Bir Düğün Gecesi Adalet Ağaoğlu

Dar Zamanlar
12 Mart Askeri Darbesi - "12 Mart Romanı"
Bir Düğün Gecesi, Adalet Ağaoğlu’nun Dar Zamanlar olarak bilinen kitap serisindeki ikinci romandır. Bu kitaptaki karakterler, yazarın Ölmeye Yatmak ve Hayır… romanlarında da karşımıza çıkar.
 
Bu roman kendi içinde okunabilecek olsa da, romandaki karakterlerin geçmişlerini ve Ölmeye Yatmak’ta neler yaşadığını bilmek, okuma keyfini arttıracak unsurlar olabilir. Bu yazının devamında, Bir Düğün Gecesi’ni daha iyi anlamak için bilinmesi gereken arka plan bilgilerini sunacağız.
 
Eğer Ölmeye Yatmak kitabını okumadıysanız ve okumayı düşünüyorsanız, bu bölümü daha sonra okumanızı tavsiye ederiz.

Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak’ın merkezindeki karakter olan Aysel’i bu romanda fazla kullanmaz. Ailesi ile arası iyi olmayan Aysel, yeğeni Ayşen’in düğününe gelmeyi reddeder ve kısa bir telefon konuşması dışında, yalnızca romandaki karakterlerin düşüncelerinde karşımıza çıkar.
 
Ancak romanın iki ana karakteri, Ömer ve Tezel, Aysel ile doğrudan alakalıdır. Aşağıdaki görselde de görebileceğiniz gibi, Ömer Aysel’in kocası, Tezel ise kız kardeşidir. Aynı zamanda, romandaki düğünü düzenleyen İlhan da, Aysel’in ağabeyidir.
Romandaki anlatının merkezine yerleştirilmese de, “düğün” kurgusunun oluşmasında büyük rolü olan İlhan, Ölmeye Yatmak’ta da kayda değer rol oynar. Gençlik yıllarında Turancılık akımını destekleyen, hatta bu görüş için eylemlere bile katılan İlhan, ailesiyle yaşadığı sorunlardan sonra siyasi görüşlerini hayatının merkezinden uzaklaştırır.
 
Romanın sonunda, “paranın tek otorite olacağı” bir düzenin yaklaştığını sezinler ve kimseye güvenmeyen bir adam haline gelir.[1] Bu romandaki düğün sahnelerinden, İlhan’ın hayatta yeni belirlediği hedeflere ulaştığı anlaşılır, çünkü ülkenin en önemli iş adamlarından biri sayılacak kadar zengin olmayı başarmıştır.
 
Bir Düğün Gecesi’nin ana karakterlerinden Tezel, Ölmeye Yatmak’ta fazla rol oynamaz. Yalnızca ismen tanıtılan Tezel’in iki evlilik yaptığı ve eski kocalarından aldığı paralarla hayatını devam ettirdiği ifade edilir. Bu nedenle, Tezel’i Dar Zamanlar serisinde ön plana çıkaran eserin bu olduğu söylenebilir.
 
Romandaki ilginç durumlardan bir tanesi, Ömer’in gelin Ayşen ile olan ilişkisidir. Ayşen’in Ömer’e aşık olduğu oldukça net bir şekilde gösterilir, Ömer de bu duygulara karşı kayıtsız olmadığını belli noktalarda ifade eder. Ömer, bu hislerini, özellikle Ayşen’le arasındaki yaş farkı nedeniyle sorgulasa da, karısı Aysel’i fazla aklına getirmez. Zaten, romanda ikilinin arasının iyi olmadığı da gösterilir.
 
Bunun sebebi, Ölmeye Yatmak’ın merkezindeki konuyla alakalıdır. Üniversitede profesör olan Aysel, serinin bir önceki romanında, kocasını Engin isimli bir öğrencisi ile aldatır. “Ölmeye Yatmak” başlığı da, Aysel’in bundan sonra kendisini öldürme çabasından gelir, ancak intihar girişimi başarılı olmaz.
 
Ölmeye Yatmak’ta Aysel, onu aldattığını kocasına söylemeyi düşündüğünü, ancak bunu yapmadığını söyler. Bir Düğün Gecesi’ne gelindiğinde ise, Ömer’in bunu öğrendiğini, hatta politik görüşleri nedeniyle hapse girdiğinde Engin’le konuştuğunu görürüz. Ömer, her ne kadar Aysel’in kendisini aldatmasına aşırı bir tepki vermese de, bu durumu sineye çektiğini söylemek de mümkün değildir. Karı – koca arasında herhangi bir ilişkinin kalmamış olması ve Ömer’in Ayşen’e karşı hisleri nedeniyle fazla bir vicdan azabı hissetmemesi, bu durumun sonuçları olarak gösterilebilir.
Ölmeye Yatmak, merkeze Aysel’i koysa da, Aysel ile aynı ilkokulu bitiren Ali, Aydın ve Ertürk’ün yaşadıklarına da kayda değer yer ayırır. Bir önceki romanda hatıra defteri tutan ve Aysel’e ilgisiyle hatırlanacak Aydın, bu romanda gözükmez. Bu romanda Kore gazisi emekli albay olarak gördüğümüz Ertürk, Ölmeye Yatmak’ta askeri liseye giden ve Andre Gide’in Dar Kapı kitabını okuduğu için okuldan atılma tehlikesi yaşayan kişiden başkası değildir. Ertürk’ün bu olay sonrasında aldığı devleti ve otoriteyi hiçbir şekilde sorgulamama kararı, düğündeki tavırlarında da görülebilir.
 
Bir Düğün Gecesi’nin en “olumlu” karakterlerinden biri olarak gösterebileceğimiz elektrikçi Ali Usta ise, yine Ölmeye Yatmak’ta karşımıza çıkan, Ankara’da liseyi büyük zorluklarla bitiren Ali’dir. Ali, zor koşullarda okuduktan sonra bir süreliğine radyoda çalışır, fakat daha sonra bu işten ayrılarak bir elektrikçi olur. Onun karakteri ve siyasi görüşlerinin temeli de, serinin bir önceki romanında bulunabilir. 
 
 
 

Bir Düğün Gecesi ile ilgili değerlendirmelerin önemli bir ortak noktası, bu kitabın genellikle 12 Mart 1971’ta yapılan askeri darbe ve bu darbenin sonuçları ile ilgili bir eser olarak görülmesidir. İsminden de anlaşılacağı gibi, “bir düğün gecesi”ni konu alan eser, 26 Kasım 1972 gününde geçer.[1]
 
Askeri darbeden yalnızca bir yıl sonra geçen bu romanın, Türkiye’deki siyaseti ciddi şekilde değiştiren bu olaya bağlanmasının çeşitli sebepleri gösterilebilir. Romanda merkeze konulan üç karakterin (Tezel, Ömer, Ayşen) tümü bir şekilde kendi görüşlerini sorgulamakta olan solculardır. Ömer ve Ayşen, darbe süreçleriyle özdeşleşen bir durumla karşı karşıya kalmış, her ikisi de siyasi görüşleri nedeniyle polis tarafından göz altına alınmıştır.
 
Bir Düğün Gecesi’ni bir “12 Mart Romanı” olarak okuyan önemli yorumlar arasında, Fethi Naci ve Berna Moran’ın görüşleri sayılabilir. Fethi Naci, Bir Düğün Gecesi’nde ilk kez “12 Mart’ı tarihsel yerine oturtan bir roman okuduğunu” ifade eder.[2] Bu iki eleştirmenin hemfikir olduğu bir nokta da, Bir Düğün Gecesi’ni bir “12 Mart Romanı” olarak değerlendirirken, bu tanıma dahil edilebilecek diğer romanlardan ayırmalarıdır.[3]
 
Bu yorumları daha iyi değerlendirebilmek için, 12 Mart 1971’de yapılan askeri darbeye ve bu darbenin edebiyattaki yansımalarına göz atmak faydalı olabilir.
 
12 Mart 1971’de ordu tarafından verilen “muhtıra”, karmaşık ve uzun bir tarihi sürecin sonucu olduğu için elbette kısa bir yazıyla tam anlamıyla açıklanamaz. Ancak bazı temel bilgiler, Bir Düğün Gecesi’ni okurken gerekli olabilecek arka plana sahip olmayı sağlayabilir.
 
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk askeri darbesi, 1960 yılında, on yıldır iktidarda olan Demokrat Parti’ye karşı yapılır. 1960 Darbesi, askerin hükümete el koyması anlamına gelse ve hükümetin yeniden “sivil” bir yapıya bürünme süreci pek kolay olmasa da, bu dönemin ilginç bir sonucu olur: Darbeden sonra hazırlanan anayasa, pek çok açıdan, halka yeni özgürlükler getirir.
 
Örgütlenme ve grev yapma hakkının tanınması, o güne kadar dışlanan siyasi hareketlere daha toleranslı yaklaşılması, siyasette birden fazla politik görüşe izin verilmesi, devlet televizyon ve radyosunun tarafsız hale getirilmesi, üniversitelerin özerk, yani devlet müdahalesi dışında yer alması, 60 Darbesi’nden sonra oluşan düzenin getirdiği olumlu değişiklikler olur.
 
Bu “olumlu” değişiklikler, özellikle sol hareketlerin Türkiye’de giderek etkili olmasına yol açar. Soğuk Savaş yıllarında, dünyanın çok ciddi bir bölümünü etkisi altına alan komünist görüşler, bu yıllarda Türkiye’de de yayılmaya başlar. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) gibi solcu oluşumlar, bu dönemde siyasetin önemli aktörleri haline gelir.
 
Ancak Türkiye’de bir devrim yaparak, ülkeyi komünist bir rejimle yönetmek isteyen sol hareketlerin eylemleri, yalnızca grev, gösteri ve yürüyüşlerle sınırlı kalmaz. 1970’li yıllarda, hem solcuların, hem de ne pahasına olursa olsun onları durdurmak isteyen aşırı sağcıların çatışmaları, düzenli olarak şiddet eylemlerinin yaşanmasına sebep olur.
 
1970’li yıllara yaklaşıldığında, özellikle Türkiye’de bulunan yabancıları kaçırarak fidye isteme, bombalı veya silahlı saldırılar, sokak veya kırsal alanda çatışmalar “normal” olaylar haline gelir.
 

12 Mart Muhtırası'na giden süreçte yaşanan bazı önemli olaylar
 
Bunun üzerine, ordunun yeniden hükümete el koyması ihtimali de oldukça yüksek sesle dile getirilmeye başlanır. Ordu içinde buna yönelik hazırlıklar olsa da, dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç doğrudan bir darbe girişimine karşı çıkar ve bunun yerine, 12 Mart 1971’de hükümete bir muhtıra verilir.
 
1971’de yaşanan olay, zaman zaman bir darbe olarak değerlendirilse de sözcük anlamı, “Herhangi bir şeyi hatırlatmak, uyarmak amacıyla yazılan yazı” olan muhtıra, askerin kontrolü doğrudan eline alması anlamına gelmez. Ordu, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel önderliğindeki hükümeti istifaya davet edip, dönemin yaygın tabiriyle, “anarşik” ortamı bitirecek “partiler üstü” bir hükümet kurulmasını tavsiye eder. Darbe, bu “tavsiyeye” uyulmadığı takdirde yapılacaktır.
 
Elbette, askerin ülke yönetimine doğrudan müdahale etmesi anlamına gelen bu mesaj, belli açılardan bir darbe olarak da değerlendirilebilir.
 
Bu konudaki ilginç durumlardan bir tanesi, 1971 yılındaki muhtıranın, ilk anda solcuları fazla rahatsız etmemesi olur. Ülke genelinde sol görüşler yaygınlaşsa da, bunun somut bir seçim başarısına dönüşmemesi, bazı sol örgütlerin asker ile işbirliği yaparak “sosyalist bir darbe” yapma ihtimalini değerlendirmesine yol açar. 1971’deki darbe de, sonuç olarak sağa yakın bir parti olan Adalet Partisi’ne karşı yapılınca, bu solcuları ilk günlerde memnun eden bir gelişme olur.
 
Fakat kısa süre içinde, durumun solcuların beklediğinin tam tersi olduğu anlaşılır. 71’deki muhtıradan kısa süre sonra, İsrail büyükelçisinin aşırı solcular tarafından kaçırılıp öldürülmesi, darbe sonrası düzenin solculara karşı duruşunu çok daha sert bir hale getirir. Bu olaydan sonra, solcu olma ihtimali bile, bir insanın evinden zorla alınıp işkence görmesi için yeterli olarak görülür.

12 Mart sonrasında göz altına alınan pek çok aydın ve yazar Ziverbey Köşkü'nde sorgulanır. Ziverbey Köşkü, bu dönemin olumsuz bir simgesi haline gelmiştir.
 
Kısa süre içinde, aralarında pek çok meşhur yazar, profesör ve aydının da olduğu kişiler göz altına alınır. Muhtırası ile özdeşleştirilen en önemli noktalardan bir tanesi de, solcu olduğu gerekçesiyle göz altına alınan insanların gördüğü işkence ve insanlık dışı muameledir. Bu sürecin, günümüzde en çok hatırlanan sonuçlarından bir tanesi de, Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının idama mahkum edilmesi olur.  
 

Türk Edebiyatı’nda, özellikle bu gözaltı sürecini kişisel olarak yaşamış yazarların kaleme aldığı eserler, 12 Mart Edebiyatı olarak adlandırabileceğimiz bir türden bahsetmeyi mümkün kılar. Çetin Altan’ın “Bir Avuç Gökyüzü”, Sevgi Soysal’ın “Şafak”, Füruzan’ın “47’liler” gibi eserlerini örnek gösterebileceğimiz bu romanlar, muhtıradan sonra yaşananları ayrıntılı bir şekilde resmeder.
 
Bir Düğün Gecesi’ni bu türdeki romanlarla karşılaştırırken, aslında Adalet Ağaoğlu’nun romanlarını diğerlerinden ayrı tutmak gerekir. 12 Mart sürecini konu alan romanların çoğunda, solcu karakterlerin tutukluluk süreci, onlara yapılan fiziksel ve psikolojik işkenceler ve bu durumun yarattığı sonuçlar ele alınır.
 
Fethi Naci’nin, bölümün başında alıntıladığımız yorumu, yani Bir Düğün Gecesi’nin, 12 Mart’ı tarihsel yerine oturtan ilk roman olduğu okuması, aslında bu konuyla alakalıdır. Bir Düğün Gecesi’nde, 12 Mart’ın bu işkence ve tutuklanma boyutu değil, bu muhtıra sürecinin günlük hayatı nasıl etkilediği konusu üzerinde durulur. Kurgunun merkezinde cezaevleri, işkence odaları ve acımasız polisler değil, bu dönemin toplumsal izlerini taşıyan bir düğün yer alır.
 













Bununla birlikte, 12 Mart’ın Bir Düğün Gecesi üzerindeki etkileri de görülebilir. Romandaki ana karakterlerin üçü de, bu görüşe karşı inançlarını kaybetmeye başlamış olan solculardır. Aydın olarak tanımlanabilecek bu karakterlerin umutsuzluğu, 12 Mart’ın kendi aleyhlerine dönmesi ile yüzleşmeye çalışan solcuların hissettikleri ile bağdaştırılabilir.
 
Roman içinde, ana karakterlerden Tezel 71 Muhtırası’nı, yaygın bir ifadeyle, bir “balyoz” olarak tanımlar.[4] Bir arkadaşının, anlamsız bir yerde, devrimci olduğunu duyurmasını komik gören Tezel, bunu en azından “balyozdan sonra”, “sol takım burnundan mıhlandıktan” sonra yapsa bir yiğitlik olarak görebileceğini, ama olay bu tarihten önce geçtiği için böyle bir niteliği bile olmadığını düşünür.[5]
 
Aynı zamanda, üniversitede öğrenci ve öğretim görevlisi olan Ayşen ve Ömer karakterleri üzerinden, solun buradaki etkililiği de gündeme getirilir. Toplumsal Eleştiriler bölümünde okuyabileceğiniz gibi, Adalet Ağaoğlu devrimci gençleri romanın temel meselelerinden biri haline getirir.



 
Tüm bunların ötesinde, romandaki düğün ile gerçekleşen “birleşme” bile sembolik olarak okunabilir: Ayşen ile Ercan’ın evliliği, Türk burjuvasının (Ayşen’in babası İlhan Dereli) ordu ile (Ercan’ın babası Tümgeneral Hayrettin Özkan) birleşmesini simgeler. Asker ile işadamları arasındaki bu yakınlaşma, doğrudan roman içinde de gündeme getirilir:
 
O gün bugündür ilk kocamın “komünist” oyuncu arkadaşı içerde oladursun, Memoş, öteki arkadaşları onun için gözyaşları dökedursunlar – sonradan, olayı duyunca enim de gözlerim sulanmıştı-, generallerimzi de haydi bakalım ver kardeşim elini bana, diyen işadamlarımıza demir eldiven ellerini uzatıp ülkeyi düze çıkarmaya koşmasınlar mı?[6]
 
Bu durumdan en çok zarar gören de, elbette, iki grupla da karşıt düşen solcular olur.
 
12 Mart’ı konu alan eserlerin genelinden, daha “günlük” konulara değinmesiyle ayrılan Bir Düğün Gecesi, Berna Moran’a göre üslup açısından da kayda değer bir eserdir. Moran, 12 Mart romanlarının pek çoğunun, okuyuculara daha önce haberdar olmadıkları bir durumu gösterdiği için okunduğunu, toplumsal konuları estetik kaygıların önüne koyduğunu belirtir. Adalet Ağaoğlu ise, toplumsal konuları ele alırken, romancılık tekniği açısından da oldukça dikkat çekici, kurgu ve yazım açısından arayışları olan bir eser kaleme alır. Bu nedenle, Moran’a göre bu eser, Türkiye’de romancılığın “toplumsal” konulardan “biçimsel” arayışlara yönleneceği dönemler arasında bir “geçiş romanı” olarak da okunabilir.[7]
 

[1] s. 8
[2] s. Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı. s. 423
[3]  s. Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı. s. 423;
Moran, Berna. Türk Romanın Eleştirel Bir Bakıs. İletişim Yayınları, 2. Baskı. s. 34
 
[4] s. 93
[5] s. 94
[6] s. 96
 
[7] s. Moran, Berna. Türk Romanın Eleştirel Bir Bakıs. İletişim Yayınları, 2. Baskı. s. 33