Sahnenin Dışındakiler Ahmet Hamdi Tanpınar

Cemal
Sabiha
Muhtar
Nasır Paşa
Tevfik Bey
İhsan
Muhlis

Romanın merkezindeki kişi, aynı zamanda anlatıcı olarak da kullanılan Doktor Cemal'dir. Ancak Doktor Cemal'in anlatısı, pek çok karakteri kapsar ve pek çok karakter hakkında kayda değer bilgi verir. 

Romanın merkezindeki karakter, anılarını yazarak metni bize ulaştıran Cemal’dir.
 
Pek çok Tanpınar karakteri gibi, aydın, bilgili, ancak hayatta tam olarak ne yapmak istediğini bilmeyen, nereye ait olduğunu bulamayan Cemal, roman boyunca içinde bunun rahatsızlığı ile gezer. Küçük bir kasabada “geniş hayatın davetini duyan”, “fikrin ve hareketin sarhoşluğunu özleyen” anlatıcı, buna rağmen büyük şehirde de tam anlamıyla mutlu olamaz.[1]
 

Romanda Cemal’in karakterini şekillendiren iki temel unsur vardır.
 
Bunlardan birincisi, Sabiha’ya karşı duyduğu aşktır. Ancak onunla bir şeyler yaşamadan İstanbul’dan ayrılması, geri döndüğünde ise Sabiha’nın Muhtar ile evli olması, bu ilişkiyle mutlu olmasını imkansız hale getirir.
 
İkinci temel unsur ise, Milli Mücadele’dir. Cemal, romanın daha ilk sayfalarında Anadolu’ya geçmek istediğini, ancak sağılığının buna elvermediğini açıkça ifade eder. Bunun alternatifi, İstanbul’da, İhsan’ın yanında Milli Mücadele’ye destek vermektir. Cemal bunu yapar: İhsan’ın kendisine verdiği tüm görevleri yerine getirir, ancak bu süreci gerçek anlamda içselleştirdiğini söylemek – yani bunu gerçekten inanarak, severek, hayatını adayarak yaptığını savunmak zordur.
 
Cemal, Milli Mücadele konusunda bir şeyler yapma konusunda gerçek anlamda ikna olmuş gibi gözükmez. Romanda bu konuda en güçlü fikirleri ifade eden karakter olan İhsan, hikayenin sonunda Nasır Paşa’nın evine giderken, Cemal’i “çok yumuşak olmakla” suçlar.[2] İhsan’dan yeni “görevler” almak için onunla buluşmaya giden Cemal, istemeye istemeye gittiğini şu şekilde ifade eder:
 
Hatta ayıplamazsanız, vapuru kaçırmak için elimden geleni yaptığımı da ilave etmek isterim. (…) İhsan’ın üzerindeki tesirini hoş görmüyordum. [3]
 
 
Bu iki cümle arasında alıntılanmayan bölümde, Cemal kendisini garip bir tembellik içinde gördüğünü anlatır, “uzleti, sükunu ve hülyayı” aramaktadır.[4] Özellikle Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler’den önceki romanı Huzur’u okumuş olanlar için, Cemal hakkında belki de en aydınlatıcı cümle, 105 sayfada geçer:
 
Bu genç adam bana neden hep M..den döndüğüm zamanki halimi hatırlatıyordu?
 
Bu alıntıda bahsedilen “genç adam”, Huzur’un ana karakteri Mümtaz’dır -- ve Cemali'in M…den döndüğü günler, Sahnenin Dışındakiler’de anlatılan süreçtir. Bu nedenle, Cemal’in pek çok açıdan Mümtaz’ın yaşadığı; nereye ait olduğunu bilmeme, hayatta ne yapması gerektiğini bulamama sorunlarından ve bunların yarattığı “iç huzursuzluktan” mustarip olduğu söylenebilir.
 
[1] s. 10
[2] s. 306
[3] s. 173
[4] s. 173
Romanın merkezindeki kişi, aynı zamanda anlatıcı olarak da kullanılan Doktor Cemal'dir. Ancak Doktor Cemal'in anlatısı, pek çok karakteri kapsar ve pek çok karakter hakkında kayda değer bilgi verir. 

Romanın belki de en “tuhaf” karakteri olan Sabiha, ikinci bölümde neredeyse hiç gözükmez. Cemal’in aşık olduğu bu karakter, Muhtar ile evliliğinden sonra kimsenin bahsetmediği, ortadan kaybolmuş bir kişi haline gelmiştir. Onu romanda gündeme getiren, kendisini bir türlü unutamayan Cemal’in aşkıdır.
 
Bu durum nedeniyle, Sabiha ile ilgili sahip olduğumuz bilgilerin büyük çoğunluğu romanın birinci bölümünden, onun çocukluk yıllarından gelir. Sabiha’yı bir karakter olarak tuhaf hale getiren de budur.
 
Henüz bir çocuk olmasına karşın,  Cemal Sabiha’ya daha o zamanlar “psikoloji ifritinin” musallat olduğunu ifade eder. Sabiha; kendisini, çevresini, etrafındaki insanları derin bir şekilde analiz etmeden, onları fazlasıyla ciddiye almadan yaşayamaz.[1] Özellikle ailesinin mutsuzlukları ile ilgili yaptığı yorumlar, o yaşta bir çocuktan beklenmeyecek düzeydedir. Bu rolü üstlenecek İhsan Avrupa’dan henüz dönmediğinden, Sabiha kendileriyle konuşacak, cevaplar verecek, onlara bazı şeyleri anlatacak “doğru dürüst bir adamın” hasretini duyar.[2]
 
Çocukluk yıllarında Sabiha’nın karakterinin en önemli boyutlarından bir tanesi sürekli içinde duyduğu bir “gitme” isteğidir: Sabiha, bir yere gidemeyeceğini bildiği halde, etrafındaki insanların etkisinden kurtulmak, bir şeyler başarmak, “kendisi olmak” istemektedir.[3] Romanın sonunda, henüz böyle bir şeye “hazır olmayan” bir toplum içinde, sahneye çıkan ilk kadın olma hayali de, aslında bu amacın bir yansımasıdır.
 
Romanın içinde, Sabiha’nın karakterini oluşturan bu unsurlar, Cemal ve İhsan da dahil, pek çok kişinin ona aşık olmasını sağlar.[4]
 
Tabi henüz çocuk yaştaki bir karakterin bu kadar yoğun bir şekilde ele alınması, Sabiha’yı zaman zaman gerçeklikten de uzaklaştırır. Fethi Naci’nin bu yöndeki eleştirisi, Sabiha’nın “o yaştaki bir çocuğun söyleyemeyeceği” cümlelerle konuşan, “idealize edilmiş” bir karakter olduğu yönündedir.[5]
 
Ahmet Hamdi Tanpınar da, karakterin “tuhaf” birisi olduğunun bilincinde olduğunu ima eder. Muhtar ile Cemal’in birbirleriyle yüzleştiği sahnede, Muhtar’ın şu sözleri söylemesi, hem bunun bir kanıtı, hem de Seniha’nın karakterinin alternatif bir yorumu olarak okunabilir:
 
Sabiha ümit ettiğim gibi çıksa idi, belki de başka türlü olurdu. Belki bu işlerin hiçbirine girmezdim. Fakat öyle çıkmadı. O da başka türlü hasta idi. İliklerine kadar hasta idi. Şahsiyetinin ve imkanlarının hastası idi. Onu çıldırtmıştınız… (…)[6]
 
[1] s. 27
[2] s. 38
[3] s. 60
[4] s. 240
[5] Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı. s. 223
[6] s. 286 - 287

Romanın merkezindeki kişi, aynı zamanda anlatıcı olarak da kullanılan Doktor Cemal'dir. Ancak Doktor Cemal'in anlatısı, pek çok karakteri kapsar ve pek çok karakter hakkında kayda değer bilgi verir. 
 
Sahnenin Dışındakiler’in geniş kadrosu içinde, çeşitli açılardan olumsuz pek çok karakter bulunur. Ancak romanın “kötü” karakteri, Sabiha ile evlendikten sonra onun çevresindeki herkesi sömüren, sürekli yalanlar söyleyen, yasadışı işlerle bulaşan ve Sabiha’yı da aldatan Muhtar’dır.
 
Cemal, fiziksel olarak “gerçekten güzel” bir adam olarak tanımladığı Muhtar’ın bu dış görünüşünde, yine de insanı rahatsız eden bir hal olduğunu söyler: Cemal onu gördüğünde, şeytanın da bir zamanlar bir melek olduğunu hatırlamamanın imkansız olduğunu düşünür.[1]
 
Muhtar ve yaptıkları, romandaki karakterler tarafından sık sık gündeme getirilse de, kendisi doğrudan yalnızca bir sahnede, Cemal ile yüzleştiği sahnede gözükür. Burada Muhtar’ın söyledikleri, onu özellikle Batı Edebiyatı geleneği içinde “konumlandırabilmeyi”, Batı Edebiyatı’nın önemli karakterleriyle benzerlikleri üzerinden değerlendirebilmeyi mümkün kılar.
 
Kötü bir karakter olduğunun bilincinde olan Muhtar, böyle olmasını “can sıkıntısına” bağlar. Etrafında “o kadar ahmak insan vardır, küçük yaşından beri her şeyden o kadar bıkmış”tır ki, can sıkıntısından ölmemek için ateşle oynamaktan başka yol bulamamıştır.[2] Hayatta hiçbir şeye değer vermeyen, hayatı ciddiye almayan bu karakter, Fethi Naci tarafından bir Dostoyevski karakterine benzetilir. [3]
 
Nihilist yapısı, hayattaki değerlerin pek çoğuna kayıtsızlığı ve sadece “sıkıldığı” için yarattığı sorunlar, onu Rus Edebiyatı’ndaki bu karakter geleneğine yaklaştırır.
 
Tanpınar’ın bir önceki romanı Huzur’da, benzer bir rolde kullanılan Suat’ın karakteri hakkında daha fazla bilgi almak için, bu romanın Önemli Karakterler bölümüne göz atabilirsiniz.
 
[1] s. 239
[2] s. 286
[3] Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı. s. 224

Romanın merkezindeki kişi, aynı zamanda anlatıcı olarak da kullanılan Doktor Cemal'dir. Ancak Doktor Cemal'in anlatısı, pek çok karakteri kapsar ve pek çok karakter hakkında kayda değer bilgi verir. 
 
Romanın ikinci planındaki önemli karakterlerden bir tanesi, Cemal’in katipliğini yaptığı Nasır Paşa’dır. Dönemin “iki hükümetli” koşulları içinde, Ankara ve İstanbul’un talepleri arasında kalan Nasır Paşa, bir taraftan Ankara’ya geçme ihtimalini değerlendirir, öte yandan da İstanbul’daki hükümetin kendisine sadrazamlık teklifinde bulunacağını düşünür.
 
Ancak kriz ortamında kendisini yeniden “önemli” bir konuma taşımayı uman Nasır Paşa’nın nihai kararı, ikisini de yapmamak olur. Artık geride kalmış bir çağa ait olduğunu bir anlamda kabullenen Nasır Paşa, can güvenliği için İstanbul’dan kaçıp İtalya’ya yerleşmeyi kararlaştırır ve oldukça sembolik bir şekilde, geçmişinin tüm önemli hatıralarını yakar.
 
Romanın sonunda, her iki tarafın da işine yaramayacağı anlaşıldığında öldürülen Nasır Paşa, bir anlamda artık “ihtiyaç kalınmamış” bir figür haline gelmiştir. 
 

Romanın merkezindeki kişi, aynı zamanda anlatıcı olarak da kullanılan Doktor Cemal'dir. Ancak Doktor Cemal'in anlatısı, pek çok karakteri kapsar ve pek çok karakter hakkında kayda değer bilgi verir. 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir önceki romanı Huzur’da, daha yaşlı bir karakter olarak yine karşımıza çıkan Tevfik Bey, o romanın ana karakterlerinden Nuran’ın dayısıdır. Sahnenin Dışındakiler sırasında henüz bir çocuk olan Nuran’dan ziyade, Tevfik Bey daha çok ön plana çıkar.
 
İhsan, Muhlis ve Kudret Bey gibi kişilerle ahbaplık eden Tevfik Bey, özellikle İhsan’la arkadaşlığı ile paralel olarak, Kurtuluş Savaşı’nı desteklemektedir. Ancak Tevfik Bey’in bu mücadeleye nasıl destek verdiği, romanın ilginç boyutları arasında gösterilebilir. Tıpkı Huzur’da olduğu gibi, bu romanda da keyfine, yemeklere ve müziğe düşkün bir karakter olan Tevfik Bey, bir yandan Milli Mücadele’ye destek verirken, diğer yandan sofrası ile ilgilenmekte, patlıcanları nasıl kızartmak gerektiğinden, ıstakoz bulamadığı için yakınmaya varan “sorunlarla” ilgilenmektedir. [1]
 

Roman içinde, Milli Mücadele’ye çeşitli katkılar yaptığı anlaşılsa da, gözüken en somut katkısı, sandalıyla Boğaz’a açılıp, burada kendi müziklerini çalan bütün yabancıları “susturması”, onları kendi sesine hayran bırakarak peşinde dolaştırması olur.
 
Bu açıdan Tevfik Bey’in, “sözde” Milli Mücadele’ye destek veren, ancak bunun için kendi hayatındaki keyiflerden fazla fedakarlıkta bulunmayan bir adam olduğu söylenebilir.
 
[1] s. 152, s. 156 

Romanın merkezindeki kişi, aynı zamanda anlatıcı olarak da kullanılan Doktor Cemal'dir. Ancak Doktor Cemal'in anlatısı, pek çok karakteri kapsar ve pek çok karakter hakkında kayda değer bilgi verir. 

Anadolu’da devam eden Milli Mücadele’ye İstanbul’dan destek verme fikri düşünüldüğünde, İhsan romanın bu boyutunun en önemli karakteri olarak tanımlanabilir. Huzur’un yaşlı, tecrübeli, temkinli, ağırbaşlı karakteri İhsan, bu romanda karşımıza tamamen farklı bir şekilde çıkar.
 
Sahnenin Dışındakiler’de İhsan, inandığı mücadelenin başarıya ulaşması için elinden gelen her şeyi yapan, idealinden hiçbir şekilde sapmayan, lafını sakınmayan bir adam olarak gözükür. Özellikle romanın ikinci kısmında, kendisine İstanbul hükümetinde bir konum önerildiğinde, bu hükümetin meşruiyetine inanmadığını bile şiddetle ifade eden İhsan, sert, kararlı, kimseden korkmayan bir adam görünümündedir.[1]
 
İhsan’ın yaşlılık yıllarının Huzur’da nasıl anlatıldığını görmek için, Huzur’un Önemli Karakterler bölümüne göz atabilirsiniz.
 
Ancak bu durumun, tam olarak pozitif bir durum olduğu da söylenemez. Romanın sonunda, Milli Mücadele’nin “işine yaramayacağı” anlaşılan Nasır Paşa öldürülür.
 
Katilin kim olduğu tam olarak belli olmasa da, bu role en çok uyan iki kişi İhsan ve Muhtar’dır. Her ne kadar Muhtar’ın “kötü niyetli” yaratılışı ve daha önceden herkesi öldüreceği yönünde tehditleri olsa da, Nasır Paşa’yı öldürerek siyasi bir şeyler kazanma ihtimali olan kişi Muhtar değil, İhsan’dır.
 
[1] s. 134

Romanın merkezindeki kişi, aynı zamanda anlatıcı olarak da kullanılan Doktor Cemal'dir. Ancak Doktor Cemal'in anlatısı, pek çok karakteri kapsar ve pek çok karakter hakkında kayda değer bilgi verir. 

Romanda İhsan ile birlikte, Milli Mücadele’ye İstanbul’dan destek veren karakterlerin en önemlilerinden biri Muhlis’tir. Ancak Muhlis, özellikle isminin geçtiği noktaların tam anlamıyla detaylandırılmaması sebebiyle, romanda bir karakter olarak fazla kullanılmaz.
 
Muhlis’in romandaki önemini etkilemiş olabilecek bir durum için, Analiz bölümündeki “Tamamlanmamış (?) Roman” sekmesine göz atabilirsiniz.
 
Muhlis’i bu bölümde değerlendirmeye sebep olan sahne, tahmin edebileceğiniz gibi, Cemal’in odasında kaldığı ve onun burada sakladığı şeyleri gördüğü andır. Ülkeyi kurtarmaktan, büyük fikirlerden, önemli düşüncelerden bahseden Muhlis, odasını kadınlardan çaldığı eşyayla doldurmuştur.
 
Ayakkabılar, çoraplar ve iç çamaşırlarıyla dolu bu odayı gören Cemal, “Chopin’den, Liszt’ten, Dede Efendiden, Boutroux’dan, Bergson’dan, Hacı Bayram ve Yunus’tan” bahsederken Muhlis’in gözlerine bir daha nasıl bakacağını düşünür.[1]
 
Çaldığı şeyleri toplama fikriyle takıntılı bir karakteri merkeze koyan bir roman için, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan etkilenmiş yazarlarımızdan Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ne göz atabilirsiniz.
 
Cemal, bundan birkaç sayfa sonra Muhlis ile karşılaştığında ise endişelerinin yersiz odluğunu, bir birey olarak hala onun yanında rahat ettiğini görür. Bu durum, Muhlis’i iki farklı açıdan yorumlayabilmeyi mümkün kılar. Muhlis; Chopin’den, Bergson’dan bahsederken, tamamen farklı bir “iç dünyası” olan bir aydın tipini yansıtmaktadır. Ancak Cemal’in ona yaklaşımında bir şey değişmediğini görmesi, Tanpınar’ın bir insanın iç dünyasını, dünyaya gösterdiği kişiliğinden ayrı, “şahsiyeti ile alakasız” bir şey olmasını kabul etmesi olarak da yorumlanabilir.
 
[1] s. 299