Öğretmen gibi karakterlerin hikayeleri, farklı anlatı yöntemleri üzerinden sunulur.
 
Örneğin, Aydın ile ilgili bilgilerin pek çoğu, onun yazdığı hatıra defterlerinden gelir. Dolayısıyla okuyucu, onun iç dünyasına, düşündüklerine ve hissettiklerine hakim olur. Ali ile ilgili anlatılanlar, daha geleneksel bir üçüncü şahıs anlatı üzerinden ilerler: Yazar, bu karakteri ele alırken, her şeyden çok içinde yaşadığı zor koşullara odaklanır.

Ölmeye Yatmak'ın olay örgüsü, klasik roman yapısından farklı bir şekilde ilerler.
 
Romanın “geçmişte” yer alan bölümlerinde, karşımıza farklı anlatı teknikleri de çıkar.  Örneğin hikaye belli noktalarda adeta “haber metni” gibi yazılmış bölümlerle bölünür. Bu bölümler, okunmakta olan hikaye ile ilgili daha kapsamlı bir arka plan oluşturulmasını, okurun kitaptaki dönemi kafasında daha somut bir şekilde canlandırabilmesini sağlar. Bir başka kurgusal yapı ise, karakterlerin birbirlerine gönderdikleri mektuplardır. Yazar, bu sayede birden fazla karakterin bakış açısını ele alma imkanı bulur.
 
Bu yaklaşım, elbette, romanda kullanılan dili bir bütün olarak da etkiler. Adalet Ağaoğlu, özellikle Aydın gibi “yazan” karakterleri ele alırken, farklı karakterlerin mektuplarını gösterirken, onların koşullarına uygun bir dil kullanmaya dikkat eder. Örneğin, bir süre Galatasaray’da okuyan ve Fransızcasını ilerletmeye büyük önem gösteren Aydın, hatıra defterine sık sık Fransızca notlar da alır.[3]
 
Bütün bu tekniklerin bir arada kullanılması, Adalet Ağaoğlu’nun romanda pek çok şeyi bir arada yapabilmesini mümkün kılar:
 
  • Ana karakter olarak belirlenen Aysel’in, bilinç akışı yöntemiyle sunulması, okurun onu daha iyi tanımasını, yaşadığı bunalımı daha iyi anlamasını sağlar.
  • Romanın büyük bölümünün geçmişte yaşananlara ayrılması, Aysel’in bu noktaya nasıl geldiğini gösterir.
  • Geçmişteki sahnelerin Aysel dışında karakterlere odaklanması, zaman ve mekan sekmesinde de değindiğimiz gibi, romanın çok daha geniş bir zaman kesitini ele almasını sağlar.
  • Hatıra defterleri ve mektuplar, Aysel dışındaki karakterleri yalnızca görmekle kalmamamızı, aynı zamanda onların iç dünyasından kesitleri de okumamızı sağlar.
  • Haber şeklinde sunulan bölümler, hem okuyucuya romanın konu aldığı dönemle ilgili tarihsel bilgiler verir, hem de o anda okunan hikayeye bir arka plan oluşturur.
 
Yazar, bütün bunları dört yüz sayfalık bir romana sığdırmayı başarsa da, bu “sığdırma” tercihi eleştirel açıdan her zaman olumlu olarak değerlendirilmemiştir. Türkiye’nin en önemli edebiyat eleştirmenlerinden Fethi Naci, Adalet Ağaoğlu’nun romana bu boyutları dahil ederek, “çok ilginç olabilecek bir romanı, “bir tanıklığı yarına belgeleme tutkusu” uğruna, başarısız bir roman haline getirdiğini” ifade eder.[4] Ona göre, romanın dörtte üçlük bölümünün “geçmişi” anlatması, romanın asıl ilginç boyutunu, yani Aysel’in iç dünyasını, yeteri kadar incelemeyi imkansız hale getirmiştir.[5]
 
Fethi Naci’nin romandaki kurgu yapısına getirdiği bir eleştiri de, kullanılan karakterlerle ilgili olur. Aşağı yukarı dört yüz sayfalık bir romanda, Türkiye tarihinin büyük bir bölümünü anlatmayı hedefleyen Adalet Ağaoğlu, Naci’ye göre “şematik” karakterler kullanmıştır. Bir başka deyişle, romandaki karakterlerden pek çoğu, sadece toplumsal konulara dikkat çekmek için yaratılmış, iç gerçekliği olmayan, bu nedenle de “birey olamayan” kişilerdir.[6]
 
Bu eleştiriyi detaylı olarak incelemek için Dündar Öğretmen örneği üzerinden gidilebilir. Gerçekten de, Dündar Öğretmen romanda yalnızca Kemalist düşünceye, devlet çizgisine körü körüne bağlı bir karakter olarak gösterilir. Romanda karşımıza sık sık çıkmasına rağmen, bundan başka hiçbir özelliği gündeme getirilmez. Bu da, en azından bir örnek olarak, Dündar Öğretmen’i edebiyatta “tip” olarak tanımlanan karakter grubuna dahil etmeyi mümkün kılar.
 
[1] s. Romanın ilk bölümünde saat 7:22 (s. 7), son bölümünde ise 8:49’dur (s. 391).
[2] s. 119
[3] Örneğin, s. 184
[4] Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı. s. 417
[5] Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı. s. 420
[6] Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı. s. 421