Ağrıdağı Efsanesi Yaşar Kemal

Zaman ve Mekan
Temalar
Kurgu, Roman Yapısı ve Dil
 

Romanda geçen önemli bölge ve yerleri, yukarıdaki haritadan inceleyebilirsiniz. 

Ağrıdağı Efsanesi, tam olarak belirtilmemiş bir dönemde, Ağrı Dağı civarında, günümüz Türkiye’sinin Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu bölgelerinde geçer, aynı zamanda günümüzde Ermenistan ve İran sınırları içinde kalan bölgelerden de bahsedilir.  
 
Romanda zaman, masalsı anlatımın doğasına uygun olarak, tam anlamıyla belli olmamasına karşın, hikayenin Osmanlı döneminde geçtiği Yaşar Kemal tarafından açıkça belirtilir.
 
Osmanlı Devleti’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde etkisini gösterdiği ve henüz gücünü kaybetmediği bir dönemde geçtiği düşünülürse, Ağrıdağı Efsanesi’nin 16. Yüzyıl ile 18. Yüzyıl arasında bir noktada geçtiği tahmin edilebilir. Romanda Ahmed-i Hani’nin türbesinin bir toplanma yeri olarak kullanıldığı düşünülürse, bu tarih Ahmed-i Hani’nin ölümünden sonraya, yani en az 1707 yılının ötesine de çekilebilir.
 
Romanın geçtiği bölgeyi ve romanda sözü geçen bölgeleri, aşağıdaki haritadan daha detaylı olarak inceleyebilirsiniz.
Ağrıdağı Efsanesi'nde ele alınan temalar, genellikle Ahmet, Gülbahar ve Mahmut Han arasındaki ikili karşıtlık üzerinden incelenir. Bunları daha detaylı olarak okumak için, aşağıdaki alt başlıklara  göz atabilirsiniz.
 


Ağrıdağı Efsanesi romanının, neredeyse tamamen bir “gelenek” üzerine kurulduğu söylenebilir. Kapısına gelen atın kendisine ait bir sorumluluk olduğunu düşünen Ahmet, karşısındaki kim olursa olsun bu atı asla geri veremeyeceğini söyler ve romandaki tüm olayların başlangıcında bu gelenek yatar.
 
Ağrıdağı halkını son derece iyi tanıyan Gülbahar, bu durumu net bir şekilde ifade eder: “Ağrıda her şey gelenekti. Kimse geleneğin dışına çıkamazdı.”1 Bu gelenekler, sadece kişilere haklar veren, uyulan yazısız kurallar değildir. Bunlar, kesinlikle aksi yönde davranılamayacak, kutsal ve kati kurallardır.
 
Ahmet’in kapısına gelen at, onun başına büyük belalar açar, köyünün yanmasına, zindana atılmasına, ölüm cezasına çarptırılmasına sebep olur. Fakat Ahmet için, tüm bunlar geleneğin önemini azaltmaz. Hoşap Kalesi’ne sığındığında, gelenekten dolayı haklı olduğunu bilen Hoşap Beyi, Ahmet için Mahmut Paşa’yla savaşmayı bile göze alır.
 
Ahmet’in, atı bulur bulmaz kendi kendine sorduğu soru, bu durumun habercisi gibidir: “Bir sevinç mi, bir bela mı?”2
 
Yaşar Kemal, bu geleneklerin karşısına Mahmut Han karakterini yerleştirir. Kişisel hırsı nedeniyle bu geleneği görmezden gelen Mahmut Han, sadece bu davranışı ile bile romanın kötü karakteri haline gelir. Emrindeki Kürt Beyleri, geleneğe aykırı davrandığı için ona isteksizce hizmet ederler, Hoşap Beyi Ahmet’i ona karşı savaş pahasına savunur, Rüstem Paşa yardım isteğini reddeder.
 
Mahmut Paşa’nın geleneğe karşı duruşunu daha tehlikeli yapan faktörler de vardır.
 
Birincisi, Mahmut Paşa’nın soyu da Ağrıdağı’na dayanmakta, o da bu geleneği gayet iyi bilmekte, hatta aynı durum kendi başına gelse, aynen Ahmet gibi davranacağını kabul etmektedir:
 
“Paşa geleneği biliyordu. Osmanlı Padişahının, Acem Şahının atı gelse de kendi sarayının kapısında dursa, ölümü göze alır da atı onlara geri vermezdi. Veremezdi ama, şu Ahmet, şu dağlı parçası da kim oluyordu?”3
 
Ahmet’i bir dağlı parçası olarak gören Mahmut Paşa’nın, bir soylu olarak hakarete uğraması, kendini beğenmişliği nedeniyle yüzyıllık geleneği yok sayması, ona roman boyunca pek çok düşman kazandıran ve onu hikayenin kötü karakteri haline getiren başlıca unsurlar olarak gösterilebilir. Bu durumun net göstergelerinden bir tanesi, romanın olumsuz karakterlerinden biri olan Mahmut Paşa’nın, sık sık “gerçek bilgeler” olan hocalarla, şeyhlerle karşıtlık içinde kullanılmasıdır.
 
Mahmut Paşa’nın bu anlamsız hırsı, ilerleyen noktalarda da tekrarlanır:
 
“Bu muydu bana yapacağınız? Nerede atım? Ahmet geldi. Atım nerede? Atımı isterim. Bu lekeyi soyuma sürdüremem. Paşa atını bir dağlıdan alamadı dedirtemem”4
 
Yaşar Kemal, roman boyunca geleneğe saygı duyan karakterleri iyi karakterler, gelenekleri bilmesine rağmen onları göz ardı eden Mahmut Paşa’yı kötü karakter olarak göstermesine karşın, önemli bir noktada gelenekleri sorgulamaktan da geri kalmaz.
 
Ahmet ve Gülbahar’ı misafir eden Hoşap Beyi, onları her koşulda savunmaya karar vermesine ve onlar için gerekirse savaşmayı göze almasına karşın, bunun ne denli büyük can kayıplarına yol açacağını düşünür ve bir geleneğin, bunca masum insanın hayatını etkilemesini “Bu geleneği de kim, hangi akılsız bey, hangi akılsız halk kurmuştu?” sözüyle eleştirir.5 Ancak bu eleştirinin, romanın hiçbir noktasında yerleşmiş düzene karşı “aktif” bir karşı çıkmaya dönüşmediği de belirtilmelidir.

1s. 44
2s.16
3s.18
4s.31
5s.96

 
Yukarıdaki ile bağlantılı olarak işlenen ikinci bir ikili karşıtlık ise, yerel kültür ve merkezi kültür arasındaki çekişmedir. Bu bağlamda, romanın geçtiği bölgeler teknik olarak Osmanlı Devleti kontrolünde (veya en azından etkisinde) olsa da, Ahmet, Sofi, Demirci Hüso gibi karakterler, bu ismi beklenenden çok farklı anlamlarla kullanır.
 
Mahmut Paşa tarafından esir alınan Sofi, geleneği bildiği halde atını geri isteyen Paşa’yı “Sen Osmanlı olmuşsun” diyerek eleştirir.1 Gülbahar’ın başvurduğu Kervan Şeyhi ise, “Mahmut Han’ı bir Osmanlı, bir kafir” olarak tanımlar. Kervan Şeyhi, Osmanlıları “bunlar insandan ayrı yaratıklardır” sözüyle tanımlar, kendi kültürleri ile, Osmanlıların kültürü arasında net bir ayrım yapar.2
 
Hoşap Beyi de, hikayeyi duyar duymaz Mahmut Han’ın gelenek, görenek bilmediğini söyler. Mahmut, ona göre “Bey değil, paşadır, Osmanlıdır”.3 
 
Bu noktada ilginç olan, Osmanlı’ya “yarı bağlı” olduğu söylenen Hoşap Beyi de dahil tüm bu karakterlerin Osmanlı Devleti’ne bağlı, Osmanlı topraklarında yaşayan karakterler olmasıdır.
 
Bu açıdan, bölge halkının belli bir kesiminin Osmanlı’yı bir dış güç, yabancı bir kültür olarak gördüğü söylenebilir. Onların gelenekleri, inanışları, fikirleri, yaşam tarzları ayrıdır – dolayısıyla, teknik olarak aynı dine inanmalarına karşın, Kervan Şeyhi Osmanlıları “kafir” olarak tanımlamaktan kaçınmaz. Hoşap Beyi’nin dediğine göre, yörenin geleneklerine uygun, yerel kültürle yaşayarak bir “Bey” olmak ile, tamamen Osmanlı hizmetine girmiş bir “Paşa” olarak yaşamak birbirinden çok farklı şeylerdir.

1s. 19
2s. 86
3s. 87

 
Yaşar Kemal, Ağrıdağı Efsanesi romanının masalımsı doğası nedeniyle toplumsal konulara somut olarak değinmez. Özellikle Çukurova’da geçen romanlarında sık sık kullandığı yozlaşmışlık temasının, Mahmut Paşa karakteri üzerinden bu romanda da işlendiği düşünülse de, buradaki yozlaşmışlık masalların kötü karakterlerini daha çok andıran, daha basit bir süreçtir. Fakat, romanın belli noktalarında, günümüz için dahi geçerli olabilecek bir takım toplumsal mesajlar verilir.
 
Halkın değerlerine ve inançlarına karşı çıkarak, sadece gücünü kanıtlamak ve hırsını tatmin emek için kararlar alan Mahmut Paşa, romanın ilerleyen bölümlerinde haksız, gücünü kötüye kullanan bir yönetici haline gelir. Önce Gülbahar’ın zindana atılmasına karşı çıkan, daha sonra da Ahmet’in Ağrıdağı’nın zirvesine çıkmasını takip eden kalabalık, her iki durumda da amacına ulaşır ve birliklerinin, beraberliklerin gücüyle Mahmut Paşa’yı dize getirir.
 
Halk bu şekilde birleştiği ve beraber hareket ettiği zaman, Mahmut Paşa’nın sarayı da, adamları da, orduları da onlar karşısında çaresiz kalır. Bu coşkulu duygu, Demirci Hüso tarafından da dile getirilir:
 
“Biz hep böyle, her şeyde birlik olsak, kimse bize diş geçiremez. Bize dağlar, şahlar dayanamaz. Hiç kimse… Yeter ki böyle birlik olalım.” Ancak bundan hemen sonraki cümle, böyle bir beraberliğin, böyle bir hareketin gerçekçiliğini de ciddi anlamda sorgulatır: ““Ateşperest,” diyorlardı. “Din düşmanı! Sana ne? Birlik olsak olmasak. Sen bir ateşe tapansın.”1
 
Bu yorumları, Türkiye’nin yaşadığı çeşitli toplumsal sorunlara uyarlamak günümüzde bile mümkündür.
 
Yaşar Kemal, bu “Halk” – “Otorite” karşıtlığında Mahmut Paşa’nın düşüncelerini de okuyucuya aktarır. Normalde sadece hırsı, yönetme ve güçlü olma arzusuyla ön plana çıka Mahmut Paşa, bu “halk hareketi”ni karakterinin genel tutumunun dışında bir derinlik göstererek analiz eder. Ona göre, romanın sonunda Ağrıdağı’na tırmanan Ahmet’i beklemeye gelen kalabalık, Gülbahar ile Ahmet’in mutluluğuyla veya geleneklerle ilgilenmemektedir.
 
Mahmut Paşa’ya göre, “bunun altında çok şey vardı. İnanılmaz bir öfke vardı. Yüz bin yılın başkaldırma duygusu vardı. Şu konuşmayan, kıpırdamayan öfke… Bir delikanlıyla bir kızın sevdasını bahane eden öfke… (…) Bugün benim sarayımın kapısını tutarlar kız bahanesiyle, yarın İstanbul şehrini doldurur Padişahın sarayının kapısını tutarlar başka bir bahaneyle. Vakit erişti gibime gelir. Şu halka bir çare bulamazsak hepimizin kellesi gider.”2
 
Mahmut Paşa, halkı böyle değerlendirse de, bir noktada güçlerine saygı duyar ve onlardan korkar. “(…) Ve bu kalabalığa güç yetmez. Onlarla ordular, bir dünya kadar ordu olsa başa çıkamaz. Bunlar bir araya gelmeyegörsünler, önüne geçilemez. Bir çare, bunları bir araya getirmemek için bir çare…”3
 
Mahmut Han’ın, yönettiği halktan uzak, onlardan korkan, onları bir tehdit gibi gören bu bakış açısı, onun sonuç olarak başarısız bir yönetici olmasını sağlar ve onu halk ile karşı karşıya getirir. Yaşar Kemal’in bu romanda bu şekilde karşı karşıya getirdiği “halk” ve “halkıyla bir olmayan, halkından korkan”, “hırslı bir otorite figürü” fikri, bu masalsı kurgudan çıkarılıp gerçek olaylara da uyarlanabilir ve yazarın vermeye çalıştığı bir mesaj olarak görülebilir.

1s. 112
2s.106
3s. 106
 
Ağrıdağı Efsanesi, yüz yirmi sayfalık, tek bölümden oluşan devamlı bir metin olarak sunulur. Yaşar Kemal, romanını farklı alt bölümlere ayırmaz ve hikayesini baştan sona, doğrusal olarak, üçüncü şahıs ağzıyla okuyucuya aktarır.
 
Bu duruma tek istisna, romanın başında, ortasında ve sonunda kullanılan “Küp Gölü” anlatılarıdır. Yazar, romanı belli noktalarda bölerek Küp Gölü ile ilgili bir efsaneden farklı parçaları sunar ve bu kısımları, romanın genel dilinden biraz ayrılacak şekilde, bir ozanın ağzından okunuyormuş gibi anlatır. Romanın sonunda, Yaşar Kemal’in sözlü edebiyata yaklaştığı bu noktaların Ahmet ile Gülbahar arasındaki aşkın finaline atıf yaptığı anlaşılacaktır.
 
Romanın sonu, bu bakış açısıyla üç farklı boyutta değerlendirilebilir.
 
İlk boyutta, roman geleneksel anlamda bir sona ulaşır. Ahmet ve Mahmut Paşa arasındaki çekişme Ahmet lehine sonuçlanır ve Gülbahar – Ahmet aşkı, mutlu olmasa da, net bir sona ulaşır.
 
Fakat, biraz daha detaylı bakıldığında, yazarın bu aşkın finalinde tam olarak ne olduğunu açıklamaktan da kaçınmış olduğu görülür. Romanın sonunda ne olduğu bellidir: Ahmet ve Gülbahar birbirine kavuşamamıştır. Ancak tam olarak ne olmuştur? Ahmet Gülbahar’dan kaçıp, onun gözünden kaybolup, hayatını gizli bir şekilde devam mı ettirmiştir? Küp Gölü’nün sularına atlayarak intihar mı etmiştir? Küp Gölü’nün sularında doğa üstü bir şekilde ortadan kayıp mı olmuştur? Romanın atmosferi içinde tüm bu ihtimaller olasıdır ve Yaşar Kemal bu ikinci boyutta net bir son sunmak yerine, destansı bir dille yazdığı aşk hikayesini efsaneleştirmeyi seçer. Gülbahar ve Ahmet’in aşkı, Küp Gölü ve Ağrıdağı’nın bir efsanesi haline gelir.
 
Üçüncü boyutta ise, romanın sonu teknik açıdan kayda değer bir son olarak okunabilir. Özellikle modern romanlarda sık kullanılan bir anlatı tekniği ile paralel olarak, roman Küp Gölü’nü anlatan bir tasvir ile başlar ve yine benzer bir tasvirle sona erer. Bu açıdan, romanın aslında başladığı gibi bittiği, okuyucuyu dönüp dolaştırıp, en baştaki noktaya geri getirdiği de söylenebilir.
 
Yaşar Kemal, roman boyunca masalsı, destansı bir dil kullanır, anlatılan hikaye bir roman içinde okuyucuya uzun, karışık ve detaylı bir masal okuyormuş hissini verir.  Bu dil ile paralel olarak, belli noktalarda Ağrıdağı’nın kendisi bir karakter olarak sunulur, Ağrıdağı’nın öfkesinden,1 öfkelendiği zaman nasıl davrandığından2 zirvesine tırmanmaya çalışanları geri bırakmamasındanbahsedilir. Dağın kendisi, “kişiselleştirerek” değil, istedikleri olmayınca öfkelenen, üzerinde yaşayanların kaderlerini tayin eden bir şekilde, neredeyse “tanrısallaştırılarak” anlatılır.
 
Bu masalsı dile rağmen, Ağrıdağı Efsanesi tam anlamıyla bir masal formatına da bürünmez. Eserde doğaüstü olduğu iddia edilebilecek çeşitli öğeler vardır: Demirci Hüso, Kervan Şeyhi ve Sofi gibi karakterlerin tümünün mistik, hatta mitolojik bir doğası olduğu söylenebilir. Fakat bunlar romanın genel akışında “fantastik” denebilecek boyutlara ulaşmaz. Olaylar yüzde yüz “gerçekçi” olmasa da, “gerçeğe yakın” boyutlarda kalır.
 
Yaşar Kemal’in kullandığı dilde dikkat edilmesi gereken bir nokta da, özel isim ve yer adlarının çoğu zaman söylendikleri gibi okunması ve eklerin dilbilgisi kuralları gözetmeksizin kullanılmasıdır. Yaşar Kemal, Ağrı Dağı’nı her zaman bitişik, “Ağrıdağı” şeklinde yazar, örneğin“Ahmet’in” gibi bir kalıbı “Ahmedin” yazarak ifade eder. Bu durum, yazarın diğer romanlarında da görülebilir.

1s.27
2s.13
3s. 110