Sultan Hamid Düşerken Nahid Sırrı Örik

Zaman ve Mekan
20. Yüzyılın İlk Yıllarında İstanbul'da Hayat
İktidar Hırsı
Kurgu, Dil ve Anlatı Üslubu

Sultan Hamid Düşerken, konu aldığı zaman ve mekan açısından oldukça kayda değer bir romandır.
 
Nahid Sırrı Örik, bu romanda geç dönem Osmanlı tarihinin hem en önemli, hem de “unutulmuş” dönemlerinden birini konu alır. 1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyet, 20. yüzyılın Türkiye – Osmanlı tarihi açısından en önemli olaylarından bir tanesi olarak görülür. Bu dönemi hızlı, etkili ve kolay bir şekilde anlatabilmek için, 1908 yılında ilan edilen Meşrutiyet ile birlikte, II. Abdülhamid döneminin bitmiş olduğu ifade edilir.
 
II. Abdülhamid’in 1877 yılından itibaren sürdürdüğü ve çoğu zaman “istibdat” dönemi olarak tanımlanan yönetim süreci II. Meşrutiyet’in ilanı ile sona erse de, bu ilan ile padişahın tahttan indirilmesi arasında oldukça kayda değer bir süre yer alır: Meşrutiyet, 1908 yılının Temmuz ayında ilan edilir, Abdülhamid ise tahttan 1909 yılının Nisan ayında indirilir.
 
Sultan Hamid Düşerken, çoğu zaman göz ardı edilen bu dokuz aylık sürede geçer. Romanın tarihi kurgusu, Meşrutiyet’in ilanından Abdülhamid’in tahttan indirilmesine kadar geçen sürede, İstanbul’un zengin, nüfuzlu ve Abdülhamid’e sadık ailelerinden birinin neler yaşadığı sorusu üzerine kurulur.
 
Bu noktada, mekan açısından da yapılabilecek önemli tespitler vardır. Romanın tarihi arka planında, ülke içinde devam eden güç mücadelesi konu alınırken, merkeze yerleştirilen konulardan biri de Mehmet Şahabettin Paşa’nın evinde yaşanan güç mücadelesi olur. Merkeze yerleştirilen en önemli karakter, Nimet, bu güç mücadelesinin en önemli aktörü olduğu için, hikayenin anlatısı “ev”in dışına pek çıkmaz.
 
Ancak bu “evin” neresi olduğu sorusu bile, bu dönemde Osmanlı’nın üst düzey ailelerinde nasıl bir hayat yaşandığı ile ilgili ipuçları verir. Romanın başladığı dönemde, yaz aylarında, Rumelihisarı’nda bir yalıda oturan aile, pek çok zengin ailenin yaptığı gibi, sonbahardan itibaren şehrin iç kesimlerine, Nişantaşı’ndaki bir konağa geçer.
 
Temel amaçlarından bir tanesi bu zaman diliminde İstanbul’daki durumu anlatmak olan romanın bazı önemli mekanlarını görmek ve bunların açıklamalarını okumak için, yukarıdaki haritayı kullanabilirsiniz.
 
Zaman ve Mekan sekmesinin bir alt bölümü olarak da değerlendirilebilecek bu konu, Nahid Sırrı Örik’in tarihi romanının arka planını oluşturur. Yazar, 1908 yılında İstanbul’da geçen bir hikayeyi konu alırken, bu hikayenin arkasında günlük yaşantının nasıl devam ettiğini de roman içinde gösterir.
 
Elbette, bu durum yalnızca merkeze konulan karakterlerin yaşadığı hayat ile sınırlıdır. Dönemin nüfuzlu ve zengin insanları arasında yer alan Mehmet Şahabettin Paşa’nın ailesinin yaşadığı hayat, o yıllarda İstanbul’da yaşanabilecek sıradan bir hayat değildir. Bu anlamda roman, yirminci yüzyılın ilk günlerinde, üst düzey Osmanlı bürokratlarının nasıl bir yaşantıya sahip olduğunu görmeyi sağlayabilir.
 
Aşağıdaki görsel, bu hayat tarzının temel taşlarını görmenizi kolaylaştırabilir.
 
 
Evler Kışları şehrin iç kesimlerinde (romanda Nişantaşı) konakta, yazları deniz kenarında (romanda Rumelihisarı) yalıda yaşanır.
 
Denizin hemen yanında, lüks, zengin bir hayat söz konusudur.
Ev Ahalisi Evde yalnızca Mehmet Şahabettin Paşa, hayatta kalan tek eşi İzzet Hanım ve kızı Nimet yaşamaz. Kahya, arabacı, yardımcılar, harem ağaları, cariyeler de burada yaşar.
 
Yalnızca romanda ismi geçenlerin bile ne kadar kalabalık bir güruh olduğunu görmek için, Karakter Şeması’na göz atabilirsiniz.
 
Daha “düşük” bir sosyal kesimden gelen Şefik, “iç güveyi” olarak Nimet’in evine taşınır.
Yaşam Alanları Haremlik ve selamlık bulunur.
 
Ancak erkekler ve kadınların bir arada oturduğu yerler de kullanılır. Talat Bey yemeğe geldiğinde Nimet onu başı açık, hatta dekolteli bir elbise ile karşılar.
Yaşam Tarzı Ailenin reisi Mehmet Şahabettin Paşa etrafında şekillenen bir hayat yaşanır. Onun yaşlılığı nedeniyle onun kararlarını etkileyebilecek, onun üzerinde etki sahibi olan kişi evi “gerçek anlamda” yöneten kişi olur.
 
Bu konuda İzzet Hanımefendi ve kızı Nimet arasında bir çekişme olsa da, kazanan açık bir şekilde Nimet olur.
Hitap Şekilleri Özellikle kadınlar erkeklere hitap ederken, rütbe ve saygı ile, “Paşa baba” ve “siz” gibi kalıplar kullanılır.
 
Padişah ev içinde bile ismiyle değil, “efendimiz” veya “Sultan Hamid” şeklinde anılır.
 


İttihat ve Terakki liderlerinden Talat Bey, romandaki kurmaca karakterlerden Binbaşı Şefik Bey'in yakın arkadaşıdır. 

Klasik bir roman yapısında olan Sultan Hamid Düşerken’in toplumsal anlamda bir “yazılma amacı” olduğu söylenemez. Bu anlamda roman, estetik özellikleri ve anlattığı hikaye ile ön plana çıkar.
 
Yine de, roman içinde gündeme getirilen en önemli temadan bahsetmek gerekirse, bu temanın Nimet ve Mehmet Şahabettin Paşa gibi karakterler üzerinden işlenen “iktidar hırsı” olduğu söylenebilir. Altmış yıllık memurluk hayatında hiçbir zaman tam olarak istediği konuma ulaşamayan, hep kendisinden daha başarılı insanları kıskanan Mehmet Şahabettin Paşa, bu arzularına tam anlamıyla ulaşamadan hayatını kaybeder.[1]
 
Edirne’den, yoksul bir aileden gelen Binbaşı Şefik Bey ise, bu yolda Nimet’in etkisi altına girer. Siyaseti, politik mücadeleyi hayatının en önemli unsuru olarak gören Nimet, bunların olmadığı bir hayatı sıkıcı, keyifsiz bir hayat olarak görür.  Bu iktidar hırsı, onun için o kadar önemli bir unsurdur ki, yeni bir dönemin ve yeni iktidar mücadelelerinin hayali, babasının ölümünü unutmasını bile sağlar.[2]
 
Romanda ilk anda gözden kaçabilecek unsurlardan bir tanesi, bu iktidar hırsının romandaki önemli karakterlerinin tamamının “sonunu getiren” unsur olduğu gerçeğidir. Mehmet Şahabettin Paşa’nın ölümünden sonra ev içinde yaşanan güç mücadelesi, Hilmi ve karısı Zeynep’in evden atılmasına, İzzet Hanım’ın tüm önemini yitirmesine yol açar. Nimet’in Şefik’i büyük bir hırsla içine soktuğu siyasi konum edinme çabası, kısa vadede başarılı olsa da, Nimet’in İstanbul’u terk etmesine, Şefik’in ise tutuklanmasına yol açar.
 
Burada bir anlamda ironik olan, bütün bunlar olmasa Şefik’in zaten yeni kurulacak devlette önemli bir şahıs haline geleceği gerçeğidir. 31 Mart Vakası’ndan sonra günün koşullarına göre hareket eden Nimet, kocasını İstanbul’daki en önemli temsilcilerinden biri olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden uzaklaştırır. Bu Cemiyet’e sadık kalsa, yeni kurulan iktidarda rol oynaması neredeyse kesin olan Şefik, bu “acele” yüzünden onların gözünde bir hain haline gelir.
 
[1] s. 148
[2] s. 168
Nahid Sırrı Örik’in en tanınmış romanlarından biri olan Sultan Hamid Düşerken, “tipik” bir tarihi roman olarak tanımlanabilir. Genel bir tarihi arka planı seçen yazar, gerçek olaylara dayanan bu kurgu içinde kurmaca bir aile yaratır ve bu ailenin yaşanan tarihi olaylara verdiği tepkileri, bu olaylar süresince yaptıklarını konu alır. 

Romanı “tipik” bir tarihi roman olarak değerlendirmeyi mümkün kılan, hikayenin tamamen geleneksel bir yapıda sunulmasıdır. Hikaye, II. Meşrutiyet’in ilanı ile başlar, Mehmet Şahabettin Paşa ve Nimet’in bu ilandan sonra yaşadıkları ile doğrusal bir şekilde devam eder ve kronolojik olarak aktarılarak bir finale ulaşır.
 
Elli iki kısa bölüme ayrılarak okuyucuya ulaştırılan hikaye, rahatlıkla serim – düğüm – çözüm yapısına oturtulabilecek geleneksel bir kurguyu takip eder. Eserde klasik romanlarda kullanılan, tüm karakterlerin iç dünyasına, düşünce ve duygularına hakim olan üçüncü şahıs anlatıcı kullanılır. Roman, Mehmet Şahabettin Paşa, Şefik, İzzet Hanım, II. Abdülhamid, hatta V. Mehmed Reşad gibi pek çok karakterin iç dünyasını okuyucuyla paylaşsa da, gerçek anlamda odak noktasına konulan karakter Nimet’tir.
 
Roman, kurgu açısından sade ve basit bir eser olsa da, kullanılan dil ve anlatı üslubu açısından bunu söylemek mümkün değildir. Oldukça edebi, ağır bir dille yazan Nahid Sırrı, en az anlattığı olaylar kadar kullandığı dilin estetiğine de dikkat eder. Nimet’in düğününde bir anlığına eski nişanlısı Sedat’ı hatırlamasını aktaran şu gibi cümleler romandaki anlatının tonunu özetlemeyi mümkün kılabilir:  
 
Aynı zamanda uzaktan, pek uzaktan, Sedat Bey’in kumral başı son defa beliriyor, ebediyen mazi olmadan önce bir kere daha kendisini hatırlatmaya çalışıyordu. Fakat o, Nimet’in Şefik Bey’e gülümseyen kızıl dudağında bir küçük esef kıvrımı olmaktan başka bir netice alamayacaktı.”[1]
 
Bu “ağdalı” üslubun yanı sıra, romanın yazıldığı tarih ve konu aldığı tarihi dönem de belli noktalarda ağır bir dilin kullanılmış olmasını açıklayabilir. 1950’li yılların sonunda yazılan ve 1900’lü yılları konu alan eser, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında kullanılan dili de büyük ölçüde yansıtır.
 
Üstelik, politik bir kurgu içinde yer aldığı ve bu dönemin önemli kişilerini merkeze koyduğu için, bu “dil”in yapısı kendi içinde de oldukça resmi ve ağdalı bir dildir.
 
Romanı gerçek anlamda kavrayabilmek için, hem Osmanlı devlet yapısı ile ilgili bazı önemli kavramları (örneğin, Arka Plan bölümümüzde belirttiğimiz kavramları) hem de bu dönemin “resmi” dilini tanımak gerekir. Bu da, Sultan Hamid Düşerken’i belli noktalarda bir sözlük veya internet kullanmadan anlamayı zor hale getirebilir.
 
[1] s. 137