Aganta Burina Burinata Halikarnas Balıkçısı

Zaman ve Mekan
Kurgu ve Anlatı Üslubu
Temalar
 
Aganta Burina Burinata, 20. Yüzyılın ilk yıllarında, başta Bodrum’da ve Çömlekçi Köyü’nde geçer. Halikarnas Balıkçısı, deniz üzerindeki etkileri haricinde zamandan fazla bahsetmez, romanın hangi tarihlerde geçtiğini net olarak anlayabilmek için, deyim yerindeyse, satır aralarındaki bilgileri yakalamak gerekir. Bu bilgilerden en net olanı, 116. sayfada verilir:
 
“Aksiliğe bakınız ki o zaman İtalya bize Trablusgarp savaşını açtığı için Türk kayıkları Akdeniz’de gezemiyorlardı.”
 
Mahmut’un çok sevdiği yelkenli tekneleri bırakıp yabancı yolcu vapurlarında iş bulmasını açıklayan bu cümle, romanın zamanını en net şekilde ortaya koyan alıntılardan bir tanesidir. Trablusgarp Savaşı 1911 yılında başladığına göre, Mahmut’un gençlik yılları da bu döneme denk gelmelidir. Dolayısıyla, romanda yaşanan olayların 1900’lü yılların ilk yirmi – otuz yılı içinde geçtiği sonucunu çıkarılabilir.

Romanın geçtiği temel mekanlar Bodrum ve Çömlekçi Köyü olsa da, asıl mekan, tahmin edilebileceği gibi, denizdir. Mahmut romanın büyük bölümünü denizin üzerinde geçirir ve denizi roman boyunca bir mekandan çok, kendi kişiliği, düşünceleri ve kararları olan bir varlık gibi ele alır. Bunlar hakkında daha fazlası için, aşağıdaki bölüme göz atabilirsiniz. 




 
Romanın geçtiği temel mekanlar Bodrum ve Çömlekçi Köyü olsa da, asıl mekan, tahmin edilebileceği gibi, denizdir. Mahmut romanın büyük bölümünü denizin üzerinde geçirir ve denizi roman boyunca bir mekandan çok, kendi kişiliği, düşünceleri ve kararları olan bir varlık gibi ele alır.
 
Deniz ve toprak sık sık bu yöntemle karşılaştırılır. Mahmut’a göre, “sessiz toprak sesli denize benzemez. Ona verdiği emeğe, bin bir renk, bin bir güzel koku ve bin bir çiçekle cevap verir”.1 Oysa deniz bunun tam zıttı bir “karakter” ile tanımlanır: “denizin sularını istediğin kadar karıştır, okşa, istediğin kadar öv, pohpohla, ona şarkılar söyle, onun cevabı her zaman “Çekil! Defol” dermiş gibi bir şamardır”.2
 
Aynı şekilde, deniz sık sık istekleri, beklentileri olan bir varlık olarak anlatılır. Bunun ilk örneği Mahmut’un amcası Davut’un ölümünden sonra yaşananlardır. Hayatı boyunca denizden çok çekmiş olan Süleyman, kardeşi öldükten sonra onu karada gömebilmek için çok uğraşır. Fakat önce rüzgar kesilir, daha sonra da kıyıdan denize doğru esmeye başlar. Tayfanın geri kalanı ne yaparsa yapsın gemiyi kıyıya yanaştıramaz. Başka bir çareleri kalmadığı için, Davut’un bedenini denize atmak zorunda kalırlar.3
 
Mahmut, romanın ilerleyen bölümlerinde benzer bir deneyimi birinci elden de yaşayacaktır. Adem Reis’in gemisinde çalışırken geminin yaşlı çalışanlarından Ömer Dayı’nın hastalığı çok ciddi boyutlara ulaşır ve Ömer Dayı’nın ölümünden önceki günlerde denizde korkunç bir rüzgar patlak verir. Denizin sakinleşmesi için, Ömer Dayı’nın ölmesi ve bedeninin denize atılması gerekir. Adem Reis’in bu durumu açıklaması da aynı anlayışı tekrarlar:  
 
“Bak hava birden değişti. Deniz öyledir. Kayıktaki denizcilerin biri ölecekse onu karaya vermemek için hep ters eser. Bir sefer bir denizcimiz hastalandı. Rüzgar da kesildi. Sıcaktan, güverte kaplamaları arasındaki ziftler, cezve içindeki kahve imişler gibi kaynayıp taştılar. Rüzgar esmedi de esmedi. Adamcağız ölüp de denize atılınca rüzgar aldı”.4
 
Roman Mahmut’un gözünden anlatıldığı için, deniz zaman zaman fazlasıyla yorucu ve tehlikeli bir mekan olsa da, her zaman toprağa göre daha özgür, daha keyifli, daha rahat bir atmosfer teşkil eder. Mahmut karadayken eserin anlatısı çok daha boğuk, yorucu ve stresli ilerler.

1s.138
2s.139
3s.24
4s.105
 


 
Mahmut, romandaki olayları hatırlayarak anlatmaktadır. Üzerinden zaman geçmiş bir hikaye, anlatıcının anıları olarak sunulmakta, fakat geleneksel bir roman anlatıcısı mantığının fazla dışana çıkılmamaktadır. Mahmut her zaman kendi görüşünü ifade etse de, anlattıkları her zaman objektif, dengeli ve isabetli gibi gözükür. Bu örneğe tek istisna, on ikinci sayfada, Amcası Davut ile kahvede yanında bulunanların konuşmalarını aktardığı sahnedir. Kahvedeki sohbeti aktardıktan sonra, Mahmut okuyucuya seslenerek şu cümleyi kurar:
 
“Amcamla öteki denizciler böyle mi konuştular, yoksa ben mi böyle konuşmuş olduklarını tasavvur ediyorum; aradan uzun yıllar geçtiği için pek bilmiyorum”.1
 
Bu, romanın anlatısını tek bir örnek için, daha ileride kullanılacak, “güvenilemez anlatıcı” kavramına yaklaştırsa da, romanın geri kalanında Mahmut’un anlattıklarından şüphe duymayı gerektirecek herhangi bir bölüm yoktur.
 
Mahmut’un deniz sevgisini ve denizlerden ayrı kalamamasını konu alan roman, sonuç olarak naif, doğa ve deniz sevgisinden kaynaklanan bir eserdir. Roman boyunca, Mahmut’un macerası ve tutkusu dışında fazla detay verilmez. Romanda adı geçen karakterlerin çoğu, yalnızca bir – iki defa karşımıza çıkar, pek çoğu yalnızca adı söylenerek geçilir. Fatma, Ayşe, Aliş, Süleyman, Murat Dayı gibi karakterler büyük ölçüde tek boyutlu karakterler olarak kullanılırlar ve karakterleri gerçek derinlik kazanamadan ya ölür, ya da romanın kurgusundan çıkarılırlar.
 
Fethi Naci bu durumu yorumlarken, Halikarnas Balıkçısı’nın yazmayı sevdiği konuları, denizleri, deniz sevgisini, iyi insanları, kötü insanları yazmaktan başka bir amacı olmadığını söyler. Ona göre roman kurgusunun, bir roman kurgusu içinde karakterleri geliştirmenin, bu karakterlere derinlik kazandırmanın bir önemi yoktur.
 
Bununla doğru orantılı olarak romanın kurgusu da benzer şekilde ilerler. Bütün hikaye, bütün roman pek çok açıdan Halikarnas Balıkçısı’nın kendisiyle benzerlikler gösteren Mahmut karakteri etrafında  döner, onun denizlere dönmesiyle birlikte “anlatılmaya değecek” başka bir nokta da kalmamış olur.
 
Roman boyunca oldukça akıcı, sade ve günlük bir dil kullanılır. Halikarnas Balıkçısı şiveleri her zaman vurgulamasa da, bariz bir şekilde şiveyle konuşan karakterleri (örneğin Mahmut ile Ayşe’nin ortakçılarını) orijinal konuşma dillerine yakın bir şekilde yazar. Romanın yazıldığı tarih nedeniyle günümüzde kullanılmayan çeşitli kelimeler görülebilir, fakat bunların sayısı çok fazla değildir.
 
Romanın dil açısından belki de en ilginç özelliği, on dokuzuncu yüzyıla kadar Akdeniz’de kullanılan ortak denizci dili lingua franca’dan pek çok örnek içermesidir. Farklı ülkelerden gelen denizcilerin, ticaret yaparken veya aynı gemilerde çalışırken birbirlerini anlayabilmeleri için kullanılan bu dil, roman içinde denizciler tarafından sık sık kullanılır.

1s.12
 
 

Eserin ana teması, Mahmut’un deniz sevgisidir, fakat Halikarnas Balıkçısı bu temayı çeşitli yan konularla birlikte işler. Bu temaları detaylı olarak incelemek için, aşağıdaki alt başlıklara göz atabilirsiniz.
 
Romanın merkezindeki çatışmalardan bir tanesi, Mahmut’un insanları “Kara İnsanları” ve “Deniz İnsanları” olarak ikiye ayırmasıdır. Halikarnas Balıkçısı’nın diğer eserlerinde de görülebilecek bu ayrım, romanın gidişatında bir “kader meselesi” olarak görülür – bir insan ya deniz insanıdır, ya kara insanıdır. Bu gerçek, öldüklerinde bile ait oldukları yeri belirleyecek bir unsurdur. Yine de, Mahmut, karaya hapsolan deniz insanlarını ve denize hapsolan kara insanlarını tanımlamaktan da çekinmez.
 
Örneğin, hayattan keyif aldığı tek dönemde, hayvanlarını gezdirerek özgürce çobanlık yapmış olan Murat Dayı Mahmut’a göre karaya hapsolmuş bir deniz adamıdır. Denizci değildir, hayatında hiç denize açılmamıştır, ama ruhu, hayattan bekledikleri, onu mutlu eden şeyler, bir deniz adamında olmasını bekleyeceğimiz özelliklerdir.1 Öte yandan, Mahmut’un küçük amcası Hakkı Reis ise sadece para kazanmak için denize çıkmış bir kara adamıdır. Onun tek derdi geçimini sağlamak, gerek olmadığı sürece bir kuruş bile harcamamaktır. Macera ruhu, özgürlük arayışı ve deniz adamlarına ait olan duyguların hiçbiri onda bulunmaz.
 
Bu örnek bir adım daha ileri götürülebilir. Fethi Naci, “Halikarnas Balıkçısı’na göre kesin bir ayrım olduğunu” söyler, “deniz insanları iyidir, kara insanları kötüdür!”2Gerçekten de, roman boyunca, gerçekten “deniz insanı” olan karakterler her zaman çalışkan, fedakar, adaletli, dürüst karakterler olarak resmedilirler. Zor koşullarda kazandıkları az miktar parayı, bir başka denizcinin oğlu öldüğü takdirde onun için harcamakta bir an bile tereddüt etmezler.3
 
Kara insanları için ise tek önemli olan para ve geçimdir. Para kazanmak için sefalet içindeki insanların elindekileri almaya bile çekinmez, diğer tarla sahiplerinin yüzlerine karşı dostane bir tutum sergilerken, arkalarından onların topraklarını ele geçirme planları yapmaktan çekinmezler.4

1s. 57
2Yüz Yılın 100 Türk Romanı, 41
3s. 68
4s.146

 
Romanın geçtiği dönem ve bu dönemin etkileri, denizdeki hayatı ilgilendirdikleri ölçüde aktarılır. Teknolojik, çelik vapurların git gide arttığı bu dönemde, Mahmut eski usul, yelkenli, ahşap gemilerde çalışır. Zor koşullarda vapurlarla karşı karşıya geldiğinde onlara imrense de, hayatının ilerleyen dönemlerinde bir yolcu vapurunda ateşçi olarak çalışma fırsatı bulduğunda bu vapurları aslında o kadar da sevmeyeceğini de anlar.
 
Modern vapurların, geleneksel yelkenlilerle dolaylı olarak karşılaştırılması da romanın önemli temalarından bir tanesidir. Mahmut, tüm zorluklarına ve tehlikelerine karşın, bu araçların modern vapurlara göre daha asil, daha keyifli, daha heyecanlı olduğu yönündeki inancını yitirmez. Romanın sonunda denize dönmeye karar verdiğinde de eski usul bir gemide çalışmaya başlar.

 

 
Halikarnas Balıkçısı roman boyunca denizcilerin çalıştığı zor durumları da okuyucularla paylaşır. Bu tarz gemilerde çalışan denizciler, kelimenin tam anlamıyla emekçi bir grup olarak karşımıza çıkarlar. Her zaman dürüst, iyi niyetli ve onurlu davranırlar. Mahmut’un bir dönem gemisinde çalıştığı Adem Reis’in çaya karşı tutumu bu açıdan önemlidir. “Bulaşık suyunu andıran şekersiz bir çay”1 içmelerine rağmen, Adem bu gibi “lükslerin” aslında kendilerine yakışmadığını söylemektedir, fakat soğuk ve ıslak günlerde çay artık tayfalar için vazgeçilmez bir unsur haline gelmiştir.
 
Halikarnas Balıkçısı bu yaşam koşullarını anlatıyor olması, kendi içinde belli bir ölçüde toplumsal eleştiri olarak okunabilir. “Önemli Alıntılar” kısmında değindiğimiz gibi, bunlardan bazıları açıkça bu insanlara gösterilen tutuma ve sınıf farklılıklarına işaret etmekte, daha zengin kesimlerin denizcilere yaklaşımını eleştirmektedir. Fakat Halikarnas Balıkçısı Aganta Burina Burinata’da bu eleştirilerini daha ileriye götürmez. Geçim derdi hep üzerinde durulan bir konu olsa da, özel olarak denizcilerin, emekçilerin yaşadıkları sıkıntılar ve daha zengin kesimlerden gördükleri muamele birkaç örnek dışında öne çıkan konular olarak kullanılmaz. 
 
Romanın belirli bölümleri, deniz teması üzerinden okunabileceği gibi, daha evrensel ve genel olarak da algılanabilir. Roman boyunca Mahmut, önce anne ve babası tarafından, daha sonra karısı ve toplum tarafından geçimini düşünmesi, deniz tutkusunu bir tarafa bırakması, tehlikesiz, risksiz, güvenli bir iş yapması için uyarılır. Mahmut’un içinde bulunduğu durumu aslında herhangi bir okuyucu kendi hayatına da uyarlayabilir. Aganta Burina Burinata kesinlikle deniz ile alakalı ve deniz sevgisini merkeze koyan bir romandır. Fakat okuyucular, Mahmut’un deniz tutkusunun yerine kendileri benzer tutkuyla sevdikleri şeyleri de rahatlıkla koyabilir.
 
Halikarnas Balıkçısı’nın para ile, geçim derdi ile, sıkıcı, rutin, yerleşik hayatlar ile ilgili söyledikleri, deniz konusundan bağımsız olarak değerlendirilebilir. Bu açıdan yaklaşıldığında, Aganta Burina Burinata’nın mesajını, “toplumun beklentilerine karşı çıkmaya korkmadan hayallerinin peşinden gitmek” olarak okumak da mümkündür.

1s.105