Ayaşlı ile Kiracıları Memduh Şevket Esendal

Zaman ve Mekan
Temalar
Kurgu, Anlatı Üslubu ve Dil Kullanımı
Ayaşlı ile Kiracıları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’da geçer.
 
Osmanlı Devleti süresince önemli bir şehir merkezi olmayan Ankara, Kurtuluş Savaşı ile birlikte başkent ilan edilir ve ciddi bir şehirleşme süreci yaşamaya başlar. Bu sayede, bölgede eskisine göre çok daha fazla sayıda “modern” insan yaşamaya başlar ve Ankara, daha önceden İstanbul’da olduğu gibi, batılılaşmaya, Avrupai bir şehir haline gelmeye başlar.
 
Ayaşlı ile Kiracıları'nın konu aldığı Ankara şehrinin birkaç sene önceki halini görmek için, Yakup Kadri'nin Ankara romanı faydalı bir eser olabilir. 
 
Memduh Şevket Esendal’ın bu romanı yazmaktaki en büyük amaçlarından bir tanesi, Ankara’da bu dönemde yaşanan değişimi gözler önüne sermek, bu “yeni,” farklı hayat tarzı ile Ankara’daki eski hayat tarzının nasıl bir araya geldiğini göstermektir. Ayaşlı’nın kiraya verdiği ev ve burada yaşayan çeşitli insanlar, bu açıdan minyatür bir Ankara gibi okunabilir.
 
Bu anlatı yöntemi sayesinde Memduh Şevket Esendal, Anlatıcı gibi modern eğitim almış fakat tutucu yönlerini kaybetmemiş bir karakteri, Dr. Fahri gibi evinde uşaklarla yaşayan, içki içen bir karakteri, Halide – Raife – Ziynet gibi, zor koşullarda yaşayan, oradan oraya sürüklenen kadınları, Selime gibi modern, ağırbaşlı bir karakteri ve Turan gibi kumar – içki - cinsellik üçgeninde özetlenebilecek, “Batı’nın kötü yanlarını” almış bir karakteri aynı çatı altına toplar. Bu çatı, romanda “Ayaşlı ile Kiracıları” olarak gözükse de, aslında bu dönemde Ankara’da yaşayan farklı tipte insanları resmetmek için son derece uygun bir örnek haline gelir.

 
Ayaşlı ve Kiracıları'nda Memduh Şevket Esendal'ın merkeze koyduğu temalar, aşağıdaki alt başlıklar üzerinden incelenebilir:
 
Ayaşlı ile Kiracıları’nın temel amacı, başkent ilan edildikten sonra Ankara’da yaşanan değişimi ve burada ortaya çıkan yaşam tarzlarından bazılarını okuyucuya aktarmaktır. Bu açıdan, Memduh Şevket Esendal Ayaşlı ile Kiracıları’nı olaylar üzerinden devam etmeyen, bu yaşantıyı belli bir kesit olarak “roman formunda kaydeden” bir eser olarak kurgulamış ve bunu yaparken, özellikle “Anlatıcı” karakteri üzerinden çeşitli görüşlerini de eklemiştir.
 
Romanda bu dönemdeki hayatın pek çok boyutu ele alınsa da, Ankara’nın değişiminin ve burada ortaya çıkan hayatın romanın “asıl meselesi” olduğu rahatlıkla söylenebilir.
 
Bu konuda daha fazla bilgi için, “Zaman ve Mekan” sekmesine de göz atabilirsiniz.

 


Romanda ciddi rol oynayan önemli temalardan bir tanesi, ülkede ve Ankara’da yaşanan değişimlerle daha farklı bir boyuta bürünen kadın – erkek ilişkileridir. Anlatıcı, romanın büyük bir bölümünde kadın – erkek ilişkileri ile ilgili kafa yorar ve etrafındaki zengin karakter kadrosunu kullanarak, pek çok farklı kadın erkek ilişkisini eleştirir.
 
Bu konuda karşımıza kronolojik olarak çıkan ilk karakter Halide’dir. Evlilik dışı bir ilişkiden hamile kalan, evliliğe yanaşmayan ve çocuğunu düşürmeye çalışan Halide, “boşanma kaldırıldığı için” hiçbir erkeğin kendisi ile evlenmeyeceğini düşünür, ideal olanın, iyi halli bir banka çalışanı ile metres hayatı yaşayan arkadaşı Cemile’nin yaptığı olduğuna inanır.
 
Kocası Haki Bey’i Anlatıcı ile aldatan Turan Hanım, bu ilişkilere negatif örnek teşkil eden bir başka karakter olarak karşımıza çıkar. Haki Bey, Turan Hanım’ın kendisini aldattığını bilir ve buna ses çıkarmaz. Turan da aynı şekilde ciddi bir ilişki yaşamak, herhangi bir bağlılık kurmak istemez, sadece eğlenmek ve keyfine bakmak ister, bunu da açıkça ifade eder:
 
“Aşık maşuk mu oluyoruz, dedi, bırak böyle şeyleri, sen Haki değilsin, ben de senin karın olacak kadın değilim… Ben hiçbir şeyi ölçüsünden dışarı çıkarmak istemem. Burada sen bekar oturuyordun, ben de bekar sayılırım, sen de iyi bir delikanlısın, ama şımarma sakın, senden istifade etmemek bana alıklık olurdu. Yoksa ölünceye kadar birlikte yaşayacak, ağzımızı harama mühürleyecek değiliz.”1
 
Ona göre, aşık olmak doğru bir şey değil, bir akılsızlıktır.
 
Turan’dan sonra, Anlatıcı’nın ilgi duyduğu bir başka kadın Cavide olur. Turan’ın yakın dostlarından Süsen Hanım’ın Anlatıcı ile tanıştırdığı Cavide, liseyi bitirmiş ve bankada daktilocu olmak isteyen bir karakter olarak tanıtılır, fakat daha sonra bunun doğru olmadığı ortaya çıkar.
 
Cavide daktilocu olmak istememekte, sadece bir şekilde hayatını sürdürmek istemektedir. Bunun için de, daha ilk andan itibaren kendini Anlatıcı’ya beğendirmeye çalışır. Anlatıcı, Cavide’nin bu niyetini reddetse de, “iyi aile kızı” görünümündeki bu kızdan etkilenir ve aralarındaki bir ilişki ihtimalini tamamen göz ardı etmez:
 
“Kendini anlatıyor, kendini beğendirmeye çalışıyor. Bugün gene sinema yıldızları gibi konuşuyor ve çalışıyor, ancak şimdi gözüme o kadar da çirkin görünmüyor. Bu kız benim işime gelmez diyorum, ama, acaba gelmez mi?"2 
 
Cavide’nin İstanbul’da bir iş bulduktan sonra kendisini tamamen göz ardı ederek buraya gitmesi ve daha sonra uzun süredir evli bir adamla ilişki yaşadığının ortaya çıkması ise, Anlatıcı’yı gerçek anlamda üzer. Cavide’nin kendisini beğendiğini düşündüğü için, sadece çıkar amaçlı yapılan bu hareketler karşısında ciddi bir şaşkınlık yaşar.
 
Kendisi ile Cavide arasında dedikodular çıktıktan sonra Turan’ın yaptığı bir yorum da, dönemin evlenme konusundaki görüşlerini bir ölçüde ifade eder:
 
“Yanlış var, bugün “eğlenmek” mesele değil “evlenmek” bir hadisedir. Eğlenmek dedikodusu çıkarsalar seninle benim aramda çıkartırlar. Hiç işitiyor musun? (…) Çünkü mesele değildir."3
 
Anlatıcı’nın birkaç sayfa sonraki görüşleri, kadın – erkek ilişkilerine de değinecek şekilde yazılmıştır:
 
“Kendimi pek zavallı, pek saf buluyorum. (…) herkes beni beğeniyor, Turan bana bayılıyor, Faika benden hoşlanıyor, Cavide bana varmak istiyor, hizmetçiler beni baba gibi tanıyorlar, diye bildiğim ve düşündüğüm günler hayat ne kadar tatlı idi. Bugün her şeyi olduğu gibi görüyorum: Cavide bana hiç… Yani metelik bile vermiyormuş. Turan beni kullanıyor. O erkek, ben kadın… Aşk filan bunlar saçma, doğrusu bu ki, ben onun zevkine hizmet ediyorum. (…) Ben Cavide’yi sevdim mi? Turan’ı seviyor muyum? İnsan sevmem ne demek olduğunu unutuyor da beni seviyorlar diye kendini avutuyor.”4
 
Tüm bu görüşler, Anlatıcı’nın değişen toplumdaki kadın – erkek ilişkilerinden memnun olmadığının bir göstergesi olarak okunabilir. Romanda sık sık tekrarlanan istenmeyen hamilelikler, çocuk düşürme ve cinsel hastalık konuları da, bu ilişkilerin yozlaşmasının topluma nasıl zarar verdiğinin örnekleri gibidir.
1s.155
2s.148
3s.154
4s.160

 
Romanda kadın erkek ilişkilerine uzun uzadıya değinen ve toplumda bu yönde yaşanan bazı değişiklikleri eleştiren Anlatıcı, bu durumun karşısına evlilik kurumunu koyar. Bir aile kurmak ve düzenli bir aile hayatı içinde yaşamak, kadın – erkek ilişkilerinin “olması gereken” şekil olarak gösterilir ve bunun alternatifinin, “yalnız kalmak” olduğu ima edilir.
 
Fakat, romanda “aile” ile ilgili söylenen her şey de pozitif değildir. Tıpkı kadın erkek ilişkilerinde olduğu gibi, Memduh Şevket Esendal bu kurumun da çeşitli açılardan yozlaştığını, aile kavramının da bu dönemde pek sağlıklı olmadığını ima eder.
 
Kadın – erkek ilişkilerinin de bir uzantısı olarak aile kavramına getirilen eleştirilerden bir tanesi, romanda serbestçe ilişkiler yaşayan kadınların ve erkeklerin pek çoğunun evli olmasıdır. Turan ve İffet Hanım gibi karakterler evli oldukları halde başka erkeklerle ilişki yaşarlar, hatta eşlerinin de bu durumun farkında olduğu ifade edilir. Aynı şekilde Cavide ve Cemile gibi karakterler de evli erkeklerle ilişkiler içindedir. Metres hayatının yaygınlaşması ve evlilik kurumunun zayıflaması, romanda neredeyse hiçbir sağlıklı evliliğin olmaması ile gösterilmeye çalışılır.
 
Aile kavramına getirilen bir başka eleştiri de, yine İffet Hanım karakteri üzerinden yürütülür. İffet Hanım ve kocası Abdülkerim Bey’in, Turhan Mukimüddin adlı bir oğulları vardır. Fakat, bu aile birlikte yaşamaktan aciz bir grup olarak tasvir edilir. Turhan Mükimüddin, sürekli ağlayan, bir şeyler kıran, hiçbir ortama uyum sağlayamayan garip bir çocuktur. İşler istediği gibi gitmediği anda bağıra çağıra ağlayarak etrafı birbirine katar, ailesi de onu sağlıklı bir şekilde yetiştirmeye çalışmak yerine sürekli olarak hizmetçiler ve bakıcılar tutarak durumu kontrol altına almaya çalışır; bundan sonuç alamayınca da oğullarını İstanbul’a gönderirler. Bu işlevsiz aile, çocuk yetiştirmeyi bilmeyen ve kendi oğullarıyla ilgilenmeyen bir anne – baba olarak eleştirilir. Anlatıcı da, roman boyunca Turhan Mükimüddin’in gözüktüğü tüm sahnelerde bu durumu vurgular.
 
Buna karşın, Anlatıcı evliliğin doğru yol olduğu yönündeki fikrini değiştirmez. Anlatıcı ile birlikte romanın en pozitif karakterlerinden biri olan Dr. Fahri, sürekli olarak evlilikten bahseder. Fahri ve Anlatıcı, roman boyunca evlenebilecekleri, iyi bir aile kurabilecekleri birilerini bulmaya çalışır. Dr. Fahri’nin Melek ile, Anlatıcı’nın da Selime ile evlenmesi, bu karakterler açısından mutlu birer son olur ve romanın finalinin iyimser bir ton kazanmasını sağlar.

 
 
 Ayaşlı ile Kiracıları, görece kısa otuz beş bölümden oluşur ve romanın tamamı olayları kendi bakış açısına göre anlatan bir anlatıcı tarafından aktarılır.
 
Romanın amacı, “Zaman ve Mekan” bölümünden biraz daha detaylı okuyabileceğiniz gibi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’da yaşanan değişimleri göstermek ve bu yıllarda Ankara’daki yaşantıyı okurlara anlatmaktır. Bu nedenle, roman boyunca anlatılan olaylardan ziyade, bu olayların yansıttığı atmosfer ve çevre ön plandadır.


Romanın olay örgüsü büyük ölçüde klasik bir yapıdadır, ancak "olaylar" romanın en önemli boyutu olarak gösterilemez. 
 
Romanın başlığı doğrultusunda, bu gözlemler “Ayaşlı ile Kiracıları” üzerinden aktarılır. Roman, otuz beş bölüm boyunca devam eder ve romanın “sonuç” bölümü olarak tanımlayabileceğimiz kısmı, Ayaşlı’nın evindeki hayat sona ererken yaşanmaya başlanır.
 
Turan Hanım ve Haki Bey’in taşınması, Hasan Bey’in ölümü, Şefik Bey’in öldürülmesi, İskender’in tutuklanması, Anlatıcı’nın taşınması ve Ayaşlı’nın ölümü ile, romanın varlığına yol açan kurgu ortadan kalkar ve roman geleneksel, net bir sona ulaşır. Anlatıcı’nın aradığı tarzda birini bularak evlenmesi ve Selime ile mutlu bir gelecek beklemesi, romanın sonunu klasik bir mutlu son olarak tanımlamayı mümkün kılar.
 
Romanı bize ulaştıran Anlatıcı’nın, hem karakter olarak, hem de roman öğesi olarak Ayaşlı ile Kiracıları’nın en önemli unsuru olduğu iddia edilebilir.
 
Romanın anlatısı, Anlatıcı’nın yaşadığı olayları aktarması ile olduğu kadar, yaptığı gözlemler ve ifade ettiği değer yargıları üzerinden de oluşturulur. Bir başka deyişle, Anlatıcı sadece yaşadıklarını ve konuştuklarını aktarmaz, yaptığı gözlemleri ve ulaştığı sonuçları da anında okuyucuya bildirir. Buna iyi bir örnek, Anlatıcı’nın Halide ile tanıştığı sahne olabilir:
 
“Bu kız kaç yaşında olmalı ki bunu muhacirlikte kocaya da vermiş olsunlar. Yalan söylüyor, ama varsın söylesin!”1
 
Romanın dili de, eserin en karakteristik özelliklerinden biri haline gelmiştir. Anlatıcı, gözlemlerini konuşma diliyle, sanki okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir dil kullanarak aktarır.
 
Romanın sade, akıcı, kısa cümleler üzerinden ilerleyen, basit bir dili vardır. Memduh Şevket Esendal, romanında ağdalı, edebi cümleler kullanmadığı gibi, her zaman dilbilgisi kurallarını da körü körüne takip etmez. Aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi, romanda üç farklı zaman, birbirini takip eden üç cümle içinde art arda kullanılabilir.
 
“Şimdi çok az bir para ile bu tercümanlığı ediyor ve bir gününü bekliyor ki, yeniden Hariciyeye girsin, konsolos olup gitsin.
 
Zamandır bu, diyor, bu devir de böyle gitmez. Biz çoklarını gördük. Benim de hakkımı arayacağım gün gelir.  
Şefik Beyin ilk karısı Viyana’da tanıdığı, aldığı Almanlaşmış bir Hırvat kızı idi. Bu kadından iki erkek çocuğu olmuştur.”2
  
Böyle bir kullanım, dilbilgisi açısından doğru olmasa da, romanın akıcılığını ve dilin doğallığını arttırır.
 
Belli noktalarda, yazar okuyucunun kafasında canlandırmak istediği fikirleri, neredeyse bir tiyatro senaryosundan görmeyi bekleyebileceğimiz şekilde doğrudan, net olarak ifade eder, yeri geldiğinde okuyucuya retorik sorular sorarak anlatısını daha da doğallaştırır. Bu durum, romanın daha ilk cümlelerinden bellidir:
 
"Yeni yapılmış büyük bir apartmanın dokuz odalı bir bölüğünde oturuyoruz. (…) Odalar, loşça bir koridorun iki yanına sıralanmış, dizilmiş. Koridorun en sonunda banyo odasıyla mutfak var. Benim odam, koridora girince sağdan birinci kapı."3
 
Aynı şekilde, romanda karşımıza çıkan pek çok farklı kökenden karakter de, konuşma dilleri geldikleri bölgeye ve eğitim seviyesine yakın olacak şekilde konuşturulmuştur. Dr. Fahri ve Anlatıcı, eğitimli olduklarını gösteren düzgün bir Türkçe ile konuşurken, Halide gibi karakterler daha kaba bir dil kullanır, örneğin Hasan Bey ise, kendi şivesinin özelliklerini yansıtır.
 
Fakat, romanın tam anlamıyla bir “konuşma” havası yaratma amacında olduğu söylenemez. Anlatıcı, romandaki gözlemlerini yazmakta olduğunu, bunların “yazılmış” şeyler olduğunu açıkça ifade eder:
 
"Şimdi yazarken de korkuyorum: [Turan Hanım] Benim bu yazdıklarımı okur, bunlar içinde kendisini tanır, sonra günün birinde karşıma çıkar da, “Sen benim için ne saçmalar yazmışsın? Yazacak başka şey bulamadın mı?” derse, ne derim?"4
 
Bu alıntı aynı zamanda romanın yarattığı “gerçekçilik” hissiyatını da arttırmayı, Turan Hanım’ın ve romanda bahsedilen diğer karakterlerin, bir gün bu yazılanları okuyabilecek “gerçek” insanlar olduğu düşüncesini güçlendirmeyi de başarır.
1s.13
2s.44, vurgular bizim.
3s.9
4
s.64