Kedi Mektupları Oya Baydar

Zaman ve Mekan
Tema ve Toplumsal Eleştiriler
Kurgu, Dil ve Anlatı Üslubu
Kedi Mektupları’nın zamanını ve mekanlarını anlamak, bu kitabı daha iyi analiz etmeyi sağlayacak temel noktalardan bir tanesi olarak gösterilebilir.
 
Kedi Mektupları, romanın tüm karakterlerini bir araya getiren yılbaşı kutlamasından da anlaşılacağı gibi, 1990’lı yılların başında geçer: Yılbaşı partisinde kutlanan 1992 yılı olduğuna göre, romanın daha önceki bölümlerinin de 1991 yılında geçtiği sonucu çıkarılabilir.[1]
 

Romanda merkeze koyulan kediler ve bu kedilerin sahipleri, iki farklı ülkede karşımıza çıkar. Nina, Gece, Artur ve Yoldaş’ın sahipleri, politik görüşleri nedeniyle Türkiye’den kaçmak zorunda kalan ve Almanya’da yaşayan kişilerdir.
 
Romanda bu “sürgün” ülkesinin Almanya olduğu doğrudan belirtilmez. Ancak romanda geçen bazı cümle ve gündeme getirilen temalar, bu ülkenin Almanya olduğunu gözler önüne serer. Bunların belki de en önemlisi, Türkiye’den gelen ana karakterlerin bu ülkede karşı karşıya kaldığı önyargılı tutumdur. Türklerden ve genel olarak yabancılardan hoşlanmayan kişiler, aşağıdaki gibi cümleler kurar:
 
“Buralara gelip bizim ödediğimiz vergilerle içki alıyorlar. Hitler yaşasaydı görürlerdi günlerini” (…)[2]



 

 
 


Romandaki zaman ve mekan bir arada düşünüldüğünde, Kedi Mektupları’nın temel kurgusu da anlam kazanır. Yıllar önce komünist oldukları için Türkiye’den Almanya’ya kaçmış olan bu karakterler, 1990’lı yılların başında komünizmin çöküşüyle karşı karşıya kalırlar. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Doğu Avrupa’daki komünist rejimlerin gücü kaybetmesi, onlar için hayatlarını adadıkları görüşün “yenilmiş olması” anlamına gelir.
 
Romandaki kedi sahipleri, bir taraftan bu durumla yüzleşmeye çalışırken, diğer taraftan da ülkelerine geri dönebilme fırsatını elde ederler. Dünya genelinde güç kaybeden komünizmin Türkiye’de devlet tarafından artık bir tehdit olarak görülmemesi, pek çok siyasi sürgünün ülkeye geri dönebilmesini mümkün kılar.
 
Bu iki durum, Kedi Mektupları’nda ele alınan temalar açısından da son derece önemlidir. Bu nedenle Kedi Mektupları, zamanı ve mekanı değerlendirilmeden anlaşılamayacak bir roman olarak gösterilebilir.
 
Bu konularda daha fazla bilgi için, Arka Plan bölümümüze göz atabilirsiniz. 
 
 
[1] s. 183
[2] s. 61 


Romanın merkezindeki tema, komünizmin çöküşünden sonra bu görüşü savunanların yaşadıklarıdır. 

Kedi Mektupları’nı Türk Edebiyatı’nın ilginç romanlarından biri haline getiren unsurların başında, Oya Baydar’ın ilginç kurgu ve üslubu gelir. Yazar, kedilerin gözünden yazdığı romanda çocuksu ve naif bir üslup kullanır. Ancak bu üslubun altında oldukça ciddi ve karmaşık tarihi ve toplumsal süreçler yatar. 
 
Aşağıda, romanda karşımıza çıkan başlıca temaları inceleyebilirsiniz. Romanda ele alınan bu temaların, daha “genel” konulara nasıl bağlandığını görmek için, yandaki Kurgu, Dil ve Anlatı Üslubu sekmesine göz atabilirsiniz.
 
Kedi Mektupları, tek cümleyle, komünizmin çöküşüyle yüzleşmeye çalışan komünistlerin yaşadıkları ve hissettikleriyle alakalı bir roman olarak tanımlanabilir. Romandaki kedilerin sahiplerinin hepsi, bu görüşü destekleyen karakterlerdir ve 1990’lı yılların başında komünizmin dünya siyasetinden çekilmekte olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye çalışırlar.
 
Farklı karakterlerin bütün hayatları boyunca inandığı ve uğruna mücadele ettiği fikrin yenilgiye uğramasına karşı verdiği tepkiler birbirlerinden farklı olur. Örneğin, Gece’nin sahibi, komünizmin çöküşünün inandıkları görüşün “yanlış” olduğu anlamına geldiğini düşünür ve inancından vazgeçer.[1] Bu amaç uğruna mücadele ettiği yıllar için kendisini ve etrafındakileri suçlar. Yoldaş’ın sahibi, 90’lı yılların başında yaşananların mutlak bir yenilgiyi ifade ettiğini düşünür: Gece’nin sahibinin aksine, o geri dönüp baktığında kendilerini “haklı” bulur, ancak haklı olmalarına rağmen yanlış davranıp yenilgiye uğradıklarına inanır.[2] Yoldaş’ın sahibi, romanın başlarında yenilgiyi kabullenmek gerektiğini, bu sayede yeniden başlayabileceklerini düşünür, ancak romanın sonunda hayatı boyunca yaşadığı sıkıntılarla birleşen bu son buhran, onun intihar etmesine sebep olur.[3]
 
Romandaki karakterlerin tamamı, Gece ve Yoldaş’ın sahibi kadar belirli tepkiler göstermez. Nina’nın, Artur’un ve Kirli’nin sahipleri, bu kadar somut bir şekilde ifade edilebilecek “tepkiler” vermez, ancak hepsinin ortak özelliği, yaşadıkları büyük bir şaşkınlık duygusudur. Nina’nın bir mektubunda kullandığı şu ifade, romandaki karakterlerin yaşadığı psikolojiyi en iyi özetleyen cümlelerden bir tanesidir:
 
Sanki ayaklarının altından toprak kaymış, boşlukta kalmışlar gibi… Hep yıkıntılardan bahsediyorlar.[4]
 
Komünizmin çöküşüne karşı verilen tepkiler, yalnızca karakterlerin düşünce dünyası ile de sınırlı kalmaz. Yıllar boyunca inandıkları amaç uğruna birlikte mücadele etmiş olan insanlar, bu fikirlerin yenilgiye uğraması ile sosyal hayatlarında da sıkıntılar yaşamaya başlar.
 
Gece’nin sahibi, bu konuda da önemli bir örnek teşkil eder: Yıllar boyunca savunduğu fikirlere sırt çevirdiği ve bunları savunmaktan pişmanlık duyduğu için, arkadaşları ile de sorunlar yaşamaya başlar.[5] Yoldaş’ın sahibinin verdiği yılbaşı partisinde de benzer bir durum vardır. Partiye katılanlar, tıpkı kendileri gibi zamanında komünist bir devrim için mücadele etmiş olan kişilerin, şimdi fabrika, ithalat – ihracat firması, uçak şirketi sahibi haline gelmiş olduğundan bahseder.[6]
 
Kedi Mektupları’nda bu tema, oldukça spesifik bir şekilde işlense de, romandaki karakterlerin yaşadıkları, daha evrensel bir şekilde de okunabilir. Buradaki kedi sahiplerinin yaşadıkları, bütün hayatını belli bir mücadeleye adamış ve bu mücadele bittikten sonra boşluğa düşmüş tüm insanlara uyarlanabilir.
 
[1] s. 37 - 38
[2] s. 56
[3] s. 56, s. 186 - 187
[4] s. 103
[5] s. 100
[6] s. 174
Romandaki karakterlerin büyük bölümü Almanya’da yaşadığı için, merkeze konulan temalardan bir tanesi de “sürgün hayatı”nın çeşitli zorlukları olur. Oya Baydar’ın bu noktada öne çıkarttığı temalardan bir tanesi, bu ülkede yabancılara karşı beslenen önyargı ve düşmanlıktır.
 
Özellikle Otto’nun Alman sahipleri üzerinden değerlendirilen bu tema, Gece ve sahibini birkaç noktada zor durumda bırakır. Batı Avrupalı olmayanları sevmeyen bu aile[1], yabancılar ülkeye gelmeye başladığından beri “her şeyin kötüleştiğine” inanır.[2]  Otto, “Vahşiler” bu ülkeye dolmaya devam ederse kendilerine yer kalmayacağını düşünen sahiplerinin, yabancılara hak verilmemesi gerektiğini düşündüğünü bile aktarır.[3]
 
Gece ile Otto arasındaki arkadaşlık nedeniyle, yabancı düşmanlığı teması en çok bu karakter üzerinden işlense de, diğer kediler de sahiplerinin benzer sıkıntılar yaşadığından bahseder. Örneğin Yoldaş’ın sahibinin komşusu, “[Türklerin] buraya gelip onların ödediği vergilerle içki almasını”[4] eleştirir. Öyle ki, Türklerin kendi ülkesinde yaşaması, ona “Hitler yaşasaydı görürlerdi günlerini” dedirtecek kadar rahatsız edici gelir.[5]
 
Romanda merkeze konulan karakterlerin hayvanlar olması, Oya Baydar’a bu bakış açısından da bir eleştiri yapma fırsatı verir. Yoldaş’ın tanıdığı “Kuyruksuz” kedinin aktardığı hikayede kullandığı şu cümleler, bu eleştirileri üstünü neredeyse hiç örtmeden okuyucuya ulaştırır:
 
Bizim burada hayvanlara zarar vermek suç sayılıyor. Doğrusu, bu konuda haklarını yememek gerek. İnsanlara, hele de kara kafalı, kara derili, takkeli ya da başörtülü, yoksul kılıklı, kısacası “yabancı” oldular mı, istediğin kadar kötü davranmak serbest. Ama kedilere, köpeklere dokunanın vay haline!” [6]
 
[1] s. 35
[2] s. 191
[3] s. 192
[4] s. 61
[5] s. 61
[6] s. 156



 

Kedi Mektupları’nın belki de en ilginç boyutu, romanın kullandığı sıra dışı kurgu yapısıdır. Kedilerin birbirlerine yolladıkları “koku mektupları” üzerinden bir “mektup roman” çerçevesi yaratan yazar, bu çerçevenin içini mektupları gönderen kedilerin duygu, düşünce ve gözlemlerini anlatarak doldurur.
 
Ancak basit, hatta yer yer çocuksu görünen bu yapının altında, oldukça karmaşık politik meseleler ve psikolojik çözümlemeler yer alır. Kediler, Oya Baydar’ın 1990’lı yılların başında komünizme inananları incelemesine olanak veren kurgu ögeleri haline gelir.  
 
Romanı kedilerin bakış açısından anlatması, Oya Baydar’ın pek çok konuya naif / mizahi bir bakış açısından yaklaşmasını mümkün kılar. Romandaki kediler, insanlara göre daha “aptal” canlılar değildir: Hayatı ve insanları düşünüldüğünden çok daha iyi anlarlar ve hayatı olduğu gibi kabul edip, yalnızca ondan keyif almaya bakarlar.[1] Bu durum, onların belli açılardan kendilerini insanlara göre üstün görmesini bile sağlar.[2]
 
Ancak kedilerin insanlardan “daha zeki” varlıklar olarak kurgulandığını söylemek de doğru olmayacaktır. Romandaki kediler, insanların düşündüğünden daha akıllı olsa da, insanlıkla ilgili bazı temel kavramları anlayamazlar: Romanın merkezine konulan komünizmin yanı sıra, para ve politika gibi “insanlığa ait” kavramlar da onlara hep yabancı kalır. Bu tarz konular gündeme geldiğinde, kedilerin görüşü insanlara göre daha basit ve naif kalır.
 
Bu konuda, aşağıdaki alıntı aydınlatıcı bir örnek olabilir:
 
Yıkılmaz sandıkları, çok güvendikleri, içinde kendilerini korunaklı, mutlu, güçlü hissettikleri bir şey – bir duvar mı, bir ev mi, parti dedikleri mi, o uzak ülke mi, hayal dedikleri mi nedir, artık bilmiyorum işte, neyse o – yıkılmış. Şimdi kendilerini boşlukta, korunaksız, çırılçıplak hissediyorlar. Bütün bunların, Nina’nın da mektubunda yazdığı gibi, o Sakallı ve o Kedili adamla ve onlara benzeyen başka birileriyle ilgisi var.[3]
 
Romandaki kedilerden Gece’nin anı defterine, naif ve saf bir dille yazdığı bu cümleler, aslında oldukça karmaşık siyasi durumlarla ilgilidir.
 
Burada yıkılan “duvar”, Berlin Duvarı’nı, “parti”, Komünist Parti’yi, “Uzak Ülke”, muhtemelen Komünist ülkelerden Sovyetler Birliği’ni veya “uzak” tanımı nedeniyle Çin’i, hayal ise muhtemelen komünist bir devrimi ifade eder. “Sakallı” olarak tanımlanan kişi komünizmin en önemli düşünürlerinden Karl Marx’ı, “Kedili” ise ilk komünist devrimi gerçekleştiren Vladimir Lenin’i ifade eder.


"Kedili"
 
Kedilerin tam olarak anlayamadıkları bu kişi ve kavramlarla uğraşması, romanın oldukça basit bir tonda ilerlerken, aslında oldukça spesifik bir tarihi sorunla ilgilenmesinin iyi bir örneğidir.
 
Oya Baydar, aynı zamanda kedilerin insanlara göre farklı olan doğasını da ortaya koyar. Örneğin Nina, yavrusu Kirli’den ayrı bir ülkede yaşasa da, onu “yavrusu” olarak özlemez, kediler insanlar gibi yavrularına düşkün olan yaratıklar değildir.[4]
 
Kediler ve insanların birbirlerinden tamamen farklı ve çeşitli açılardan birbirlerini anlamayan varlıklar olarak ele alınması, romanın bu sıra dışı kurgusunu da edebiyat içinde konumlandırmayı mümkün kılabilir. Dünya edebiyatında, bir temayı merkeze koyarken, bir toplumsal eleştiri yaparken kullanılan temel yöntemlerden bir tanesi, topluma “dışarıdan” bir gözle bakmaktır.
 
Örneğin, Aldous Huxley’in meşhur romanı Cesur Yeni Dünya’da hayal ettiği gelecek, aslında pek çok açıdan “ideal” bir düzen olarak da görülebilir. Ancak romanın odak noktası, bu düzeni kabullenmeyen ve bu düzenin dışından gelen bir karakter üzerinde yer aldığı için, yazar hayal ettiği geleceğin çarpık boyutlarını ortaya koyabilir.
 
Tıpkı Kedi Mektupları gibi mektup roman türüne dahil olan Montesquieu’nün İran Mektupları, Fransız toplumunun çarpık yanlarını göstermek ve bunları komik hale getirerek eleştirmek için İran’dan gelen iki gezgini merkeze koyar. Bu sayede, “toplumun dışından” gelen, bu nedenle toplumun kabul ettiği normları otomatik olarak kabullenmeyen karakterler, yazarların gözlemlediği yanlışları göz önüne koyabilir.
 
Kedi Mektupları’ndaki kedilerin de benzer bir işlevi vardır. Romanı insanların değil, kedilerin gözünden anlatan yazar, bunların sahipleri hakkında yaptıkları yorumlar ile aslında insan doğasını ve insanlığın “tuhaf” yanlarını eleştirir. Paraya, bürokratik dosyalara verilen önem, birkaç parça kağıdın bütün hayatımızı kontrol etmesi, insanların sürekli olarak cevap veremeyecekleri sorgulamalara girerek kendilerini mutsuz etmesi, Oya Baydar’ın romanda gündeme getirdiği konular arasında yer alır.
 
Hatta, 217. sayfada, sahibinin yazdığı “Sürgün Kedileri” romanını okuyan Nina, Kedi Mektupları hakkındaymış gibi okunabilecek cümleler sarf eder:
 
“Hanımımın, kedileri anlattığını sanırken aslında kendini ve kendi gibileri anlatması, edebi açıdan büyük bir eksiklik.”
 
Bu bağlamda, romanı kedilerin bakış açısından kurgulayan Oya Baydar’ın, romanda hem oldukça özel bir konuya, 1990’lı yılların başında komünizmin çöküşünün bu görüşü savunan insanları nasıl etkilediğine, hem de çok daha genel olarak insan doğası ile ilgili önemli sorunlara yoğunlaştığı söylenebilir.

Yukarıda da görülebileceği gibi, Oya Baydar’ın roman genelinde kullandığı dil ile ilgili en önemli noktalardan bir tanesi, kedilerin normal şartlarda oldukça karmaşık kavramlar ve ifadeler üzerinden tartışılan görüşleri son derece basite indirgeyerek ifade etmesidir. Yazar, bunun dışında kedilerin kendilerine özgü bir dile sahip olduğunu da yer yer okuyucuya gösterir.
 
Romandaki kedilerin üslupları, zaman zaman yaşlarına ve davranışlarına göre değişiklik gösterir. Örneğin en yaşlı ve tecrübeli kedi olan Nina’nın üslubu, daha genç ve bilgisiz bir kedi olan Kısmet’e göre oldukça farklıdır. Bununla birlikte, yazarın roman boyunca akıcı ve basit bir dil kullandığı söylenebilir. Bu dilin daha “derin” boyutlarını anlayabilmek için romanda bahsedilen konuya bir ölçüde hakim olmak gerekebilir – bu konuda daha fazlası için, Arka Plan bölümümüze göz atabilirsiniz.
 
[1] s. 201, s. 203
[2] s. 23, 201
[3] s. 110
[4] s. 20