Ateşten Gömlek Halide Edib Adıvar

Zaman ve Mekan
Kurtuluş Savaşı
1920'lerin Başında Avrupa ve Türkiye
Dil, Kurgu ve Anlatı Üslubu

Ateşten Gömlek, zaman ve mekan açısından çok boyutlu bir eser olsa da, ağırlıklı olarak Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarında Anadolu’ya odaklanır.  
 
Romandaki zamanı “çok boyutlu” olarak tanımlamayı mümkün kılan ilk durum, hikayenin okuyucuya Peyami’nin hatıra defteri üzerinden sunulmasıdır. Romanın “şimdiki” zamanı, Sakarya Savaşı’ndan sonra, Peyami’nin bacakları kesilmiş halde, hastane yatağında hatıra defterini tutması ile şekillenir. Ancak romanda asıl konu alınan, I. Dünya Savaşı’nın son günlerinden Sakarya Savaşı’na kadar geçen günlerdir.
 

Yıl
 
Olay Etki – Atmosfer
1918 - 19 I. Dünya Savaşı’nın Sonu ve Sevr Antlaşması Osmanlı Devleti net bir şekilde yenilmiştir. Sevr Antlaşması’nda ortaya konan maddeler ağırdır, ancak bunlara uymak kaçınılmaz gibi gözükmektedir.
 
Ülkenin farklı yerlerinde, işgal güçlerine karşı düzensiz bir direniş başlar.
Mayıs 1919 İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi, yenilgiyi ve Sevr Antlaşması’nın zor koşullarını kabul eden vatandaşlar tarafından bile “aşırı” bir olay olarak görülür.
 
Osmanlı’nın en büyük ikinci şehrinin, savaşa gerçek anlamda katılmayan Yunanistan’a verilmesi, büyük bir haksızlık olarak değerlendirilir, ülke içindeki direnişi ayrı bir seviyeye ulaştırır.
Mayıs 1919 Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişi Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişi, sık sık işgale karşı direnişin başlangıcı gibi değerlendirilse de, bu tam olarak doğru değildir.
 
Mustafa Kemal, Anadolu’ya Osmanlı Devleti tarafından ordu müfettişi olarak gönderilmiştir. Görevi, Sevr Antlaşması’ndan sonra Osmanlı topraklarını işgal etmesi kararlaştırılan ülkelere “direnen” düzensiz çeteleri, ayaklanan kişileri etkisiz hale getirmektir.
 
Ancak o, bu düzensiz hareketleri bastırmak yerine, bunları düzenli bir direniş hareketi haline getirerek Kurtuluş Savaşı’nın gerçek anlamda başlamasını mümkün kılar.
Ocak – Mart 1921 I. ve II. İnönü Savaşları Eskişehir yakınlarında Yunan ilerleyişini durduran I. ve II. İnönü Savaşları, 1919 – 20 yılları boyunca Anadolu’da örgütlenen düzenli direniş hareketi açısından önemli zaferler olur.
 
Bunlar, askeri anlamda her şeyi bitiren, büyük çaplı savaşlar olmasa da, Anadolu’daki hareketin basit, düzensiz, başarısız olmaya mahkum bir direniş olduğu yönündeki yargıyı ortadan kaldırırlar.
 
İnönü’deki zaferlerden sonra, Ankara merkezli direniş ciddiye alınan bir hareket haline gelir.
Temmuz 1921 Yunan İlerleyişi Yunanlıların Anadolu’daki direniş hareketine somut bir cevap verme amacıyla başlattığı hücum, Türk Ordusu’nu Ankara’nın hemen batısına kadar geri çekilmeye zorlar.
 
Yunan Ordusu, Eskişehir, Kütahya ve Afyon gibi önemli şehirleri ele geçirir.
 
Bu kayıpların yaşandığı süre., Kurtuluş Savaşı’nın en “karamsar” günleri olarak değerlendirilebilir. Askerler hariç pek çok kişinin Ankara’yı bile terk ettiği, kısa süre içinde Ankara’nın düşmesinin beklendiği, Yunan zaferinin yaklaşmakta olduğunun hissedildiği bu dönem, Mustafa Kemal’in ordunun kumandasını şahsen eline alması ile Sakarya Meydan Muharebesi’nde tersine çevrilir.
 
Pek çok insanın Anadolu’daki hareketin yenilgiye uğrayacağını düşündüğü bu dönemin karamsarlığı, Kurtuluş Savaşı’nı konu alan edebi eserlerde de sık sık karşımıza çıkar.
Ağustos – Eylül 1921 Sakarya Meydan Muharebesi Ankara’nın batısındaki Sakarya Nehri etrafında yaşanan bu savaşta, Yunan ilerleyişi durdurulur.
 
Bu zafer, hem psikolojik, hem de askeri olarak savaşın dönüm noktası olur. Sayı ve teçhizat açısından üstün olan Yunan ordusunun Ankara’ya ulaşamaması, onların uzun vadede de bu savaşı kazanamayacağının bir kanıtı olarak görülür.
 
Bu savaştan sonra Türk ordusu, “savunma yapan” taraf olmaktan çıkar ve taarruza geçmek için hazırlıklar yapmaya başlar.
Ağustos 1922 Büyük Taarruz Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra bir sene kadar süren taarruz hazırlıkları tamamlanır ve Yunan ordusu hızlı bir şekilde yenilerek İzmir’e kadar ulaşılan süreç başlar.
 
Bu noktada, artık savaşın kazanılacağı, savaştan sonra merkezin “İstanbul” ve Osmanlı Hanedanı değil, Ankara ve Millet Meclisi olacağı kesinleşmiş durumdadır.

Ateşten Gömlek'in ana konusu, yukarıda vurgulu olan dönemi kapsar. Peyami'nin hatıra defterini yazdığı günler ise Sakarya Meydan Muharebesi'nin sonrasına denk gelir. 
 
Roman içinde zamanı takip etmenin okuyucu için çok zor olduğu söylenemez. Konu aldığı zamanın koşullarını ve gerçeklerini anlatmak, Ateşten Gömlek’in temel amaçlarından bir tanesi olduğu için, Halide Edib belli noktalarda tarihi açık bir şekilde belirtir. Hatıra defterinin farklı bölümleri doğrudan tarih atılarak başlarken, hikayenin diğer noktalarında da tarih sık sık ifade edilir. Örneğin, Peyami’nin hastalığının 25 Mart’ta geçmeye başladığı net bir şekilde söylenir ve bu süre zarfında İstanbul’un İngiliz işgaline girdiği rahatlıkla anlaşılır.[1]
 
Peyami, kendisini Sakarya Savaşı’na getiren süreci İstanbul’dan başlayarak anlatır. Bu sayede, yazar bir taraftan Anadolu’da yaşananları anlatırken, bir taraftan da İzmir’in İşgali, Sultanahmet Mitingi ve İstanbul’un işgali gibi konuların Osmanlı Devleti’nin başkentinde nasıl yaşandığını da aktarma imkanı bulur.
 
Bu konuda özel olarak irdelenen bir nokta, dönemin Batılılaşmış semtlerinden Şişli’de yaşanan hayattır. Peyami, İstanbul ve İzmir’in işgalinin Şişli’de yarattığı tepkileri, burada yabancılara karşı tutumları ve Şişli “sosyetesinin” önemli karakterlerini kapsamlı olarak okuyucuya ulaştırır.
 
Özellikle İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesinin ardından Şişli ve çevresinde yaşanan propaganda hareketleri Peyami tarafından olumlu bir şekilde karşılansa da, anlatıcının bu semtteki hayat tarzı ile ilgili görüşleri çoğu zaman olumsuz olur. Örneğin, romanın ana karakteri kendi annesini bile şu şekilde tanımlar:
 
Yaşlı, alafranga, zeki bir Şişli hanımı. Allahım, o Şişli Büyükada arasında ne dedikodu, ne kukla oyunları olur. Hepsi annemin salonunda başlamasa bile onun salonunda intişar eder.[2]
 
İstanbul’un işgali sırasında hasta olan Peyami, benzer bir durumu I. ve I. İnönü Savaşları’nda da yaşar. Yazar romandaki olayları Sakarya Savaşı’na doğru götürürken ve II. İnönü Savaşları, “Perde Arası” bölümü ile hızlı bir şekilde, bir “boşluk” bırakılarak geçilir.[3]
 
Roman, Anadolu’ya geçtikten sonra neredeyse tamamen Kurtuluş Savaşı’nın burada yarattığı lkoşullara yoğunlaşır. Bu konuyla ilgili daha fazla bilgi için, yandaki “Kurtuluş Savaşı” sekmesine göz atabilirsiniz.
 
 
 
[1] s. s. 66
[2] s. 19
[3] s. 139

Ateşten Gömlek, her şeyden önce Kurtuluş Savaşı ile ilgili bir roman olarak gösterilebilir. Romanın merkezinde, Milli Mücadele ve bu mücadelenin kazanılabilmesi için kendini feda eden kişiler bulunur.
 
Halide Edib’in bu romanı, Kurtuluş Savaşı’nı farklı süreçleriyle ve farklı boyutlarıyla incelemeyi de mümkün kılar.
 
İzmir’in işgali ile birlikte Anadolu’da başlayan düzensiz ve çeteler üzerinden yürütülen Kuvayı Milliye  hareketi, romanda uzun süre önemli rol oynar. Perde Arası bölümüne kadar yaşanan her şey, okuyucuya Kurtuluş Savaşı’nın bu boyutunu, “düzensiz mücadele” dönemini aktarır. Daha sonra, Sakarya Savaşı’na giden süreçte, düzenli bir ordu tarafından yürütülen Kurtuluş Savaşı takip edilir.
 
Halide Edib, romanda Kurtuluş Savaşı’nın yalnızca farklı aşamalarını göstermekle kalmaz, aynı zamanda farkl boyutlarını da gösterir.
 
İhsan ve Ahmet Rıfkı gibi karakterler, kendilerini yalnızca bu mücadeleye adamış, bu mücadele etrafında var olan karakterler şeklinde tanımlanabilir. İhsan, Önemli Karakterler bölümünde daha detaylı olarak okuyabileceğiniz gibi, Kurtuluş Savaşı’na bir “asker” bakışını temsil eder ve yeri geldikçe bu konudaki görüşlerini paylaşır. Ahmet Rıfkı ise, “cinnet derecesine varan” namuskarlığı ve fedakarlığı[1]  ile, bu mücadelenin bir kişiye dönüşmüş hali gibidir.
 
Özellikle Ayşe’nin hemşirelik yapması, yazarın bu savaştan etkilenen insanları da okuyucuya gösterebilmesini mümkün kılar. Muharebeler sırasında yaralanan insanların durumları, verdikleri tepkiler ve yaşantıları, sık sık gündeme getirilir.[2] Bu bölümlerin, Kurtuluş Savaşı’nda hemşirelik yapan Halide Edib’in kendi kişisel tecrübelerine dayandığı da söylenebilir.
 
Yazar, Kurtuluş Savaşı’nın pek çok boyutunu coşkulu bir tavırla ele alsa da, romanda bu fikrin yalnızca olunlu olarak değerlendirildiği, olumsuz yanlarının dışarıda bırakıldığı söylenemez. Romanın ilk sayfalarında, yenilgiyi kabul edip, kendilerini ne olursa olsun İngilizlere “affettirmek isteyenler” veya Kurtuluş Savaşı sırasında “maddi ve kişisel” menfaatler peşinde koşanlar, romanda eleştirilir. [3]
 
Halide Edib, romanın anlatıcısı Peyami’yi askerlik konusunda eğiten önemli karakterlerden Mehmet Çavuş’u da benzer şekilde ele alır. Kitabın 102. sayfasında “padişah düşmanlığı” ile öne çıkarılan Mehmet Çavuş, birkaç sayfa sonra Kezban’a duyduğu aşk nedeniyle İhsan'a düşman olur ve padişahın Kurtuluş Savaşı’na karşı bir araya getirdiği “Hilafet Ordusu”na katılır.

Mehmet Çavuş da, şahsi çıkarlarını Milli Mücadele'nin önüne koyan karakterlerin bir başka örneği olarak okunabilir. 
 
[1] s. 90
[2] s. 145
[3] s. 141
Romanda Kurtuluş Savaşı kadar merkeze konulmasa da, özellikle İstanbul’da geçen bölümlerde  I. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın Osmanlı Devleti’ne karşı tavırları da gündeme gelir.

Ateşten Gömlek'in ilk 76 sayfası İstanbul'da yaşananlara odaklanırken, sonraki bölümleri Anadolu'da geçer. 
 
Bu konuda en önemli örneği, romanın en olumsuz karakterlerinden Mr. Cook teşkil eder. İngiliz bir gazeteci olan Mr. Cook, Türklerin kendilerini İngiltere’ye affettirmesi gerektiğini, bunun için her şeyi yapması gerektiğini söyleyen, “Zaferi başına sıçramış” bir adam görünümündedir.[1] Özellikle Salime Hanım'ın kendisine yaranmak için yaptıkları, “yenilgiyi kabul eden” kişilerin tutumuna karşı getirilen eleştiriler olarak okunabilir. Halide Edib, Ayşe’nin kendisine verdiği cevaptan sonra evden ayrılan Mr. Cook hakkında hiçbir olumlu cümle söylememeye dikkat eder. Öyle ki, Peyami’nin annesinin salonunda konuştuğu sırada, Fransızcasının “fenalığı” bile özellikle betimlenir.[2]
 
Mr. Cook dışında, Osmanlı – Avrupa ilişkileri hakkında önemli bir detay da 68. sayfada dile getirilir. 1915 yılında yaşanan Ermeni Olayları nedeniyle Türkiye hakkında dile getirilen olumsuz görüşler, Halide Edib tarafından bilinçli bir şekilde cevaplanır. Romanın arka planındaki karakterlerden Ahmet Ağa, Erzurum’da Ermenilerin baskını nedeniyle karıısını ve çocuklarını kaybetmiştir.[3] Bu durum nedeniyle Milli Mücadele’ye destek veren Ahmet Ağa, “Ermenileri mazlum bir millet olarak gösteren Avrupalılara karşı” büyük bir öfke duyar.[4]
 
Ahmet Ağa karakteri ve yaşadıklarının romana bu şekilde dahil edilmesi, Halide Edib’in bu yıllarda Türkiye’ye getirilen bazı suçlamalara verdiği bir cevap niteliğindedir. 

[1] s. 50
[2] s. 51
[3] s. 68
[4] s. 68
Ateşten Gömlek, kurgu açısından klasik roman yapısına yakın bir eser olarak tanımlanabilir. Romandaki metin, okuyucuya Kurtuluş Savaşı’nda bacaklarını kaybeden ve kafasından vurulan Peyami’nin hatıra defteri olarak sunulur. Peyami, yaralı bir şekilde yattığı hastane yatağından, İstanbul’dan Anadolu’ya geçme sürecini ve burada yaşadıklarını anlatır.
 
Peyami’nin gözünden sunulan roman, çoğunlukla birinci şahıs anlatıcı üzerinden, onun bakış açısından anlatılır. Bununla birlikte, romanın belli bölümleri, örneğin Ayşe’nin Peyami hastayken ona yazdığı mektuplardan oluşan bölümler, romanda farklı karakterlerin görüşlerini de doğrudan okumamızı sağlar. Aynı şekilde, roman kurgusu açısından “mektup” gibi ayrı bir yapıya girmese de, 166. sayfadan 197. sayfaya kadar devam eden “Ateşten Gömlek” bölümü, ağırlıklı olarak İhsan’ın anlattıkları üzerinden ilerler, yani bu karakterin bakış açısını sunar.

Romandaki temel bakış açıları
 
Romanın kurgu yapısıyla ilgili dikkat çekici bir nokta, Halide Edib’in anlatıya eklediği son derece önemli bir detaydır. Roman başladığı sırada, Peyami’nin iki bacağının kesilmiş ve kafasından vurulmuş olduğu açıkça belirtilir.[1] Hatta Peyami henüz ilk sayfalarda doktorun “kafasındaki kurşunun hayalât yaptığını”, yani hayaller görmesine sebep olduğunu bile ifade eder.
 
Roman boyunca, Cemal, İhsan, Peyami ve Ayşe çevresinde gelişen olaylar detaylı şekilde anlatılır. Ayşe’nin hemşirelik yaptığı tekrar tekrar ifade edildiği gibi, İhsan’ın “alay kumandanı” olduğu da 142. sayfada net bir şekilde dile getirilir. Ancak romanın sonuna eklenen bir bölüm, kitaptan edinilen tüm bilgileri sorgulamaya yol açar. Peyami’yi tedavi eden iki doktor, onun hatıra defterinde adı geçen kişilerle ilgili bir araştırma yaptıklarını ve bu isimlerde, bu görevi yapan kimsenin bulunamadığını konuşur.
 
Bu durum, romanda okuyucuya sunulan her şeyin kafasındaki kurşun nedeniyle halüsinasyonlar gören hasta bir adamın sanrıları olduğu şeklinde okunabilir. Bu şekilde okunduğunda, Peyami edebiyatta güvenilmez anlatıcı olarak kabul edilen bir anlatıcı türü içinde değerlendirilebilecek hale gelir. Halide Edib’in genellikle modern ve postmodern edebiyat eserlerinde karşımıza çıkan “güvenilmez anlatıcı” tekniğine benzer bir yapıyı 1922 yılında kullanması, Ateşten Gömlek’i bu açıdan da ilgi çekici hale getirir.
 
Halide Edib, romanda dönemi için akıcı olarak tanımlanabilecek bir dil kullanır. Elbette, günümüzden neredeyse yüz yıl önce yazılan bir eser, dönemi için “akıcı” bir dilde yazılmış olsa da, bu romanı 2000’li yıllarda okuyan kişiler için geçerli olmayabilir. Kitabın modern baskılarında, günümüzde artık kullanılmayan eskimiş, Arapça ve Farsça tamlamaların açıklamaları da ek bilgiler olarak paylaşılmaktadır. Bu, romanı okumayı kolaylaştıran bir etken olabilir.
 
Halide Edib’in kullandığı dil ile ilgili önemli bir özellik de, yazarın belli noktalarda coşkulu, milli duygulara hitap eden bir üslupla yazmasıdır. Bunun iyi bir örneği, yazarın Sultanahmet Miting’ini anlatırken kullandığı şu cümleler olabilir:
 
Minarelerin üstünde iki siyah tayyare dolaşıyordu. Fakat halkın duyduğu şey ölümden kuvvetli idi. Kimse ne başını kaldırdı, ne alakadar oldu.
 
Cemal:

- Ah, dedi, keşke bombalarını atsalar ve bu günü, bu kelimesiz ahdimizi kanımızla mühürlesek. [2]  

Kitapta hem rahatlıkla anlaşılabilecek bir dil kullanılması, hem de coşkulu, milli duyguları arttıracak ifadelere yer verilmesi, Kurtuluş Savaşı sırasında yazılan bu romanın okuyucuları Milli Mücadele'ye destek vermeye çağırması şeklinde de değerlendirilebilir.
 
[1] s. 18
[2] s. 44 - 45