Sultan Hamid Düşerken Nahid Sırrı Örik

"Sultan Hamid" ve Resmi Tarih
Faydalı Olabilecek Kavramlar


Romana adını veren II. Abdülhamid

Nahid Sırrı Örik’in Sultan Hamid Düşerken romanı, tipik bir tarihi roman olarak tanımlanabilir. Bu yapısı nedeniyle, tarihi bir altyapı elbette Sultan Hamid Düşerken’i anlamak için faydalı olacaktır. Ancak Sultan Hamid Düşerken, yalnızca yaşanan tarihi süreç açısından değil, bu sürecin ilerleyen dönemlerde yorumlanışı açısından da önemli bir kitaptır. 

Bu romana adını veren II. Abdülhamid tahta 1876 yılında tahta çıkar. Kendisinden önceki padişah V. Murad’ın (Saltanatı: 30 Mayıs – 31 Ağustos 1876) akli dengesinin yerinde olmaması nedeniyle tahttan indirilmesi, II. Abdülhamid'in padişah olmasını sağlar. Ancak II. Abdülhamid, tahta “Meşrutiyet” getireceği sözüyle çıkarılmıştır.


V. Murad
 
Ülkenin bir anayasa ile yönetilmesi, asıl kararları meclisin alması ve padişahlığın daha “sembolik” bir görev olarak yeniden tanımlanması şeklinde özetleyebileceğimiz I. Meşrutiyet, Abdülhamid’in tahta çıkışıyla birlikte ilan edilir. Ancak yalnızca bir sene sonra, Rusya karşısında alınan ağır mağlubiyet, padişahın anayasayı ve meclisi feshetmesine yol açar. Abdülhamid, bu şekilde gücü tekrar kendi elinde toplar ve daha sonraki yıllarda mutlakiyetçi bir yönetim tarzı sergiler.
 
Devletin yönetimi ile ilgili bütün kararların padişah tarafından verildiği bu süreç, 1908 yılında sona erer. İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından başlatılan bir ayaklanma, II. Meşrutiyet’in ilan edilmesi ile başarıya ulaşır.
 
II. Meşrutiyet’in ilanı yaygın olarak II. Abdülhamid’in saltanatının sonu olarak kabul edilse de, bu bilgi tam olarak doğru değildir. II. Abdülhamid, Meşrutiyet'in ilanına rağmen 1909 yılına kadar tahtta kalır. Ancak 31 Mart Olayı olarak hatırlanan bir karşı devrim çabası başlayıp İttihat ve Terakki tarafından bastırılınca, bu “isyanın” sorumluluğu padişaha yüklenir ve onun yerine V. Mehmed Reşad tahta geçer.
 
Sultan Hamid Düşerken, II. Meşrutiyet’in başladığı 1908 yılından, Abdülhamid’in tahttan indirildiği 1909 yılına kadar geçen süreyi konu almaktadır.
 
Yukarıda biraz daha detaylı bir şekilde okuyabileceğiniz tarihi süreç, resmi tarihte tarafsız bir şekilde anlatılmaz. Bu tarih yazımında, bariz şekilde gösterilebilecek “iyiler” ve “kötüler” vardır: II. Abdülhamid, ülkeyi zorbalıkla, jurnallerle, istibdat ile yöneten “kötü” ve “paranoyak” bir padişah, II. Meşrutiyet ise Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolda atılan önemli bir demokratikleşme adımı olarak görülür. Çok klişe bazı ifadelerle anlatılacak olursa, İttihatçılar ve Meşrutiyet isteyenler bu dönemin “kahramanları,” II. Abdülhamid ise alt edilmesi gereken “kötü adamı”dır.  
 
Oysa, tarihte pek çok durumda olduğu gibi, burada da siyah – beyaz bir ayrım yapabilmek oldukça güçtür. Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar devam eden hukuki ve bürokratik kurumların pek çoğu Abdülhamid devrinde kurulmuş, Osmanlı Devleti gerçek anlamda son istikrarlı günlerini yine onun saltanatı süresinde yaşamıştır.


II. Abdülhamid'den sonra tahta çıkan V. Mehmed Reşad, İttihat ve Terakki yönetiminde arka planda kalmış, ülkenin yönetiminde fazla söz sahibi olmamıştır.
 
Bu, Abdülhamid’in tarih yazımı anlamında haksızlığa uğrayan, kusursuz bir padişah olduğu anlamına gelmese de, onun tamamen olumsuz bir şekilde değerlendirilmesini, tarihi “kazananların” yazması ile açıklanabilecek bir durum haline getirir. Daha sonra Cumhuriyet’in ilanında büyük rol oynayan kişilerin bu süreçte Abdülhamid’e karşı mücadele etmiş kişiler olması, bu durumun somut kanıtları olarak görülebilir. Bunların başında, elbette, Mustafa Kemal gelir, ki kendisi 31 Mart Olayları’nı bastıran Hareket Ordusu’na ismini veren komutan olarak da dikkat çeker.
 
Günümüzde hem tarihçiler, hem de Osmanlı Devleti’ne karşı artan ilgi nedeniyle halkın hatırı sayılır bir bölümü, II. Abdülhamid dönemini ve padişahın kendisini daha olumlu bir şekilde ele almaya başlamıştır. 
 
Nahid Sırrı Örik’in romanını bu açıdan önemli kılan, yazarın II. Abdülhamid’in tarafında olan, onu şahsen tanıyan nüfuzlu bir aileyi konu alıyor olmasıdır. 1957 yılında yayımlanan bu eser, resmi tarih anlatısının tamamen dışına çıkarak, II. Abdülhamid’i iyi niyetli bir padişah olarak gösterir ve onu “destekleyen” ailenin trajedisini konu alır.
 
Nahid Sırrı Örik’in eserini bu bakış açısıyla okumak, romanın tarihi önemini daha iyi kavramayı mümkün kılabilir.
 


Bab-ı Ali

Tarihi bir roman olan Sultan Hamid Düşerken, yaşanan olayların tarihi bir arka planını bilmeyi zorunlu kılmaz, çünkü bu bilgiler zaten roman içinde okuyucuya aktarılır. Ancak, Nahid Sırrı’nın anlatısını takip etmek için, şu kavramların anlamını bilmek faydalı olabilir:

Adem-i İtimat Reyi

 
“İtimat Reyi”, günümüzdeki tam karşılığı ile “güvenoyu” anlamına gelir.
 
Adem-i İtimat Reyi ise güvenoyu verilmemesi demektir. Günümüzde bu şekilde çok kullanılmasa da, “güvensizlik oyu” gibi bir karşılık belirtilebilir.

Bab-ı Ali

 
Kelime Anlamı:
 
Bab: Kapı
Âli: Yüksek, büyük, kutsal  
 
İngilizcesi, The Sublime Porte
 
“Bab-ı Ali”, Kullanılan Anlamı:
 
Osmanlı Devleti’nde başta sadrazam ve dahiliye (iç işleri) ve hariciye (dış işleri) bakanlıkları olmak üzere devleti yöneten kurumların bulunduğu yapıya verilen isim.
 
Özel (ve Tarihi) Anlamı:
 

Bab-ı Ali kavramı resmi bir yer olarak kullanıldığı dönemde ve günümüzde tarihçiler tarafından Osmanlı Devleti’nin merkezi yönetimi ile eş anlamlı olarak kullanılan bir kavram haline gelmiştir. Kavramın bu kullanımını, “Ankara”nın günümüzde Türkiye Cumhuriyeti devleti için kullanılabilmesine veya “Beyaz Saray”ın ABD hükümeti için kullanılmasına benzetebilirsiniz.

Örneğin; 

Ankara henüz yaşananlarla ilgili bir açıklama yapmadı. 
Beyaz Saray bu konu karşısında tavrını belli etmedi.
 
İkinci Özel Anlamı:
 
Osmanlı Devleti döneminde kurulan gazeteler, Bab-ı Ali’den çıkacak kararlara yakın olabilmek amacıyla ofislerini çoğu zaman buraya yakın yerlere açmış, Osmanlı Devleti’nin dağılmasından sonra da bu “basın merkezi” rolü devam etmiştir. Cumhuriyet döneminde  Bab-ı Ali merkezi hükümeti değil, İstanbul basınını ifade eden bir kavram olarak da kullanılmıştır. 

Kanun-ı Esasi

 
Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası. İlk olarak 1876 yılında, II. Abdülhamid’in tahta çıkışıyla yürürlüğe giren Kanun-ı Esasi, yaklaşık bir sene sonra, Rusya ile çıkan savaş nedeniyle askıya alınır ve 1908 yılına kadar kullanılmaz.
 
Roman, Kanun-ı Esasi’nin yeniden ilan edilmesiyle başlar.

Maliye Nazırı

 
Günümüzdeki karşılığıyla, ekonomi bakanı. Romanın ana karakterlerinden Mehmet Şahabettin Paşa, üç kere maliye nazırı olarak görev yapmıştır.

Meclis-i Ayan

 
Meşrutiyet yönetiminde bulunan ve Genel Meclis’i (Meclis-i Umumi) oluşturan iki kurumdan biri. Üyeleri halk tarafından seçilen ve günümüzdeki sistemle karşılaştırıldığında Millet Meclisi’nin karşılığı olan Meclis-i Mebusan’ın aksine, Meclis-i Ayan üyeleri yaşlı, tecrübeli kişiler arasından padişah tarafından belirlenirdi.
 
Günümüzde bir karşılığı bulunmamaktadır.

Meclis-i Vükela

 
Kelime anlamıyla, “Vekiller” Meclisi.
 
Osmanlı Devleti’nde sadrazam başkanlığında toplanan ve devletin tüm önemli nazırlarını, yani bakanlarını içeren meclis. Günümüzdeki karşılığıyla “bakanlar kurulu”.

Sadaret

 
Sadrazamlık. Sadrazam, Osmanlı Devleti’nde padişahtan sonra en güçlü devlet adamı konumundaydı.