Uluç Reis Halikarnas Balıkçısı

Zaman / Mekan
Kurgu
Dil ve Anlatı Üslubu
Türk – Batı Karşılaştırması
Türk Korsanlar ve “Diğerleri” 

 

Romanda adı geçen önemli şehir ve limanlar, Halikarnas Balıkçısı'nın yazdığı şekilde, yukarıdaki haritadan görülebilir. 
 
Tür olarak tarihi roman ile tarih kitabı arasına yerleştirilebilecek olan Halikarnas Balıkçısı, bu yapısı nedeniyle zaman ve mekan gibi kavramlara ciddi anlamda önem verir. On altıncı yüzyılda Akdeniz’de geçen eserin temel yazılma amacı, bu dönemde Akdeniz’de yaşanan önemli olayları, bu dönemin Türk korsanları merkezinde okuyucuya anlatmaktır.
 
1557 yılında, Uluç Ali yetişkin ve tanınmış bir korsanken başlayan roman, birkaç sayfa içinde bu karakterin doğumuna, 1500’lü yılların başına döner ve onun ölümüne, 1587 yılına kadar devam eder. Buna karşın, Halikarnas Balıkçısı Uluç Reis’in Osmanlı donanmasının Kaptan-ı Deryası olarak görev yaptığı yılları fazla detaylı olarak ele almaz. Uluç Reis’in bu göreve getirilmesine yol açan Lepanto Deniz Savaşı (1571) romanda detaylı olarak işlenen son konudur.  Romanın amacı, bir yerde, bu zaman diliminde yaşanan olayları anlatmak olduğu için bu noktada tarihlerle ilgili daha fazla bilgi vermek anlamsız olacaktır.
 
Bu açıdan, Halikarnas Balıkçısı’nın içinde geçtiği zaman ve mekanı okuyucuya anlatmak için yazılmış bir roman olduğu söylenebilir. Yazar metnin genelinde okuyucuya net tarihler vermeye ve olayların yaşandığı yerlerin adını (çoğu zaman bu bölgelerin coğrafi özelliklerini de tartışarak) açık bir şekilde söylemeye dikkat eder.
 
Zaman ve mekana verilen bu önem, romanın zaman zaman “kurmaca” bir eser olmaktan çıkıp, doğrudan tarih anlatımına kaymasına yol açabilir. Bu konuyla ilgili daha kapsamlı bilgiler için, yandaki sekmelerden “Tarih Anlatımı”na göz atabilirsiniz.
 
Zaman ve mekana karşı bu detaycı ve açık yaklaşıma rağmen, Halikarnas Balıkçısı’nın, romanın belli bölümlerinde zaman konusunda kronolojik açıdan hatalar da yaptığı belirtilmelidir.
 
 

Barselon – Tarragona – Tortosa – Beinkarlo – Kastelon – Valensiya – Siyerra Segura Dağları – Alikonte – Orhuela – Nurciya [sic. Murcia] – Lorka – Baza – Granata  - Velezgranata (İsimler HB’nin yazdığı gibi; yolculuk on altı günde bitiyor)
 
Romanın başlangıcından birkaç alıntı bu konuda aydınlatıcı olabilir.  Eser, tarih açısından son derece net bir cümle ile başlar:

“1557 yılının Haziran sonuydu.”1 

İlerleyen satırlarda, anlatılan hikayenin bu yılda geçtiği bir kez daha teyit edilir: Fransua dö Loren, “o zamana kadar denizlerde görülmemiş kuvvette iki kadırga yaptırıp donattıktan sonra, 1557 yılı Mayısında Malta adasına demir” atmıştır.2
 
Romanın açılışı olan bu alıntının devamında, Fransua dö Loren’in gemisi Uluç Ali tarafından tespit edilir. Onun masum bir Türk yolcu gemisine saldırmasını engelleyemese de, Uluç Ali saldırıyı uzaktan takip eder. Bu satırlar, Halikarnas Balıkçısı tarafından şu şekilde anlatılır:
 
“Kalitanın kaptanı, otuz yaşlarında bir genç, dayanamayarak bir pars gibi armaya sıçrayıp dürbünü gözcünün elinden kaptı (…) O genç korsan, Turgut Reis’in yetiştirdiği, onun sağ kolu Uluç Ali’ydi.”3

Bundan yaklaşık yirmi sayfa sonra, Halikarnas Balıkçısı olayların başlangıcına dönüp, Uluç Ali’nin doğumunu konu alır ve yine açık bir şekilde net tarihler verir.
 
“Günü gelince, Perçim dünyaya tosun gibi bir oğlan getirdi. (Miladi, 1510)”4
 
Buna göre, romanın başındaki alıntıda Uluç Ali “otuz yaşlarında” değil, 47 yaşında bir adam olmalıdır. Özellikle bu dönemin koşulları düşünüldüğünde, kendisinin “genç” olduğunu söylemek de pek doğru değildir.  
 
Benzer şekilde, romanın sonunda verilen tarihlerde de bir yazım hatası olduğuna dikkat edilmelidir. Romanın son paragrafı, “1548’de saraydaki düşmanlarına rağmen Kaptan Paşalıkta kalan Kılıç Ali bir filo ile Karadeniz ve Kefe’ye giderek (…)”
şeklinde başlar. Oysa Uluç Ali Reis, 1571’deki Lepanto Deniz Savaşı’ndan sonra Kaptan Paşalığa getirilmiştir – dolayısıyla, burada kastedilen tarih muhtemelen 1578 olmalıdır.
 
Bu hatalar, normal bir romana kıyasla çok fazla tarihi bilgi içeren Uluç Reis kitabının, her şeye rağmen tamamen doğru bir tarih anlatısı olarak görülmemesi gerektiğinin de bir göstergesi olarak yorumlanabilir.   
 

s. 7
s. 7
3 s.10
4 s. 58
5 s. 476


 
Belli noktalarda bir tarihi roman, belli noktalarda ise ağırlıklı olarak bir tarih anlatısı olarak ilerleyen Uluç Reis, bu yapısı nedeniyle kurgu açısından incelenmesi zor bir romandır. Kitabının bu ilginç yapısı, Halikarnas Balıkçısı’nın eserinde romancılık açısından "başarılı" bir kurgu inşa etmesini de engeller.
 
Uluç Reis’i okuyucuya tanıtan bir giriş bölümüyle başlayan roman, daha sonra karakterin gençlik yıllarına döner. 17. Sayfada Uluç Ali’nin Annesi başlığı ile bir “bölüm yapısı” oluşturan eser, 39. Sayfada “Uluç Ali’nin Çocukluğu” adıyla ikinci bir bölüme girer. Ancak bunun ardından, bölüm yapısı bir anda terk edilir ve “Uluç Ali’nin Çocukluğu” adıyla başlayan roman, 432. Sayfadaki “Lepanto Savaşı” bölümüne kadar devam eder. Yazarın 1510 yılından 1571 yılına kadar “Uluç Ali’nin çocukluğunu” anlatması mümkün olmadığından, eserde istikrarsız bir bölüm yapısı olduğu söylenebilir.
 
Anlattığı konuların kapsamını olabildiğince geniş tutan Halikarnas Balıkçısı, romanın anlatısını üçüncü şahıs anlatıcı üzerinden inşa eder. Bu anlatının odak noktası genellikle Uluç Ali olsa da, yazar “sınırlı” değil, “ilahi” bir anlatıcı yapısı kullanır: Romandaki tüm karakterlerin, tüm kişilerin görüşleri, duyguları, düşünceleri yeri geldiğinde okuyucuyla paylaşılabilir.

 "Sınırlı" ve "İlahi" Üçüncü Şahıs Anlatıcı yapıları arasındaki farkı daha detaylı olarak incelemek için, bu yazıya göz atabilirsiniz. 
 
Buna karşın, yazarın geleneksel anlamda “üçüncü şahıs anlatıcı” kullandığını söylemek de mümkün değildir. Özellikle romanın ikinci yarısında giderek bir tarih kitabına dönüşen anlatı, Halikarnas Balıkçısı’nın anlatıma doğrudan müdahale etmesine olanak tanır. Yazar, bir romandan beklenmeyecek şekilde, tarihi metinlerden direkt alıntılar yapar, kendi şahsi görüşlerini paylaşır, tarihi olayları kendisine göre “olması gerekenlerle” birlikte ele alır ve konuyla ilgili yazan tarihçilerin fikirlerini ele alıp bunlara cevaplar verir. Bu konuyu, daha detaylı olarak “tarih anlatımı” sekmesinde okuyabilirsiniz.
 
Yazarın roman yapısını sık sık terk etmesi, eseri tür olarak yerleştirmeyi zor hale getirse de, dört yüz yetmiş altı sayfalık kitap, kurgu açısından beş bölüme ayrılarak şu şekilde değerlendirilebilir: 

 
Yukarıdaki sayfa sayıları, konu ve eser türü kıyaslamaları, elbette sadece genel anlamda yapılsa da, romanın içinde karşımıza çıkan bazı sıkıntıları anlamayı da mümkün kılar. Bir roman yapısını korumaktan çok, Akdeniz Tarihi ve Uluç Reis’in hayatı ile ilgili bilgiler vermeyi tercih eden Halikarnas Balıkçısı, romanda bazı kurguları da tam olarak açıklamadan ilerler.
 
Bunun en güzel örneği, Uluç Ali’nin Cezayir’de tanışıp evlendiği Kara Hatçe’dir. İspanya’da nikahlandığı, ama kısa süre kaybettiği Zehra’nın ardından ikinci evliliğini Kara Hatçe ile yapan Uluç Reis, daha sonra Arabella de Madriyaga ve Emilya adlı iki kadınla daha evlenir. Dönemin yapısı onun birden fazla kadınla evlenmesine izin verse de, yazar Kara Hatçe’nin aslında öldüğünü açıklar.
 
Ancak romanın ana karakterinin severek evlendiği ve iki çocuk sahibi olduğu kadının ölümü, romanda işlenmeden atlanmış gibidir. Bu karakterin romandaki akıbeti, şu şekilde işlenir: 


 
Uluç Reis’in anlatı üslubu, iki genel sıfat üzerinden özetlenebilir: Romantik ve Bilgilendirici.
 
Türk Edebiyatı’nda her şeyden çok deniz sevgisiyle özdeşleşen Halikarnas Balıkçısı, Uluç Reis’de de kişisel olarak sevdiği bu konuyu ele alır. Bu durum, onun konu aldığı korsanları coşkulu, romantik bir anlatı içine yerleştirmesine, onları neredeyse özlem ve tutkuyla anlatmasına yol açar.
 
Romanın büyük bölümünde hakim olan bu romantik üslup, Halikarnas Balıkçısı’nın korsanlar üzerine yazdığı cümlelerde rahatlıkla görülebilir. Örneğin, korsanlar, kendilerine soracak olsanız “servet peşinde” olduklarını söyleyecek olsalar da, yazara göre tamamen farklı bir amacın peşindedir: Açık denizlerin ve ufukların özlemiyle denize açılan bu kişiler, dünyevi hedeflerden uzak bir şekilde resmedilir. 
 
Savaş anlarında bile, Halikarnas Balıkçısı’nın romantik yaklaşımı diğer konuların ötesine geçer. Ona göre, korsanlar “zorunda kalmadıkları sürece “piştov” kullanmaz, “savaş denilen oyunu, silahların sultanı, kısa ve geniş yalın denizci palası, veya kısa denizci yatağanıyla oynar."1
 
Benzer şekilde, Preveze Deniz Savaşı’na giden sürecin anlatılması2 veya aşağıdaki gibi alıntılar, denize karşı romantik bir tavrın neredeyse ders kitaplarına konulabilecek kadar net örnekleri olarak gösterilebilir:
 
Aydınlık ve renkler – sanki onları tutan bir sed devrilmiş gibi – evrene, gür bir çağlayan halinde aktı. Bu aydınlık ve renk selinde bir gökgürültüsü heybeti vardı. Güneş kalkıyordu! Berkende erimiş ve kaynaşan altın bir deniz üzerinden, rüzgar kuvvetiyle değil, fakat açıklıkların büyüsüne tutulmuşmuş gibi ilerliyordu.3
 
En temel amaçlarından bir tanesi okuyucuyu bilgilendirmek olduğu için, Uluç Reis romanı bu romantik üslubun yanı sıra oldukça sade, basit ve akıcı bir dil kullanır. Roman boyunca bu kurala istisna teşkil eden yegane nokta, Halikarnas Balıkçısı’nın tarihi kaynaklardan aldığı Osmanlıca metinleri de zaman zaman olduğu gibi paylaşmasıdır.
 
Bu “açıklayıcı” yapı, romanda kullanılan belli başlı örnekler üzerinden incelenerek gösterilebilir. Yazar, pek çok noktada denizcilik terimlerini veya amacı okuyucu tarafından hemen anlaşılamayacak bazı noktaları, detaylı bir şekilde, metnin arasına girerek açıklamaya gayret eder. 100, 273 ve 246. Sayfalarda görülebileceği gibi, bunlar zaman zaman parantez içinde veya yatay çizgiler arasında sunulabilir.
 
Yazarın kullandığı bu üslubun, zaman zaman tekrarlayıcı ve “fazlasıyla” açıklayıcı olduğu da söylenebilir. Gemilerde savaş anlarında denizcilerin ayağı kaymasın diye kum dökülmesi, roman boyunca tekrar tekrar dile getirilir.4 Aynı şekilde, Malta kadırgaların yapısı da pek çok sefer açıklanır; hatta yazar 399. Sayfada “Bu savaş gemileri, bu eserde daha önce anlatılmıştır,” dedikten hemen bir sayfa sonra bu gemilerin özelliklerini “anlatmıştık, burada kısaca tekrar edelim” diyerek tekrar tekrar vurgular.

Romanda sık sık açıklanan "Malta Kadırgası"na örnek bir model
 
Böyle konularda tekrara dayalı bir yapı, yazarın her şeyin iyi anlaşılmasını istemesiyle değerlendirilebilecek olsa da, Halikarnas Balıkçısı belli noktalarda bir romandan beklenmeyecek “açıklama” tercihlerinde de bulunur. Özellikle 246. Sayfada, İspanyol kadınların Türk korsanlar tarafından tecavüze uğramadığını, kendi istekleriyle onlarla birlikte olduklarını iddia ettikten sonra, bu pasajı neden yazdığını açıklaması, bunun iyi bir örneği olarak sunulabilir:
 
(Bu pasaj, birçok batı yazarlarının ve bunların arasında Klod Farrer’in Akdeniz adlı kitabında rastgelinen şu cümlelerden mülhemdir: “Fransa’nın, İspanya’nın, İtalya’nın Akdeniz kıyılarında Yakınşark’ın çok badem gözlülerine rastgelinir. Akdeniz ırkları çok karışmıştır. Fakat bu hale asıl Yakınşark korsanlarının sebebiyet vermiş olduklarına dair kuvvetli vesikalar vardır.”)5
 
Aynı konunun başka bir uzantısı ise, yazarın bu açıklayıcı tarzını belli noktalarda karakterlerine de uyarlamasıdır. Korsanlık, Cezayir’de kurulan düzen, Türk denizcilerle batı denizcilerin karşılaştırılması gibi konularda, Halikarnas Balıkçısı zaman zaman anlatıyı kendi cümleleri üzerinden değil, karakterleri üzerinden ilerletir. Bu da, denizin ortasında bir anda durup tarihi bir metin üslubuyla dersler veren korsanların gözükmesine yol açar. Bu insanların asla konuşmayacakları bir dille konuşmaları, romanın anlatısını zayıflatan unsurlardan biri olarak görülebilir.
 
Bu romanın önemli bir özelliği, Kurgu sekmesinde de belirtildiği gibi, anlatının zaman zaman bir roman olmaktan çıkıp bir tarih kitabına dönüşmesidir. Bu “Tarih Anlatımı” ile kastedilenin ne olduğunu daha detaylı olarak görmek ve anlatım konusundaki problemleri daha detaylı okumak için, aşağıdaki iki bölüme göz atabilirsiniz. 

 
Uluç Reis romanının zaman zaman bir tarihi roman, zaman zaman ise roman boyutu oldukça arka planda kalan bir “tarih kitabı” olarak değerlendirilmesi, yazarın dört temel anlatı tercihinden kaynaklanır. Bunları basitçe;
 
  1. Kurmacadan uzak bir dil yapısının tercih edilmesi,
  2. Doğrudan alıntılara yer verilmesi,
  3. Yazarın tarih ile ilgili yorum ve görüşlerini paylaşması,
  4. Kendi okuduğu tarih kitaplarına “cevaplar vermesi”
 
olarak kategorize edebiliriz.

Kurmacadan Uzak Bir Dil Yapısı ve Doğrudan Alıntılar
 
Kurmacadan uzak bir dil yapısı, romanda ilk olarak otuzuncu sayfada karşımıza çıkar. Edebi anlatısını bir anda bölen Halikarnas Balıkçısı, bu noktada Haçlı Seferlerinden bahsetmeye başlar ve bu seferlerin sonuçlarını “1 - , 2 – “ gibi maddeler halinde sunmaya başlar. Benzer durumlar, 364. Sayfada, kullandığı karakter isminin doğru olmayabileceğini detaylı olarak açıklamasıyla paralellik gösterir:
 
(Bu noktada tarihlerin bildirdiklerinde başkalık var. Kimisi Turgut Reis ile Uluç Ali’ye Cerbe’de rastgelen düşman amiralinin meşhur Cenvizli Vikont Çikala olduğunu, kimisi Andrea Dorya olduğunu yazıyorlar. Biz burada Andrea Dorya’nın adını kullanacağız.)
 
Özellikle 380. Sayfadan Lepanto Savaşı’nın anlatılmaya başlandığı 432. Sayfaya kadar devam eden, detaylı “gemi sayıları karşılaştırması” da, tıpkı yukarıdaki örnekler gibi, “edebi bir eser”den ziyade bir tarih kitabı okunulduğu izlenimi yaratır. 409 – 410. Sayfalar arasında Mehmet Pertev Paşa’nın kariyerinin anlatımı, romanın “tarihi anlatımının” ideal bir örneğidir.
 
Bu üslubun son derece önemli bir boyutu, yazarın birinci el kaynaklardan doğrudan metinler paylaşması olur. 396 ve 429. Sayfalarda, metnin genel akışı bölünerek, II. Selim’in Uluç Reis’e yazdığı bir cevap ve Katip Çelebi’nin Lepanto Savaşı öncesi yaşananları anlattığı “Osmanlıca” metinler kullanılır. Bunlar, kaynak belirtilerek veya sistematik bir şekilde ele alınmamasına karşın, eserin bir “roman” olarak ilerleyen yapısıyla uyuşmaz.

Tarih ile İlgili Yorum ve Görüşler

Tarihi anlatımın üçüncü boyutu, Halikarnas Balıkçısı’nın – özellikle Turgut Reis ve Uluç Ali Reis gibi kişilere haksızlık yapıldığını hissettiği noktalarda – doğrudan kendi görüşlerini paylaşmasıdır. Yazar, 375. Sayfada Turgut Reis’in “kaptan paşa” tayin edilmemesini eleştirir:
 
“Eğer o tarihte Turgut Reis kaptan paşa tayin edilseydi, Malta mutlaka alınır ve Uluç Ali’nin kıymeti daha çabuk tanınmış olurdu (…)”
 
Benzer bir yorum, daha sonra Uluç Ali’nin kendisi için de yapılır:
 
“Yapılması gereken bir şey varsa, Piyale Paşa Kapudan-ı Derya’lıktan çıktıktan sonra Uluç Ali’yi o mevkie getirmekti”1
 
Halikarnas Balıkçısı, bunlar dışında, savaş stratejileri, Lepanto’da yaşanan kayıpların hiçbir kaynakta doğru belirtilmemesi ve Lepanto’nun düşünüldüğü gibi Akdeniz’de Türk hakimiyetine son veren bir olay olmaması yönündeki fikirlerini de, benzer bir dille okuyucuya ulaştırır.1,2,3

Tarih Kitaplarına Verilen Cevaplar
 
Uluç Ali’yi bir edebiyat eserinden çok bir tarih tartışmasına yaklaştıran faktörlerden bir tanesi de, Halikarnas Balıkçısı’nın okuduğu tarih kitaplarında katılmadığı bölümlere cevap vermesi olur. Yukarıda da alıntılandığı gibi, yeri geldiğinde esin kaynakları içinde yer alan kitapları ve pasajları paylaşan yazar, özellikle Lepanto Savaşı ile ilgili bir kitap yazmış olan Fransız Paul Chack’in görüşlerine katılmaz.
 
Uluç Ali’nin başarılarını küçümseyen ve Kutsal İttifak’ın kahraman askerleri nedeniyle Lepanto’da zafer kazandığını savunan Paul Chack’nın görüşleri, Halikarnas Balıkçısı’nın kendi bakış açısına tamamen ters düşer. Yazar da, “asrımızda yaşadığı halde pek koyu bir Hristiyan” olarak tanımladığı Paul Chack’nın görüşlerini, kendi yorumlarını dile getirerek eleştirir. 5, 6
 
Bu tarihçi dışında, Türk korsanların aşırı vahşi ve gaddar olduğunu iddia eden; veya II. Selim’in Kıbrıs’ı şarap düşkünü olduğu ve bu bölgenin şaraplarının çok iyi olduğunu düşündüğü için fethettiğini savunan “basit” tarih görüşleri de, Halikarnas Balıkçısı tarafından eleştirilir.7

 
Dipnotlar

s. 391
s. 
447
3 s. 456
4 s. 474
5 s. 450
6 s. 455
s. 393


 
Bunca tarihi, coğrafi ve teknik bilgi ile, edebiyattan çok tarihçiliğin alanına giren bir anlatı üslubunu tek eser içinde bir araya getirme çabası, Halikarnas Balıkçısı’nın romanın belli noktalarında anlatım açısından problemli cümleler kurmasına yol açar. Hem tarihi bir metnin tonunu, hem de bir romanın akışını aynı anda yakalamaya çalışan yazar, bunun olumsuz bir sonucu olarak, pek çok noktada zaman konusunda tutarsız bir yapı kullanır.  
 
Aşağıdaki alıntı, bunun net bir örneği olsa da, fiil çekimleri açısından yaşanan problemler, yalnızca bu noktada karşımıza çıkmaz, örneğin 321, 357, 371 ve 405. sayfalarda da benzer örnekler bulunabilir:
 
Birkaç gün sonra keşişleme fırtınası birdenbire kıble rüzgarına driça ederek tufanı andırarak yağan bir yağmurla sönüp kaldı. Venedik kadırgaları bütün deniz kuvvetlerini [sic] başkumandanı olan Kolonna’ya kavuşmak üzere yola çıktı. Venedik Amirali Zanne Kolonna’nın amiral gemisine çıkar. Kolonna’ya bildiklerini anlatır. Kolonna’nın gemisinin grandi direğine öteki Frenk reislerini bir savaş meclisine çağıran işaret bayrağı çekiliyordu. Bu meclise iştirak edenleri bir kere gözden geçirelim.1
 
Yazarın, zaman konusu dışında da belli noktalarda tekrarlar nedeniyle “tuhaf” cümleler yazdığı söylenebilir.

“Uluç Ali, geminin sefere çabuk çıkması için iki sebepten dolayı acele ediyordu: Bu sebeplerden biri, nikah ve düğününün çabuk yapılması, öteki ise sefere çabuk çıkılmasıydı."2
 
Bu cümlede yazar, genimin sefere çabuk çıkmasının nedenlerinden biri olarak, yine geminin sefere çabuk çıkmasını vermektedir.

Benzer bir durum, Kıbrıs’taki önemli bir kalenin anlatısında da görülebilir:
 
Famagosta (Magosa) Kıbrıs’ın en kuvvetli kalesi idi. 750 top ve 15 bin askerle müdafaa ediliyordu. Çünkü Venedik Cumhuriyeti ticari bir cumhuriyet idi ve en büyük kazancını doğu ile ticaretten sağlıyordu. Kıbrıs ise Venedik’in doğu ticaretini idare eden koluydu. Bu kolun en kuvvetli kalesi ise Famagosta idi.”3
 
Burada da, Famagosta’nın Kıbrıs’ın en kuvvetli kalesi olduğunu açıklayarak başlayan paragraf, dönüp dolaşıp yine aynı cümleyle biterek “garip” bir paragraf yapısının ortaya çıkmasına sebep olur. 
 
Dipnotlar

s. 406
s. 284
3 s. 410


 
 

s. 243
s. 329
3 s.168
4 s. 179, 329
5 s. 246


 
Romanın en çok göze çarpan temalarından veya – fazla gizlenmemiş – alt metinlerinden bir tanesi, Türkler ile Batılılar arasında doğrudan veya dolaylı olarak yapılan karşılaştırmalardır.  Neredeyse her zaman Türklere olumlu, Batılılara ise son derece olumsuz bir şekilde yaklaşan bu anlatı tarzı, Halikarnas Balıkçısı’nın romanında ele aldığı konulara milliyetçi bir bakış açısıyla yaklaşması ile ilişkilendirilebileceği gibi, Arka Plan ve Tarihi Anlatım bölümlerinde belirtildiği gibi, Batının Türk korsanlarıyla ilgili sahip olduğu ön yargılara cevap verme amacı da güdüyor olabilir.
 
Bu karşılaştırmanın temel boyutlarından bir tanesi, Türk korsanların ve Türk halkının, Avrupa’ya göre daha barışsever ve daha “medeni” insanlar olmasıdır. Halikarnas Balıkçısı, Türk korsanlarını, yalnızca kendilerini savunmak için bu işe başlamış kişiler olarak tanımlar. Anlatı Üslubu bölümünde de belirtildiği gibi, Türk korsanlar romantik amaçlarla, macera ve özgürlük arayışıyla, yalnızca kendilerini korumak için denizlere açılmıştır.1
 
Batılı denizci ve askerlerde ise, bu işi yapma amacı çok farklıdır. Alıntılar bölümünün ilk örneğinde görebileceğiniz gibi roman, hayattaki tek derdi Türklerle boy ölçüşmek, mümkün olduğu kadar çok Türk öldürmek isteyen, “Türk kanı içmek susayışıyla Güney Ege’ye inen” Fransua dö Loren ile açılır. Romanın sonlarına kadar benzer karakterler karşımıza çıkmaya devam eder – örneğin 411. Sayfada, Türkleri insan saymayan, onlara ne yapsa az gören, Türklere yaptığı işkenceleri kabarta kabarta, gururla anlatan Bragadino karakterinden bahsedilir. Dolayısıyla Halikarnas Balıkçısı’nın yarattığı dünya; Türklerin tamamen suçsuz, günahsız, iyi niyetli insanlar olduğu; Hristiyan ve Batılıların ise, durup dururken Türkleri öldürüp onlara eziyet etmek isteyen kişiler olduğu bir dünya görüntüsündedir.


Engizisyon mahkemeleri, Batılıların gaddarlıklarını ve şiddete düşkünlüklerini göstermek için yazar tarafından sık sık gündeme getirilir. 
 
Batılıların gaddarlıkları ve vahşete düşkünlükleri, yalnızca bununla da sınırlı kalmaz. Halikarnas Balıkçısı, romanın geçtiği dönemde devam eden engizisyon mahkemelerini romanda sık sık gündeme getirir ve özellikle sıradan insanları bu konu çerçevesinde ele alır. Roman genelinde engizisyonlar, yalnızca aşırıya kaçan devlet adamlarının ve papazların işi değil, masum insanların durup dururken yakılmasından hoşlanan ve bunu toplumun ilerlemesi için gerekli gören “sıradan insanların” da onayladığı bir şey gibi gösterilir.2
 
Türk korsanlarla Batılılar arasında, medeniyet konusundaki en bariz karşılaştırmanın, 103. Ve 104. Sayfalarda kullanılan “temizlik” teması üzerinden ilerlediği söylenebilir. Bir “namaz ve şehadet mekanı” olan, dolayısıyla bir “cami sayılan” Türk gemileri, pırıl pırıl gemiler olarak nitelendirilir.3 Oysa Hristiyan gemileri, “insanın içini bulandıran fena kokulardan bir lağıma” benzemektedir.4
 
Yazarın romanda kullandığı dil ve eklediği ufak detaylar da, Batılıların vahşi ve gaddar, Türklerin ise çocuksu ve masum kişiler olduğu yönündeki görüşü güçlendirir. Uluç Reis ve tayfası, ele geçirdikleri bir gemide işkence aletleri bulunca ne yapacaklarını bilemezler – çünkü Türklerde işkence aleti hiçbir zaman olmamıştır ve onların bu tuhaf cihazlarla ne yapmaları gerektiği konusunda bir fikirleri yoktur.5
 
Türk korsanlarının gemilerinin yanında yüzen yunusları görmesi ile, bir anda karşımıza çıkan şu gibi alıntılar da, Türk korsanların masum ve iyi niyetli kişiler olarak imajlarını güçlendirir:
 
“Hiçbirisinin aklından balıklara bir ok atmak veya bir arkebüs patlatmak gibi bir niyet geçmedi. Onlar da bu balıklar kadar çocuk ve onlar kadar masum idiler (…)”6

 


Halikarnas Balıkçısı'na göre Türk korsanları (temsili) 
 
Türklerin kişiliğini gösteren bu tarz anlatımlar, işin Batı tarafına geçince ise çok farklı bir açıdan değerlendirilir. Romanın ilk sayfalarında önemli bir karakter olan Rikardo Frappa, hizmet ettiği kont için Türk kıyılarından kuzu çalarak getirmektedir. Kont, ona  günün birinde bu kıyıdan kız kaçırabileceğini söylediğinde, Frappa şöyle bir tepki verir:
 
“Frappa, “O da bir gün olur ekselans” der, sırıtırdı. Ama içinden, “Yahu, alelade kuzuyu çalmak için kelleyi koltuk altına alıp gidiyoruz, gel de Türklerden kız kaçır bakalım, kaçırabilirsen!” der ve gene içinden son ekselansa, Hazreti İsa’ya ve onu doğuran Meryem Ana’ya basardı küfürü [sic]”7
 
Yazar, bu konuşmanın nasıl olup da Frappa’nın inandığı peygamber ve onu doğuran Meryem Ana'ya küfür etmeyi gerektirdiğinin üzerinde durmaz.
 
Romanda bu konuda en çok göze çarpan konulardan bir tanesi de, Avrupalı kadınlar ile Türk korsanlar arasındaki ilişkilerdir. Romanın 245 ve 246. Sayfalarında, İspanya’nın San Servera kenti yakınlarında bulunan iki papaz, Türk korsanların akınlarından sonra günah çıkarmaya gelen kadınların sayısı hakkında yakınır – zira bu kadınlar, Türk korsanlar tarafından tecavüze uğradıktan sonra, soluğu kilisede almaktadır.
 
Ancak, bu durumdan yakınan Don Jeronima, bu kadınların “günahın kefaretini ödedikten sonra, gel keyfim gel! Artık gelsin günah!” 8 gibi bir kafa yapısında olduklarını ifade eder. Zira onlar, “Hep kendilerine tecavüz edildiğinden” bahseder, “fakat asıl tuhafı, tecavüze uğramalarını da dört gözle beklerler.”9
 
Anlatı Üslubu sekmesinde de görebileceğiniz gibi, Halikarnas Balıkçısı da bu yazdığı pasajın fazla “iddialı” olduğunu kabul eder gibidir, zira yine aynı sayfada, hemen bu paragrafın altında, bu pasajı neye dayanarak yazdığını açıklar: (“Klod Farrer’in Akdeniz adlı kitabında rastgelinen ve Akdeniz ırklarının birbirine çok karışmış olmasını ele alan bir pasaj”)
 
Türk korsanlara benzer bir yaklaşım da, 294 ila 300. Sayfalar arasında, Don Esteban de Lago’nun gemisinde bulunan Dona İnez tarafından sergilenir. “için için İspanyol kadırgasının korsanlar tarafından zaptedilmesini istetyen” İnez, “korsanlar tarafından nasıl esir edileceğini düşündükçe zevk ve imrenişle yutkunur.10 Uluç Ali’nin gemisiyle karşı karşıya geldiklerinde ise, İnez’in “fantezileri” daha da tuhaflaşır:
 
“Şu gözünü budaktan sakınmayan korsanlara esir olamayacağım diye canı yanıyordu. Ah, şunlardan birinin kölesi olsaydı da şöyle ağız tadıyla “Şak, şuk!” diye birkaç tokat yiyerek alaşağı edilseydi ve bütün o güçlü kadınlığına layık bir erkeğe rastlasaydı!”11
 
Bu konunun haricinde, bazı “çelişkili” durumları detaylı olarak ele almak da faydalı olabilir. Örneğin, romanın son kısmında, Fas’ın hakimiyeti için mücadele eden Muntasır, İstanbul’a büyük hediyeler gönderip onların yardımını ister.12 Bu konuda aslında Muntasır’ın rakibi Abdülmelik’in tarafında olan Osmanlı Devleti, onu, Halikarnas Balıkçısı’nın deyimiyle, “ham hum şorolop kabilinden üstünkörü vaatlerde bulunarak” başından savar ve savaşa onun karşısında, Abdülmelik’in tarafında girer.13
 
Kısacası, Osmanlı Devleti’nin göz boyayarak çeşitli vaatlerde bulunup, bunları daha sonra yerine getirmemesi kabul edilebilir bir durum gibi anlatılırken, Osmanlı’ya verdiği sözleri tutmayan Venedik Cumhuriyeti’nin benzer bir tavır sergilemesi, “Venedik Cumhuriyeti her zamanki gibi iki yüzlü davrandı.” gibi yargılayıcı bir cümleyle belirtilir. 14
 
Yine yazarın kullandığı dil üzerinden değerlendirilebilecek bir durum, Cezayir’de meyhanelere gidip içki içen korsanların tavırları üzerine kuruludur. Halikarnas Balıkçısı’na göre buradaki Türk korsanlar, çok sert hurma rakısı yahut şarap başlarına vurunca kavgacı olur, fakat hiçbir zaman birbirleriyle kavga etmezler.15 Cezayir’in tamamen Türk korsanların kontrolü altında olduğu düşünüldüğünde, hiçbir zaman birbiriyle kavga etmeyen bu kişilerin ne açıdan “kavgacı” olduğu ilginç bir soru olarak sorulabilir.


Türkleri hiçbir zaman olumsuz bir şekilde değerlendirmeme çabasına bağlanabilecek bu gibi kullanımlar, romanın başından sonuna kadar Türklerin hep muzaffer olması ile de bağlantılı olarak okunabilir. Romanın merkezi konularından Lepanto Savaşı, her şeyden çok bu savaşın “haksız ve şanssız bir şekilde” kaybedilmesine yol açan nedenler, Uluç Reis’in bu savaştaki başarıları ve Akdeniz’de Lepanto’dan sonra yine Türklerin üstünlüğünün devam etmesi üzerinden işlenir. Turgut Reis’in esir düşmesi, bu esaretten kurtulana kadar birkaç satırla geçiştirilir. Şarlken’in Tunus’u Osmanlılardan geri alması, basit, önemsiz, hedeflerinin çok altında bir başarı olarak gösterilir.16

 
Bu konuya verilebilecek iyi ve sembolik örneklerden bir tanesi de acıya karşı dayanıklılıktır. Aşağı yukarı elli sayfa içinde sunulan iki anekdot, Halikarnas Balıkçısı’nın Müslüman Denizcilerle Avrupalıları bu açıdan karşılaştırmasını konu alır. Foçalı Mesut’un 124. Sayfada paylaştığı bir anıda, yarası iyileşsin diye üzerine kızgın zeytinyağı dökülen bir Fransızın, “çıldırmış kedi gibi yaygaralar saçarak yüzlerini gözlerini tırmaladığını” anlatılır. 175. Sayfada ise Kara Yusuf Reis’in tayfasının genç bir üyesi olan Mesut’un kolu kopar. Kanamayı durdurmak için kopan kolunun olduğu yere yapılan müdahale sırasında, “Mesut’un gıkı bile çıkmaz”.
 
Bu konuda, Batılıların Türklerle aynı tarafta savaşıp savaşmamaları da Halikarnas Balıkçısı için fazla bir şey değiştirmez. Bu dönemde Şarlken’e karşı çıkan tek Batı Avrupa ülkesi olarak Osmanlı ile bir ittifak içine giren Fransa, askeri anlamda vadettiği desteği Türkiye’ye hiçbir zaman göstermez. Barbaros Hayrettin Paşa, Fransızlarla sefere çıktığı her durumda, onların barutlarının tükenmesinden yakınır, zira Fransızlar, “savaşmaya değil, eğlenmeye çıkarcasına” gemilerine barut değil, şarap doldururlar.17
 
Yukarıda alıntılanan sayfaların okuyucuya gösterdiği bir önemli detay da, Halikarnas Balıkçısı’nın yalnızca Batılıları değil, Türkler dışında pek çok gruba karşı olumsuz yaklaşıyor olmasıdır. Tunus’un Şarlken’e kaybedilmesindeki aslan payı, savaşta taraf değiştiren ve daha sonra, “ihaneti bununla da kalmayarak” kaledeki esirleri serbest bırakan Tunuslulara verilir.
 
Yazar, bu bu tutumunu romanın başından itibaren devam ettirse de, eserin sonlarında daha “insancıl” mesajlar da vermeye başlar. Özellikle 457 – 458. Sayfalarda, Cervantes örneğini de vererek bu savaşların anlamsızlığına değinen ve burada kaybedilen insan hayatlarının birer sayı olarak değerlendirilmesini eleştiren yazar, daha sonra Uluç Ali Reis’in dördüncü eşi Emilya’nın babasını oldukça olumlu bir karakter olarak ele alır. Bu, romanda batılı bir karakterin açıkça “iyi” olarak değerlendirildiği tek durum olarak gösterilebilir.
 
Elbette, tüm bu konular haricinde, romanda Türk korsanlar ile Batılı denizciler arasındaki en büyük fark, denizcilik konusundaki yetenekler üzerine kurulur. Bu konuda Türk korsanlar her zaman Batılı denizcilere göre daha üstün gösterilse de, üstünlükleri yalnızca bu gruba karşı değildir. Bu konunun daha detaylı bir değerlendirmesi için, yandaki sekmeye göz atabilirsiniz.

 

s. 19, s. 112
s. 51, s. 189
3 s. 103
4 s. 103
5 s. 349
6 s. 92
7 s. 21
8 s. 246
s. 246
10 s. 295
11 s. 298
12 s. 475
13 s. 475 - 76
14 s. 412
15 s. 153
16 s. 316 - 317
17 s. 318, s. 342



 

Uluç Reis romanının merkezinde, Osmanlı Devleti’nin en büyük denizcilerinden bazılarını çıkaran korsanlar yer alır. Yazar, romanında hiçbir konuyu korsanlardan daha ön plana çıkartmadığı gibi, başka hiçbir insan grubunun da korsanlarla aynı “seviyede” bulunmasına izin vermez.
 
Bu konunun, bir önceki sekmede işlenen “Türkler ve Batılılar” konusu ile birlikte düşünülmesi, bu açıdan faydalı olabilir. Zira, Türk korsanlar neredeyse her koşulda batılı rakiplerine üstünlük kurmayı başarırlar: Batılılar, korsanlar kendilerine yardım etmeye çalıştığında kendilerine atılan çımayı bile takamazlar,sayıca fazla oldukları durumlarda dahi korsanları alt edemezler2, hatta, inşa edilen muhteşem gemilerini kumanda etmeyi becermezler.3 Yazar, Uluç Ali Reis’i betimlerken, onun dönemin “sayılı deniz kurtlarından biri olan Jan Dorya” gibi kırk tanesini cebinden çıkarabileceğini yazar.4
 
Bu bakış açısıyla bakıldığında, aslında korsanların denizlerdeki üstünlüğünün bir önceki sekmenin yalnızca bir başka boyutu olduğu düşünülebilir. Oysa, Türk korsanlar yalnızca batılılara değil, romandaki diğer herkese karşı üstündür. 

Yazarın romanda her şeyden çok övdüğü konu korsanlar ve onların yaşam tarzı olduğu için, Osmanlı Devleti’nin merkezi sistemi içinde yetişmiş denizciler onların seviyesinde olarak görülmez. İstanbul’daki görkemli ve tantanalı hayatı hiç sevmeyen Uluç Ali ve diğer korsanlar5, yaptıkları manevralarla, gösterdikleri hız ve ustalıkla, resmi donanma denizcilerine parmak ısırtır.6
 
Özellikle saray çevresinde bulunan “kara adamları” ise, romanda Türklerin olumsuz olarak değerlendirilmesine sebep olan yegane grup olarak karşımıza çıkar. Rüstem Paşa, Sinan Paşa gibi karakterler, sarayda çeşitli oyunlarla korsanların önünü kesen, onların başarılı olmasını engelleyen kişiler olarak görülür.7
 
Bu nedenle, romandaki bu durum değerlendirilirken, yazarın yalnızca Türklerle Batılıları karşılaştırdığı düşünülmemelidir. Söz konusu korsanlar olduğunda, Halikarnas Balıkçısı için yalnız Batılılar değil, kimse onların seviyesine ulaşamaz.

 

s. 120
s. 178
3 s. 399
4 s. 449
5 s. 374, 464
s. 370
s. s.369, 373