Uluç Reis Halikarnas Balıkçısı

16. Yüzyılda Avrupa ve Akdeniz
Korsanlık
Halikarnas Balıkçısı
Uluç Reis’in temel özelliği, eserin bir romandan çok tarihi bilgiler almak için kullanılabilecek bir kitap olmasıdır. İlk sayfalarında tarihi roman türüne daha yakın ilerleyen Uluç Reis, özellikle romanın yarısı geride kaldıktan sonra Akdeniz’de yaşanan tarihi olaylara yoğunlaşır ve bunları olay olay anlatarak, zaman zaman yazarın kişisel yorumlarını doğrudan anlatının içine dahil ederek okuyucuya ulaştırır.
 
Bu nedenle, aslında bu romanı anlamak için on altıncı yüzyılda Akdeniz’in durumunu önceden bilmeye gerek olduğu söylenemez – zira romanın yazılma amaçlarından bir tanesi, zaten bu bilgilerin okuyucuya sunulmasıdır.
 
Yine de, bazı kişilerin ve özellikle Avrupa’nın güneyindeki durumun daha yakından tanınması, bu romanı okurken biraz daha hazırlıklı olmayı sağlayabilir.
 
Bu dönemde Avrupa’nın doğusunda en güçlü devletin Osmanlı Devleti olduğu söylenebilir. 1520’de ölen Yavuz Sultan Selim’den sonra tahta çıkan Kanuni Sultan Süleyman, 1566’ya kadar tahtta kalır ve bu dönem yaygın olarak Osmanlı Devleti’nin altın çağı olarak kabul edilir. 
Hem doğuya, hem de Batı’ya seferler düzenleyen Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Osmanlı Devleti’nin karasal bir güç olduğu yaygın olarak bilinen bir durumdur. Ancak, yukarıdaki haritaya bakıldığında fark edilebilecek bir başka önemli nokta, Akdeniz’in büyük bölümünün de Osmanlı kontrolü altında olduğu gerçeğidir.
 
Özellikle (bir sonraki sekmede daha detaylı olarak açıklanan) Berberi Müslüman korsanların da devlet ile birlikte çalışması, bu dönemde Osmanlı’yı yalnızca karada değil, aynı zamanda denizlerde de son derece önemli bir güç haline getirir. Klasik tarih anlatımı, artık klişe haline gelmiş bir cümleyle, “Osmanlı’nın Viyana’nın kapılarına kadar geldiğini” söyler. Bu anlatım, İtalya, İspanya, Fransa gibi daha batıda kalan ülkelerin Osmanlı ile daha az etkileşime girdiği yönünde bir izlenim yaratabilir.
 
Ancak, Uluç Reis romanında da rahatlıkla görülebileceği gibi, bu durum tam anlamıyla gerçeği yansıtmaz. Akdeniz’e kıyısı olan bu ülkeler, Osmanlı’nın orduları tarafından tehdit edilmese de, Osmanlı donanması ve Osmanlı ile birlikte çalışan korsanlar için ulaşılabilen bölgelerdir.
 
Özellikle aşağıdaki haritaya bakıldığında, bu korsanların kontrolü altında olan Cezayir ve daha sonra fethedilen Tunus gibi bölgelerin, İtalya, İspanya ve Fransa’ya ne kadar yakın olduğu rahatlıkla görülebilir. Bu ülkelerin kıyılarına yapılan baskınlar, romanda da detaylı şekilde anlatılır.
 
Bu dönemde Osmanlı Devleti’nin en büyük “rakibi”nin, 1516’da İspanya Kralı olan V. Carlos olduğu söylenebilir.  İsminin Fransızca okunuşu “Şarlken” şeklinde (Charles Quint) olduğu için yaygın olarak bu isimle anılan ve romanda da bu isimle karşımıza çıkan bu hükümdarın Osmanlı Devleti’yle olan rekabeti yalnızca İspanya kıyılarına düzenlenen saldırılarla sınırlı da kalmaz.
 
Şarlken ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkiyi daha iyi görebilmek için, bu yıllarda Avrupa’nın politik yapısını biraz daha yakından anlamak gerekir. Zira, yukarıda gördüğünüz haritalar “İtalya” ve “Avusturya” gibi isimleri içerse de, bunlar on altıncı yüzyılda günümüzdeki gibi “tek” bir ülkeyi ifade etmezler. Bu dönemde İtalya, Avusturya, Almanya gibi ülkeler henüz kurulmamıştır – bu coğrafyada irili ufaklı şehir devletler ve Prenslikler bulunur.
 
Fakat, Orta Avrupa’da, yani günümüzde Almanya, Avusturya, İtalya’nın kuzeyi gibi bölgeleri içeren bölgede, “Kutsal Roma İmparatorluğu” adı verilen bir politik birlik bulunur. Bölgedeki irili ufaklı prensliklerin bir araya getirerek oluşturduğu bu “imparatorluk”, “elektör” (yani “seçici”) prensler tarafından seçilen ve Papa tarafından onaylanan bir imparator tarafından yönetilir ve Roma İmparatorluğu’nun sembolik mirasçısı olarak görülen bir yapıdadır.
 
1516 yılında İspanya kralı olan Şarlken, 1519’da Kutsal Roma İmparatoru seçilir. Bu sayede, Orta Avrupa’nın, İspanya’nın, Hollanda’nın, İtalya’nın belli bölgelerinin ve Kuzey - Güney Amerika’daki İspanyol kolonilerinin hükümdarı haline gelir. Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun farklı farklı devletlerden oluşan bir yapıda olması nedeniyle, buranın tamamına gerçek anlamda hakim olmasa da, 1500’lü yılların ortasında Şarlken’in fiili olmasa da resmi olarak hüküm sürdüğü Avrupa toprakları aşağıdaki haritada görülebilir:

 

 

Bu durum, Kıta Avrupası’nda Portekiz, Fransa, İtalya’nın belli bölgeleri ve Osmanlı Devleti kontrolündeki bölgeler hariç neredeyse her yerde Şarlken’in hüküm sürmesi anlamına gelir. Dolayısıyla, Şarlken yalnızca İspanya Kralı olduğu için değil, bu dönemin en güçlü Avrupalı lideri olduğu ve coğrafi olarak onlarla “komşu” olduğu için de Osmanlı’yla yakın bir rekabet içindedir. Örneğin, 1529 yılında başarısızlıkla sonuçlanan Viyana Kuşatması, aslında Şarlken’e ait topraklara düzenlenmiştir. Aynı şekilde, dini sebepler ve Osmanlıların Avrupa’da daha da ilerleyeceği yönündeki korku, Avrupa’yı Osmanlı’ya karşı birlik olmaya itmiş, dönemin en güçlü hükümdarı olduğu için bu ittifakın doğal lideri Şarlken haline gelmiştir.
 
Tüm bunlara karşın, Avrupa’da Osmanlı haricinde Şarlken’e açıkça karşı çıkan bir devlet daha bulunur. I. François döneminde, hem Doğu’dan, hem de Batı’dan Şarlken’in toprakları ile çevrelenen Fransa ile Osmanlı arasında bu “ortak düşmana” karşı bir ittifak oluşur. Bu iki ülkenin kendisine karşı birlikte çalışması, Şarlken’in gücünü kısıtladığı gibi, Uluç Reis romanında da görülebileceği gibi, iki ülkenin donanmaları ve orduları zaman zaman İtalya ve İspanya’ya karşı ortak harekatlar da düzenler. 
Yukarıdaki harita, on altıncı yüzyılda Avrupa’nın durumunu biraz daha iyi görmeyi mümkün kılabilir. Burada Turuncu ve Sarı ile işaretlenen topraklar, Şarlken tarafından kontrol edilen toprakları, yeşil bölgeler Şarlken’i destekleyen ülkeleri, mavi bölgeler ise Şarlken’e karşı savaşan toprakları gösterir.
 
Bir önceki haritayla karşılaştırıldığında, Şarlken’in kendi toprakları içinde ona karşı çıkanların da olduğu görülebilir – bu durum, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun farklı prensliklerden oluşması ve bazı prenslerin onun yönetimine karşı çıkmasıyla açıklanabilir. Aynı şekilde, Avrupa’da 1517 yılından sonra ortaya çıkan Reform hareketinin, Hristiyanlık içinde “Protestanlık” adı verilen yeni bir mezhep yarattığını ve bu mezhebin Almanya’da ekili olduğunu da dikkate almak gerekir – farklı bir mezhebi seçerek Protestanlığı savunanlar, Katolik bir hükümdar olan Şarlken’e dini olarak da karşı çıkmış olur.
 
Bu bilgiler, romanda aktarılan “deniz rekabetinin” arkasındaki politik çerçeveyi daha rahat görmenizi sağlayabileceğinden, romanın okunmasını da kolaylaştırabilir. 

 


Uluç Reis kitabının en önemli boyutlarından bir tanesi, on altıncı yüzyılda Akdeniz’de aktif olan Müslüman korsanlardır. Yazar roman boyunca bu konuyla ilgili pek çok bilgi ve yorum paylaştığı için, romanı okumak isteyen birinin, bu konuda önceden bilgi almasının çok gerekli olduğu söylenemez; tam aksine, Uluç Reis’in bu konuda bilgi almak isteyenler için ideal bir eser olduğu iddia edilebilir.
 
Buna karşın, Halikarnas Balıkçısı’nın bu bilgileri sunuş ve işleyiş şeklinin detaylı bir şekilde incelenmesi, romanın yazılma amacının biraz daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir. Bu amaçları, basit konu başlıkları ile, “kişisel ilgi”, “hakkını teslim etme” ve “savunma” şeklinde sınıflandırabiliriz.
 
Denizlerde herhangi birine bağlı olmadan, diğer gemileri ve limanları yağmalayarak hayatını sürdüren insanların romantik ve coşkulu bir şekilde hatırlanması pek çok kişinin aşina olacağı bir durumdur. Zira, heyecanlı, özgür ve başına buyruk bir hayat tarzıyla özdeşleşen korsanlık, Hollywood filmlerinden bu tema üzerine açılan eğlence parklarına kadar, popüler kültürün yerleşik öğelerinden biri haline gelmiştir. Ancak, siyah kurukafalı bayrak, geniş ve yassı bir şapka, tahta bacak ve göz bandı ile özdeşleşen bu popüler kültür ürünleri, genellikle farklı bir coğrafyayı, özellikle de Karayip bölgesindeki korsanlığını konu alır.
 
Aşağıda bulabileceğiniz video, bu popüler kültür eserleri arasındaki en meşhur örneklerden biri olarak verilebilir.
 
 
Bu romanda ise, Batı Kültürünün biraz “dışında kalan” bir konu olarak değerlendirebileceğimiz Akdeniz’deki Müslüman korsanlar, Halikarnas Balıkçısı’nın denizcilik tarihine duyduğu kişisel ilgiyle birleşerek benzer bir mantıkla ele alınır. Bir anlamda, Halikarnas Balıkçısı’nın korsanlığı özenilecek ve özlemle anılacak bir hayat tarzı olarak gördüğü ve övdüğü söylenebilir. Elbette çok doğru bir karşılaştırma olmasa da, Karayip Korsanları filmlerinin bu Karayip’teki korsanlara yaklaşım tarzının, Uluç Reis’de Halikarnas Balıkçısı tarafından Akdeniz korsanlarına karşı gösterildiği söylenebilir.
 
Halikarnas Balıkçısı’nın kişisel ilgisi ve romantik tarzı dışında benimsediği bir tavır da, Osmanlı Devleti’nin on altıncı yüzyılda yaşadığı “altın çağ” dönemine korsanların katkısı ile alakalıdır. Bu dönemde toprakları Kuzey Afrika’ya kadar uzanan ve Akdeniz’deki en güçlü donanmalardan birine sahip olan Osmanlı Devleti’nin tarihinde, bu başarı zaman zaman güçlü bir devletin tamamen kendi merkezi otoritesi içinde elde ettiği bir başarı olarak değerlendirilmiştir. Örneğin, aşağıdaki gibi bir haritaya bakıldığında, Osmanlı Devleti’nin tüm bu toprakları aynı şekilde ele geçirdiği, aynı şekilde yönettiği, bu bölgeler arasında hiçbir fark olmadığı, bunun modern bir ülkenin sınırları gibi tek bir merkezden, aynı yönetim şekliyle, bir bütün olarak kontrol edildiği gibi bir izlenim alınabilir. 

 
Halikarnas Balıkçısı ise, bir anlamda bu dönemdeki başarılarının “hakkını teslim ederek”, korsanların Osmanlı denizcilik tarihinde ne kadar önemli olduğunu göstermeye çalışır. Cezayir, Tunus, Fas gibi bölgelerin fethedilip savunması, aslında İstanbul’daki Osmanlı hükümetinden çok bu bölgede Osmanlı Devleti adına çalışan korsanların bir başarısıdır. Osmanlı tarihinin en meşhur denizcilerinden bazıları; Barbaros Hayrettin Paşa, Turgut Reis, Uluç Ali Reis, hep korsanlıktan yetişip, daha sonra resmi olarak devlet için çalışmaya başlamıştır.
 
Yazar, tüm bu bilgileri verirken, korsanların her zaman Osmanlı’daki en başarılı, en kabiliyetli denizciler olduğunun altını çizer. Bir sonraki sekmede de okuyabileceğiniz gibi, bunlar Halikarnas Balıkçısı’nın diğer eserlerinde de sık sık karşımıza çıkan “deniz insanları”dır ve deniz ile ilgili her konuda “kara insanlarına” göre daha başarılıdır. Halikarnas Balıkçısı, romanın zaman zaman “fazla açıklayıcı” olabilen anlatı üslubuyla, bu konuyu açıkça dile getirir:
 
Korsanlar leventlere “tatlı su bahriyelisi” diye alayla bakarlardı. Zaten leventlerden hiç bahriyeli yetişmedi. Ne kadar ün salmış bahriyeli varsa hepsi de korsanlıktan yetişti.1
 
Roman okunurken korsanların ele alınışında dikkat çeken bir üçüncü unsur ise, Halikarnas Balıkçısı’nın zaman zaman bu kişilere karşı “savunmacı” bir tavırla yaklaşmasından kaynaklanır. Kitap boyunca belli noktalarda, Türk korsanlığının yalnızca kendini savunma amacıyla ortaya çıktığı; bu kişilerin iyi niyetli, merhametli, hoşgörülü, medeni, temiz insanlar olduğu vurgulanır.
 
Analiz bölümünde daha detaylı inceleyebileceğiniz gibi, bunun olası bir okuması Halikarnas Balıkçısı’nın Türkiye’yi Batı’dan daha olumlu olarak değerlendirmesinden kaynaklanıyor olabilir. Ancak eşit derecede makul bir açıklama da, Halikarnas Balıkçısı’nın bunlar hakkındaki önyargıları kırmaya çalışmakta olduğu yönündedir. 
 
Romanın belli noktalarında, Halikarnas Balıkçısı Türk korsanlarıyla ilgili Batılıların görüşlerine yer verir. Avrupa’da, deniz kıyılarında oturan annelerin çocuklarını “Dragut (Turgut) geliyor!” diye korkutması2 veya Türk korsanların insan eti yiyecek kadar vahşi olduğu yönündeki söylentilerin3 dile getirilmesi, Halikarnas Balıkçısı’nın bu klişe bilgilere karşı bir cevap verme ve Türk korsanlarını savunma çabasında olduğu izlenimi yaratır.
 
Gerçekten de, romanın ilerleyen bölümlerinde yazar kendisine yakın bir dönemde yaşayan ve denizcilik tarihi üzerine çalışan yazar Paul Chack’ın çeşitli yazılarını ve yorumlarını gündeme getirerek ona cevaplar verir. Türk korsanlığı ile ilgili yanlış olduğuna inandığı bu izlenimi kırma çabası, roman okunurken açıkça görülebilecek çabalardan birisi ve Türk korsanlarının tarihini ve tarihteki yerini daha iyi açıklama hedefi ile birlikte, romanın yazılma amaçlarından bir tanesidir.
 


s. 155
s. 365
s. 247


Türk Edebiyatı’nda her şeyden çok denizle ve deniz sevgisiyle özdeşleşen Halikarnas Balıkçısı’nın bu romanı, pek çok açıdan yazarın karakteristik bir eseri olarak görülebilir. Çoğu eserinde olduğu gibi Uluç Reis’de de yazar, romanda her şeyden önce denizi ve deniz sevgisini ön plana çıkarır. Kanlı deniz savaşlarından bahsederken veya bir fırtınada hayatta kalmaya çalışan denizciler konu alınırken bile romanda hep romantik, coşkulu, keyifli bir atmosfer vardır.
 
Halikarnas Balıkçısı, bu romanda belli bir tarihi dönemi ve kişileri konu alsa da, diğer romanlarıyla bağlantılar kurulabilecek pek çok nokta bulunur.
 
Yazarın diğer eserlerinde, örneğin en tanınmış romanı Aganta Burina Burinata’da olduğu gibi, burada da insanlar “deniz insanları” ve “kara insanları” olarak ikiye ayrılırlar. Yazar, burada deniz insanlarını iyi, kara insanlarını kötü olarak göstermek için fazla bir çaba sarf etmese de, Osmanlı’nın Akdeniz’in hakimiyetini yitirmesini, “kara adamı” olan kişilerin denizde görev sahibi olmalarıyla açıklar.
 
Romanın gidişatında deniz insanları, özellikle de korsanlar, her zaman diğer askerlerden, hatta diğer denizcilerden üstün gösterilir. Bir önceki sekmede de okuyabileceğiniz gibi; ne İspanyol donanması, ne Fransız donanması, ne de Osmanlı’nın merkezi otoritesi içinde yetiştirilen denizciler, sürat, manevra yeteneği, kurnazlık, deniz bilgisi gibi konularda korsanlarla boy ölçüşebilir.
 
Yazarın diğer eserleriyle bağlantı kurulabilecek bir başka nokta da, denizden uzak kalmak zorunda bırakılan deniz insanlarıdır. Tıpkı Aganta Burina Burinata’da olduğu gibi, burada da romanın ana karakterinin annesi, oğlunun denizlerde kaybolacağı korkusuyla onun denize açılmasını yasaklar. Uzun süre karada bulunma düşüncesi, (Cezayir’de bırakılması gündeme geldiğinde veya İspanyollar tarafından esir alındığında) Uluç Ali’yi her şeyden çok korkutan bir fikir haline gelir.
 
Tüm bunlar, konu aldığı dönem ve içerdiği tarihi anlatıların boyutu bakımından dikkat çeken Uluç Reis’i, Halikarnas Balıkçısı’nın eserleri içinde rahatlıkla yerleştirebilmeyi mümkün kılar.