Aşk-ı Memnu Halid Ziya Uşaklıgil

Zaman / Mekan

Kurgu

Anlatı Üslubu ve Dil Kullanımı

Bihter – Behlül Aşkı

Toplumsal Eleştiriler


Romanda adı geçen ve günümüzde pek çoğu yerleşim yerleri haline gelmiş olan mesire yerleri, yukarıdaki haritadan görülebilir.

Halid Ziya, yaşanan olayların yaklaşık üç yıllık bir süre zarfında gerçekleştiğini açıkça belirtmenin ötesinde, romanın geçtiği dönemi tam olarak ifade etmez. İlk sayfalarda on iki yaşında olduğu söylenen Nihal’in, romanın sonunda yaklaşık on beş yaşında olması romanın zaman açısından kapsamını rahatlıkla anlamamızı sağlar.


Romanda kesin yılların belirtilmemesi, bu olayların ne zaman geçtiğinin bir soru işareti olduğu anlamına da gelmez. 1900 yılında yayınlanan roman, bariz bir şekilde, yazıldığı dönemde, yani 19. Yüzyılın son yıllarında geçmektedir. Bu, romanda gösterilen hayat tarzından, ismi geçen mekanlardan ve aksini düşünmemizi gerektirecek hiçbir unsur bulunmamasından çıkarılabilir.
 

Romanda ismi geçen mekanlar ise belli olmayan zamana göre biraz daha dikkate değerdir. Halid Ziya, “iç” ve “dış” mekan olarak ikiye ayırabileceğimiz iki tür mekan kullanır.
 

Romanın ana “iç mekanı” Adnan Bey’in yalısıdır. Yazar, bu evi bir “sahne” gibi kurgular– romanın başında tüm önemli karakterler (Adnan Bey, Nihal, Bihter, Behlül) burada toplanır ve hikaye burada devam eder. Romandaki ilişkiler ve bu ilişkiler içindeki dengeler değiştikçe, bunlar yalıdaki değişikliklerle de gösterilir. Bihter’in eve gelişinden sonra yapılan ufak çaplı tadilat çalışmaları veya giderek yalnızlaşan Nihal’in sevdiği herkesin buradan yavaş yavaş uzaklaşması, bunun iyi örnekleri olarak gösterilebilir.
 

Anlatılan pek çok önemli olay bu yalıda geçse de, Halid Ziya zaman zaman karakterlerini yalının dışına da çıkarır. Kullanılan dış mekanlar, belki yazıldıkları dönem için çok ilginç olmasalar da, günümüz bakış açısından son derece kayda değerdir. Zira, İstanbul’un sayılı zenginleri arasında yer alan Adnan Bey ve diğer aile fertlerinin gittiği yerler, dönemin “zengin kesiminin” hayat tarzı ile ilgili önemli bilgiler de verir.
 

Batı’dan gelen ürünler başta olmak üzere, alışveriş için gidilen yer Beyoğlu ve buradaki meşhur dükkanlardır. Roman sırasında ismi de sık sık verilen bu dükkanlar dışında, Behlül’ün sık sık Beyoğlu’nda eğlence mekanlarına gittiği, Konkordiya gibi ağırlıklı olarak yabancıların ve “Batılılaşmış” Türklerin bulunduğu yerleri tercih ettiği açıkça belirtilir.
 

Hikaye boyunca “İstanbul’a gitmek” olarak adlandırılan bu eylemin de önüne geçen bir “dış mekan” kategorisi de mesire yerleridir. Göksu, Kağıthane, Kalender, Bendler gibi pek çok mesire yeri, romanda isimleri verilerek kullanılır ve hikayenin pek çok önemli olayı bu noktalarda geçer. Örneğin, Bihter’in Behlül ile bir ilişki yaşamaya karar verdiği gece, ailenin Göksu’ya gittiği bir günün gecesidir. Aynı şekilde, Behlül ile Nihal’in sonunda evlenmeye karar verdikleri yer de dönemin zenginlerinin tercih ettiği bir başka nokta, Büyükada olur.
 

Bu durum, dönemin yaşantısı ile ilgili okuyucuya ciddi fikirler vermenin yanı sıra, Tanzimat romanlarının önemli bir unsuru olan mesire yerlerini kullanarak bunlarla bir devamlılık da oluşturur. Halid Ziya, mesire yerlerini Tanzimat romanlarında olduğu gibi açıkça eleştirmese de, bunlar ile ilgili eleştiriler getirir. Bunun güzel bir örneği için, Alıntılar bölümümüzdeki ikinci alıntıya göz atabilirsiniz.

Halid Ziya, Aşk-ı Memnu’yu yirmi beş bölümden oluşan bir kitap olarak kurgular. Roman, üçüncü şahıs anlatıcı ile okuyucuya ulaştırılır. Daha önce yazılan Tanzimat romanlarında da olduğu gibi, bu romandaki anlatıcı türünü de tam olarak sınıflandırmak pek mümkün değildir.


Yazar, gerektiği zaman tüm karakterlerin duygularına, düşüncelerine ve iç dünyalarına hâkim olarak bunlardan bahseder. Bu durum, edebiyatta genellikle “tanrısal anlatıcı” yapısına yakın olsa da, romanın geneli için Halid Ziya’nın “sınırlı” üçüncü şahıs anlatıcı
kullandığını söylemek daha doğru olacaktır. Çünkü hikayeye bakış açısı ile yön veren karakterler ağırlıklı olarak Nihal, Bihter ve bunlardan biraz daha arka planda kalan Behlül’dür.


Romanın bölümleri, genellikle birden fazla karakterin bakış açısını aynı anda içerir ve yaşanan olaylara göre değişir, ancak belli noktalarda değişen bakış açısı da bölümler arasındaki geçişi oluşturan neden olarak kullanılır.

Örneğin romanın birinci bölümü, Bihter – Adnan Bey evliliğinin gerçekleşme sürecini Bihter ve ailesi açısından ele alır. İkinci bölümde ise, aynı konu Adnan Bey üzerinden işlenir. Benzer şekilde, altıncı bölüm tamamen Behlül’e; onun hayata ve kadınlara yaklaşımına ayrılmıştır.


Karakterlerine ve karakterlerinin iç dünyasına verdiği bu önem, Halid Ziya’nın romanını Türk Edebiyatı’nda daha önce yazılan eserlerden ayıran en temel unsurlardan bir tanesidir. Tanzimat romanında sık sık kullanılan “tiplerin” aksine, bu romanda belli kişilikleri, hayat görüşleri, duygu ve düşünceleri olan karakterler kullanılır. Behlül ve Firdevs Hanım gibi örnekler başta olmak üzere, yazar bunların bazılarına karşı “olumsuz” yaklaşsa da, bunlar üzerinden toplumsal eleştiriler getirse de, hiçbir karakter yazar tarafından açıkça suçlanmaz ve “kötü” karakter olarak gösterilmez.


Karakterlerin basitçe “iyi” veya “kötü” karakterler olmaması, hepsinin pek çok açıdan çok boyutlu, karmaşık kişiler olması, romanın gerçekçiliğini arttıran bir unsurdur. Bu yapı, romandaki karakterlerin gerçek insanlara benzemesini, Behlül gibi görece “basit” insanlar olsalar bile, bu “basitliklerinin” arkasında belli bir hayat görüşü ve düşünce yapısına sahip olmalarını sağlar. Bu bakımdan, romanda yaşanan olaylar, karakterlerin yalnızca “davranmaları gerektiği gibi davrandıkları” durumlar değil, onların kişilikleri ve seçimleri nedeniyle ortaya çıkan olaylardır.


Bu da, Aşk-ı Memnu’yu Türk Edebiyatı’nın ilk “gerçek” romanı olarak değerlendirmemizin en temel sebeplerinden bir tanesidir.

Romanda kullanılan dil, Aşk-ı Memnu ile ilgili dikkat çeken, ancak günümüz bakış açısından incelenmesi biraz karmaşık olabilecek bir başka önemli unsurdur. 2010’lu yılların bakış açısıyla okunduğunda, Aşk-ı Memnu’nun anlaşılması zor bir eser olduğu söylenebilir. Zira yazarın kullandığı Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin miktarı, eserin süslü ve ağdalı dili ile birleştiğinde ortaya yoğun bir anlatı çıkar.
 

Bu nedenle, Osmanlı Türkçesine karşı özel bir ilgisi olmayan yeni nesil okurlar için, Aşk-ı Memnu’yu sadeleştirilmemiş veya anlaşılması zor olabilecek kelimeleri açıklamayan bir baskıdan okumak zorlayıcı olabilir. Elbette, sadeleştirilmiş metinlerin yazarın kendi üslubuna ve anlatı tarzına müdahale etmek zorunda olduğu da unutulmamalıdır.
 

Günümüzde kullanılmayan kelime ve kavramları açıklayan bir baskıyla okunduğunda bile, Halid Ziya’nın kullandığı dilin oldukça edebi bir dil olduğu gerçeği değişmez. Servet-i Fünun edebiyatı veya Edebiyat-ı Cedide akımı içinde yer alan ve bu akımın savunduğu sanat görüşü nedeniyle dilin, cümlelerin yapısını eserlerinde çok ön plana çıkaran Halid Ziya, bu romanda da pek çok olayı sanatsal, ağdalı bir dille ele alır. Günümüz okuyucusu için sıradan, günlük olaylar gibi gözüken pek çok sahne, yazar tarafından detaylı, destansı bir hikayenin destansı bir boyutuymuş gibi sunulabilir:
 

Bu parça menekşeliydi: Bihter’in rayihası, Bihter’in nefesi, Bihter’in ruhu… Bu his vehmi içinde Bihter’i henüz orada, kollarının arasında zannetti. Şimdi bu rayiha onu mest ediyor, bütün hüviyeti ağzında ezilen şekerle beraber gaşyedici bir menekşe zülalinin içinde uyuşarak eriyordu.
 

246. sayfada yer alan bu cümle, Behlül’ün Bihter’e getirdiği şekerlemelerden bir tanesini ağzına atmasından sonra gerçekleşir. Yenilen bir şekerin Bihter ile özdeşleşerek Behlül için farklı bir anlam kazanması, başlı başına “edebi” bir durumken, Halid Ziya’nın bunu anlatış biçimi, romanın genelinde hakim olan anlatı üslubu ile ilgili de bilgi verebilir.



Aşk-ı Memnu üzerine çalışan akademisyen ve araştırmacıların üzerine en çok düşündüğü meselelerden bir tanesi, bu romanın konusunun tam olarak nasıl tanımlanabileceği sorusudur. Anlattığı olaylar oldukça açık olmakla birlikte, bu romanın yazılma amacının veya mesajının tam olarak ne olduğu, pek çok edebiyatçı tarafından araştırılmıştır.

Bu konuların detaylı bir tartışması için, bir sonraki sekmeye, “Toplumsal Eleştiriler” kısmına göz atabilirsiniz.
 

Bu sorulara karşın, romanın merkezindeki temel sorunun Bihter ile Behlül arasındaki aşk olduğu rahatlıkla söylenebilir. Tam olarak ne ima ettiğinden bağımsız olarak, bu konunun ne kadar merkezi bir rol oynadığı, zaten kitaba ismini vermesinden de anlaşılacaktır.
 

Bihter ile Behlül arasındaki aşk, özellikle romanı okumayan kişilerce, zaman zaman Türk Edebiyatı’nın en meşhur, en büyük aşklarından birisi gibi değerlendirilir. Adnan Bey gibi sevemeyeceği biriyle evlenen Bihter ile, Adnan Bey’in yeğeni Behlül arasında doğal bir yakınlaşma yaşandığı, daha sonra bunun bir aşka dönüştüğü ve iki karakterin yaşadıkları aşka dayanamayarak bir ilişki yaşadığı yaygın olarak düşünülür.
 

Oysa, romandaki durum her iki karakter açısından da böyle değildir.
 

Bihter için, tüm olaylar aslında oldukça tuhaf bir sırayla gerçekleşir. Adnan Bey’i sevmediğini bilen ve evliliklerinin ilk yılının sonunda, gençlik hayali olan paranın mutlu olmasına yetmeyeceğini anlayan Bihter, kendisini mutlu edecek tek şeyin bir aşk yaşamak olduğuna karar verir.
 

İlginç bir şekilde, önce aşık olmaya “karar veren”, daha sonra da bu sevgisini Behlül’e yönlendirmeyi mantıklı bulan Bihter, bu süreçte onu sevmediğini de açık bir şekilde düşünür:
 

“Behlül’ü sevmiyordu, hayır, bundan emindi; çapkın bir çocuktan başka bir şey olmayan bu adam hakkında aşka benzer hiçbir şey duymamış idi”1
 

Yalnızca birkaç sayfa içinde ise, mutlu olmak için bir aşk yaşaması gerektiğine, bunu da ancak Behlül ile yapabileceğine, dolayısıyla Behlül’ü “sevmek, sevmeye çalışmak” zorunda ikna olan Bihter, romanın merkezine yerleştirilen yasak aşka bu şekilde başlar.
 

Behlül’e aşık olma sürecini aşağıdaki şemada görebileceğiniz Bihter, romanın ilerleyen bölümlerinde ona gerçekten aşık olur. Behlül’ün onu Kette’yle aldattığını öğrendiğinde, ona ciddi bir şekilde darılır ve Nihal ile evliliğini engellemek için, sırrını kocasına söylemeyi bile göze alır.

Behlül bakış açısından yaklaşıldığında da, aslında ortada o kadar büyük bir aşk yoktur. Halid Ziya’nın altıncı bölümde detaylandırdığı gibi, Behlül hayatı sadece eğlenmekten ibaret olarak gören, ne kadar çok kadınla birlikte olabilirse bunu o kadar büyük bir başarı addeden bir adamdır.
 

Bihter ile Adnan Bey’in evliliklerinden bir sene sonra, Göksu’ya yapılan seyahatte, Behlül açıkça Bihter’in ablasıyla, Peyker ile yakınlık kurmaya çalışır. Peyker tarafından reddedilen, ama çabalarından vazgeçmeyen Behlül, Bihter’de kendisine karşı bir ilgi görünce, hiç tereddüt etmeden bu “fırsatı” yakalamaya çalışır.
 

Bu ilişkinin ilk günlerinde Bihter’e şu yaklaşımı, aslında Behlül’ün niyetini de ortaya koyar niteliktedir:
 

“İşte bir kadın ki beni seviyor, henüz sevmiyorsa bile yarın sevecek; evet, bir kadın ki mutlak beni yahut bir başkasını sevecek… Şu halde ne için beni sevmeyip de başka birini sevmesine müsaade etmeli?”2
 

Bihter’in Behlül’e karşı yaklaşımı zamanla değişse de, Behlül açısından böyle bir durum görülmez. Onu elde ettikten bir süre sonra “sıkılan” Behlül, eski yaşantısına hızla geri döner ve kendisini gerçekten seven Bihter’i büyük bir hayal kırıklığına uğratır.


1 s. 255 
s. 243

Aşk-ı Memnu üzerine çalışan akademisyen ve araştırmacıların üzerine en çok düşündüğü meselelerden bir tanesi, bu romanın konusunun tam olarak ne olduğu sorusudur. Anlattığı olaylar oldukça açık olmakla birlikte, bu romanın yazılma amacının veya mesajının tam olarak ne olduğu, pek çok edebiyatçı tarafından araştırılmıştır.
 

Tahmin edilebileceği gibi, bu “mesaj” arayışı konusunda merkeze konulan sorunlar genelilkle toplumsal sorunlardır. Halid Ziya’nın hangi toplumsal konulara dikkat çektiği, romanında hangi toplumsal eleştirileri yaptığı soruları, bu romanın yazılma amacını da aydınlatabilir.
 

Bilincinde olunması gereken önemli bir nokta, Halid Ziya’nın edebiyatta “toplumsal mesajlar”dan çok “sanatsal güzelliğe” önem veren Edebiyat-ı Cedide (veya Servet-i Fünun) akımının bir temsilcisi olmasıdır. Dolayısıyla, bu romanın – toplumsal konulara elbette değinmekle beraber – yalnızca bir grup insanın hayatında yaşanan bir “macerayı” anlatmak için yazılmış olması da oldukça ciddi bir olasılıktır.
 

Bir başka deyişle, pek çok akademisyenin Halid Ziya’nın eserine böyle bir rol yüklemiş olmasına karşın, romanın toplumsal anlamda bir yazılış amacı olmaması da muhtemeldir.

 

Yazılış amacı bu olsun ya da olmasın, romanın merkezinde bulunan karakterlerin Halid Ziya tarafından bir toplumsal eleştiri ögesi olarak kullanıldığı tartışılmazdır.
 

Firdevs Hanım başta olmak üzere, kızları Peyker ve Bihter’in de dahil olduğu Melih Bey takımı, roman boyunca hayatta eğlenmek ve giyinmekten başka hiçbir şeye önem vermeyen kişiler olarak sunulur.Kıyafetleriyle, parayla ve eğlenceyle takıntılı olan bu insanlar, açık bir şekilde Tanzimat romanlarında sıklıkla görülen “yanlış Batılılaşmış” tiplerin bir devamıdır.

Yukarıdaki konunun bir “alt kümesi olarak değerlendirilebilecek “mesire yerleri” konusu da, romanda sık sık gündeme getirilen bir ögedir.
 

Tanzimat romanlarının en temel eleştiri unsurlarından bir tanesi olan “mesire yerleri” konusu, Aşk-ı Memnu’da da oldukça ön plandadır. Zaman / Mekan bölümünden okuyabileceğiniz gibi, romanın “dış mekanları”, neredeyse sadece mesire yerlerinden ibarettir.

Bu konuda daha fazla bilgi için, Zaman / Mekan bölümüne göz atabilir veya Mesire Yerleri konulu yazımıza ve videomuza göz atabilirsiniz.

Yine aynı konunun bir uzantısı olarak değerlendirilebilecek aşk teması da, romanın merkezindeki konulardan bir tanesidir. Romanın alternatif okumalarından biri, Halid Ziya’nın hiçbir sorunu olmayan, hayatlarındaki tek dertleri aşk olan insanları eleştirmesi yönünde olabilir.

Aşk-ı Memnu’nun ana karakterleri, romanın yapısı gereği zengindir. Adnan Bey ile evlilikten sonra, onunla bağlantısı olan hiçbir karakter maddi sıkıntı çekmez. Üstelik, bu zenginliğin kaynağının, doğasının ne olduğu da tamamen belirsizdir. Yetişkin bir adam olan Behlül’ün, meslek olarak ne ile uğraştığı veya herhangi bir mesleği olup olmadığı yazar tarafından belirtilmez. Servetin asıl sahibi Adnan Bey ise, romanda “iş” olarak sadece hobisi olan tahta oyma ile ilgilenir, kendisine para kazandıran hiçbir işi tasvir edilmez.

Bu durum, belli eleştirmen ve araştırmacıların, romanı tek derdi aşk olan, böyle “lüks” bir konuyla ilgili büyük olaylar yaşamayı kaldırabilecek insanların yaşam tarzına getirilen bir eleştiri olarak okumasını sağlamıştır.

Tamamen alternatif bir okuma olmasına karşın, romanda yaşanan bazı olaylar ile, bunlara verilen “aşırı tepkilerin” zaman zaman orantısız olduğu doğrudur. Nihal’in piyano başında bayılması veya romanın sonunda Bihter ile ilişkisinden şüphelendiği Behlül’ü evde görünce baygınlık geçirerek üç ay hasta kalması hep abartılı tepkilerdir.
 

Halit Ziya, Nihal’in durumunu normalleştirmek için (roman boyunca hiç bahsetmediği) bir özellik ekleyerek, onun çocukluğunda beri böyle baygınlıklar geçirdiğini söyler. Ancak yine de, “ölüm kalım meselesi” olarak nitelendirilemeyecek bir şey konusunda yaşanan bu büyük çatışmalar, ancak dünyada aşktan başka bir problemleri olmayan insanların hayatına getirilmiş bir eleştiri olarak da okunabilir.

Elbette, tüm bu aşırı tepkilerin bir edebi teknik olması, yazarın anlattığı şeyi mübalağa yoluyla okuyucular için daha ilginç kılması, onlara günlük hayatlarında göremeyecekleri bir ilişki sunmaya çalışması da muhtemeldir. Halid Ziya’nın, edebi dil ve üsluba çok önem veren bir yazar olduğu düşünüldüğünde, bu ihtimalin geçerliliğinden de rahatlıkla söz edilebilir.


Halid Ziya, çok sık olmasa da romanda ayrı bir bakış açısına, ayrı bir kültürün eleştirisine de yer verir. Gözden düşmüş bir Fransız soylu ailesinden gelen ve Nihal’in mürebbiyeliğini yapan Mlle de Courton, zaman zaman Halid Ziya tarafından Avrupalıların Türklere bakışını eleştirmek için kullanılır.
 

Halid Ziya’nın, Oryantalizm kavramının Edward Said tarafından yaygınlaştırılmasından yaklaşık seksen yıl önce, Avrupalıların “başka” bir kültüre karşı bakış açısının bu şekilde eleştirilmesi kayda değer bir durum olarak yorumlanabilir.
 

Seksen altıncı sayfada, İstanbul’a geliş hikayesi anlatılan Mlle de Courton, dönemin oryantalist sanatçılarının betimlediği, gerçek olmayan bir ev hayatı bekler.  “(…) Şark halılarıyla döşenmiş sedirler, bunların üzerinde elleriyle çıplak ayakları kınalı, gözleri sürmeli, başları daima yaşmaklı, sabahtan akşama kadar zencilerin darbukalarıyla uyuyan yahut bir kenarda gümüş mangaldan amber kokuları etrafa dağılırken elmastraş nargilelerinin yakutlara zümrütlere müstağrak marpuçlarını ellerinden bırakmayan çifte çifte kadınlar” göreceğini tahmin eden Mlle de Courton, “Türk evinin başka bir şey olabileceğine ihtimal” bile vermez. Türklerin aslında kendilerinden çok da farklı yaşamadığını, normal bir hayat sürdüklerini gördüğünde ise, kafası karışarak kendisini bir Türk evine getirdiklerinden emin olup olmadıklarını sorar.2 
 

Bu eleştirilerin düzeyi, Aşk-ı Memnu’yu bu açıdan kayda değer bir roman haline getirecek düzeyde olmasa da, Halid Ziya’nın bu konuya yaklaşım biçimi, oryantalizm kavramı ile ilgilenenler için ilginç detaylar arasında gösterilebilir.
 

Oryantalizm konusunun daha kapsamlı bir değerlendirmesi için, bu kavramla ilgili yazımıza göz atabilirsiniz.

Oryantalizm


1 s. 23
2 s. 86