Esir Şehrin Mahpusu Kemal Tahir

Zaman ve Mekan
Kurgu ve Roman Özellikleri
Üslup ve Dil
1921 Osmanlı Toplumu
Hapishane Düzeni
Sosyal Sınıflar
Kurtuluş Savaşı
Kemal Tahir, Esir Şehrin Mahpusu’nda zaman ve mekanı okuyucuya son derece net bir şekilde ulaştırmaya çalışır. Romandaki olaylar, II. İnönü Savaşı’ndan iki ay sonra1, 1921 Ramazan ayının son gününde başlar.
 
Bu tarih, 7 Haziran 1921 gününe denk gelir. Hikaye, bayramın ilk üç gününü anlattıktan sonra, bir ay kadar ileriye gider ve 15 Temmuz günü sona erer.2 Bu doğrultuda, romanda yaşanan ve aktarılan önemli olaylar, basit bir zaman şeridiyle ifade edilebilir.
 
1921 yılının Haziran – Temmuz ayları içinde yaklaşık otuz beş günlük bir zaman dilimini konu alan roman, Esir Şehrin İnsanları’na göre çok daha kısa sürede sonuçlanır. Ancak içinde geçtiği dönemin etkileri yine oldukça ön plandadır.
 
İkinci İnönü Savaşı’ndan sonra Anadolu’daki direnişe karşı daha ciddi bir tavırla yaklaşan Yunan hükümeti, bu hareketi kesin olarak bitirmek için daha güçlü ve daha kalabalık bir orduyla saldırı düzenlemeyi planlar. Yunan ordusunun bu planına karşı stratejik olarak geri çekilmeye başlayan Kuvayı Milliye Güçleri, Ankara’nın batısındaki Sakarya Nehri’ne kadar geriler ve 1921 yılının Ağustos – Eylül aylarında buradaki Sakarya Meydan Muharebesi’nin  ardından Yunan ordusunun ilerlemesini durdurur.
 
Esir Şehrin Mahpusu, bu savaştan yaklaşık bir ay önce sona ermesine karşın, Yunan askerlerin büyük saldırıya başlaması haberi ve Türk ordusunun çeşitli şehirlerden geri çekilmesi sık tartışılan konular haline gelir. Kemal Tahir, Anadolu’daki mücadeleyi desteklemeyenlerin büyük bir saldırı beklentisini, bu mücadeleyi destekleyenlerin ise yaşadığı korkuyu romandaki karakterleri üzerinden okuyucuya başarıyla aktarır.
 
Romanın geçtiği yer de, yine romanın gidişatı üzerinde büyük etki sahibidir. Kamil Bey’in gönderildiği tevkifhane, romanda karşımıza çıkan tek mekan olarak nitelendirilebilir, ancak Osman Ağa’nın yönetimindeki İkinci Kısım ile, Binbaşı Arif Bey yönetimindeki Hatırlılar Koğuşu, aynı yapı içinde olmaları tuhaf gözükecek kadar farklı yerlerdir.
 
Kemal Tahir, karakterlerini hiçbir zaman tevkifhane sınırları dışına çıkartmasa da, Kamil Bey’in konuştuğu karakterlerin ona anlattıkları, dönemin İstanbul yaşantısı hakkında da önemli bilgiler verir.
 
Sonuç olarak, içinde geçtiği zaman ve mekanı anlatmanın, Esir Şehrin Mahpusu’nun temel yazılma amaçlarından biri olduğu söylenebilir.

1s. 11
2s. 328
 
 
Esir Şehrin Mahpusu, iki uzun bölüm ve bunların altında yer alan iki alt bölümden oluşur. Bölümlerin isimleri, “Hafız Ağa” ve “Millici Abi”, Kamil Bey’e tevkifhanede verilen lakaplardan gelir. Osman Ağa’yı dövdükten sonra gerçek kimliği ve hapse atılma sebebi ortaya çıkan Kamil Bey, etraftakiler tarafından “Millici Abi” olarak çağrılmaya başlanır.
 
Bundan önce kendisine verilen Hafız Ağa ismi ise, Binbaşı Arif Bey tarafından şöyle açıklanır:
 
“İyiye alırsanız “Yüreği temiz”, kötüye alırsanız düpedüz “Avanak” demek… Bir üstü, “Palabıyık Hafız”dır ki, “Avanakların Padişahı” demektir.1
Esir Şehrin Mahpusu'nda olaylar sıralı ve düzenli bir şekilde okuyucuya sunulur. Ancak Kamil Bey'in iç dünyasının romandaki olaylardan daha önemli olması, ve mahkumların anıları vasıtasıyla anlatının sık sık tevkifhane dışına çıkması, romanı klasik yapıdan bir ölçüde uzaklaştırır. 
 
Kemal Tahir, romandaki iki bölümü Kamil Bey’e odaklı bir üçüncü şahıs ağzından anlatır. Bir önceki romanda Nedime Hanım gibi karakterlerin düşünceleri ve fikirleri kullanılmış olsa da, bu romanda bakış açısı Kamil Bey’in bakış açısıdır, okuyucular olayları tamamen Kamil Bey’in gözünden algılar.
 
Romandaki ilginç özelliklerden bir tanesi, anlatılan hikayenin baştan sona tevkifhanede geçmesine karşın diğer mahkumlar vasıtasıyla Osmanlı toplumunun çeşitli boyutlarının inceleniyor olmasıdır. Kamil Bey, hiçbir noktada içinde bulunduğu binadan çıkamasa da, etrafındaki insanları dinleyerek İstanbul ve Osmanlı’nın pek çok yeri hakkında bilgiler alır.
 
Bu durum, özellikle Millici Abi bölümünün dördüncü alt-bölümünde net bir şekilde gözükür. Falçata Seyfi, Veznedar Sıtkı ve Maçka Güzelinin Mehdi, sırayla gelip kendi hikayelerini Kamil Bey’e anlatarak, neredeyse standart bir şekilde okuyucuyu İstanbul hayatının farklı boyutlarıyla karşı karşıya getirirler.

1s. 232
 
Romanda görülen dil, Kemal Tahir’in anlatısı ve karakterlerin konuşmaları olarak ikiye ayrılabilir.
 
Kemal Tahir, roman boyunca, akıcı, sade, genellikle kısa cümlelerle ilerleyen bir anlatı üslubu kullanır. Bu üslup, serinin bir önceki romanı Esir Şehrin İnsanları’nda kullanılan yöntemle de büyük ölçüde benzerdir.
 
Yine serinin önceki romanında olduğu gibi, yazar burada da kendilerine has bir üslupla ve kelimelerle konuşan karakterleri gerçekçi bir şekilde yansıtmaya çalışır. Ancak, Esir Şehrin Mahpusu’nun özellikle ilk bölümünde, bu durum daha çok göze batar: Zira, Kamil Bey hapiste olduğu için, burada konuşulan dil dışarıda duymaya alıştığı dilden çok farklıdır.
 
Bu nedenle, Hafız Ağa bölümünün pek çok noktasında, Kamil Bey’e tuhaf gelen çeşitli konuşmalar yaşanır. “Fayraplamak,” “Mangiz,” “ibik kaldırmak”,  “Puştluk” gibi kelimeler, romanda sık sık kullanılır. Faytoncu Osman Ağa’nın kumar oynarken söylediği şu cümle, eserin ilk bölümünde kullanılan dilin güzel bir örneğidir:
 
“Oğlum bizde ahbaplara orostopolluk arama! Bizim kumarda katakullimizi ne zaman gördün? Bizim oyun harbi… Ben cıvalı zara töbeliyimdir.” 
 
Bu dil, zaman zaman mizahi bir boyut da kazanır. Zekeriya Hoca’nın, Kamil Bey’in etrafını çevreleyen insanlara ettiği “hakaret,” bunun hoş bir örneğidir:
 
“Çek elini köpek! Sen Osman Ağa’ya ne diyebilirmişsin, kuru böğürtlen?”1


Bir hapishane hakareti olarak "kuru böğürtlen"
 
Bu kullanılan dil konusunda, Zekeriya Hoca oldukça önemli bir rol oynar. Kullanılan dil, Kamil Bey’e olduğu kadar okuyucuya da yabancı olduğu için, bir süredir hapiste bulunan Zekeriya Hoca bir nevi “sözlük” işlevi görür. Kullanılan argonun boyutları, Kamil Bey’in konuşulanları anlamayacağı boyuta ulaştığında, bu kavramları hem ona, hem de okuyucuya açıklayan kişi genellikle Zekeriya Hoca olur.2


1s. 91
2s. 83
Kurgu bölümünde bahsedilen anlatı teknikleri sayesinde, Kemal Tahir kitabında anlattığı hikayeyi tevkifhane sınırları dışına çıkartmadan dönemin Osmanlı Toplumu ile ilgili pek çok bilgi vermeyi başarır.
 
Bunların hepsini burada tek tek sırlamak mümkün olmasa da, yazarın aktardığı bazı bilgiler buradan da paylaşılabilir.

 
1921’de Osmanlı toplumu ile ilgi çekici noktalardan bir tanesi, Türkiye sınırları içinde yaşayan azınlıklardır. Zekeriya Hoca, bulundukları tevkifhane sınırları içinde Ermeni ve Rumların sayısının çoğunlukta olduğunu söyler.
 
Bu yıllarda ordu Yunanistan ile savaş içinde olsa da, toplum içinde etnik olarak Yunan kökenli karakterler günlük yaşantılarını sürdürürler. Kamil Bey’in eniştesinin hizmetçisi Eleni, rahatlıkla hapishaneye gelip Kamil Bey’i ziyaret edebilir, Milli Mücadele destekçilerinden bile herhangi bir tepki görmez. Hatta, kendi kardeşinin bile savaşı Yunanlıların kazanabileceğini inanmadığını, bu hareketi desteklemediğini ifade eder.1
 
Müslüman karakterler, Hristiyan azınlıkları “gavur” olarak tanımlasa da, iki toplumun bir arada belli bir barış içinde yaşayabilecekleri de gözler önüne serilir. Tevkifhanenin içinde ufak bir cami olduğu gibi, bir kilise de bulunur. Ramazan ayının son gününde, oruç tutan Müslümanlara saygısızlık etmemek için Hristiyanların da yemek yemeyip, sigara içmemesi, Kamil Bey’in çok hoşuna gider.2 Mustafa Kemal’i bile bir “kafir” olarak tanımlayan Zekeriya Hoca, Rum Meliko ile ilgili şöyle bir yorum yapar:
 
“Lakin neme lazım gavurların içinde iyileri de var. Töbe, gavura iyi denmez, ama şimdi Maliko kafirine ben ne diyeyim? Yufka yürek olur ya, bu kadar mı olur?”3
1s. 330
2 s. 90
3 s. 77

 
Kemal Tahir’in kayda değer yer ayırdığı unsurlardan bir tanesi de, bu dönemde yayınlanan gazetelerdir. Bu konuyu zaman zaman metnin akışını gazete metinleriyle bölecek kadar ciddiye alan yazar, farklı gazetelerin tutumları ile ilgili bilgiler de verir. Tasvir ve İkdam gazeteleri koğuşta yasaklanırken, Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkan Peyam-ı Sabah ve Alemdar serbest bırakılır.
 
Bu gazetelerdeki çelişkili haber ve bilgilere de dikkat çekilir. Romanın son bölümünde, bazı gazeteler Afyonkarahisar’ın Yunanlara bırakılmasını savaşın kaybedildiğinin bir işareti olarak değerlendirirken, bazıları bunu stratejik bir zafer olarak sunar.

 
Tevkifhane dışındaki konuları anlatan mahkumlar, genellikle İstanbul’daki hayatlarından bahsetse de, İttihatçı olduğu için sürgüne gönderilen Nuh Bey, Osmanlı Devleti’nin son döneminde köylerin durumu hakkında da önemli gözlemler paylaşır.
 
Burada devletin ve köylülerin durumunun pek iç açıcı olmadığını, asıl kararların şeyhler ve ağalar tarafından verildiğini açıklayan Nuh Bey, bölgede gördüklerini şöyle açıklar:
 
“Çünkü köylere ağalarla şeyhler karışır. Oraların köylüsüne, ağalarla şeyhlerinden izinsiz yol soramazsın. (…) O zamana kadar hükümetten hiçbir zorluk görmemişler. Vergi vermezler. Ortakçıları da, kendileri de askere gitmez. Dağ başının mahkemesi de onlar, zaptiyesi de."1

Nuh Bey'in bu söyledikleri, Türk Edebiyatı'nın önemli kavramları arasında gösterebileceğimiz "eşraf" veya "ağalık düzeni" gibi kavramlar çerçevesinde de değerlendirilebilir. Bu konuda daha fazlası için, aşağıdaki yazı faydalı olabilir:

3 Romanla: Türk Edebiyatı'nda Eşraf


 
1s. 245
 
Romanda aktarılan enteresan alt-kültürlerden bir tanesi de, özellikle İstanbullu mahkumların büyük önem verdiği kabadayılık veya külhanbeyliği kültürüdür. Kavgalara karışan, kendi anladıkları şekilde adaleti sağlayan, yapı olarak genellikle güçlü, sert, yiğit ve cesur adamlar olarak görülen kabadayılar, adaleti sık sık kendi ellerine aldıkları için polisle karşı karşıya gelir ve hapse atılırlar.
 
Kamil Bey’in kaldığı tevkifhanede de durum farklı değildir. Koğuşların ağaları Kabadayı kültüründen gelen insanlar oldukları gibi, konuştuğu insanların anlattığı, saygı duyduğu insanlar da genellikle bu kültürden gelen kişiler olur.
 
Osman Ağa, Koca Yusuf Bey ve Sarafim Ağa gibi kişiler, romandaki kabadayı karakterlerden bazılarıdır ve , Kamil Bey kendisine anlatılan hikayelerden, Kadırgalı Kör Emin gibi gerçekten yaşamış olan kabadayıların hikayelerini de dinlemiş olur.

 
Kemal Tahir, kullandığı kurgu yapısı nedeniyle anlatıyı cezaevi dışına çıkartmayı başarsa da, romandaki olaylar hiçbir zaman Kamil Bey’in kaldığı tevkifhanenin dışına çıkmaz. Dolayısıyla, pek çok açıdan bu tanımın dışında değerlendirilebilecek olsa da, Esir Şehrin Mahpusu sonuç olarak bir hapishane romanıdır.
 
Yazar, bu vasıtayla bir hapishanede hayatın nasıl işlediğine dair çeşitli bilgiler verir. Her kısmın kendi içinde oluşturduğu “ağalık” düzeni, bunun ilk boyutudur. Hepsi suçlular olarak hapse girmiş olmasına karşın, güçlü, yapılı, kabadayılık kültüründen gelen, arkası sağlam mahkumlar koğuşlarında söz sahibi hale gelirler.
 
Örneğin, Zekeriya Hoca, dini kişiliğine karşın bayramlarda camiye gidemez ve bunu “bayramlarda, cumalarda yalnız ağa takımıyla hatırlıların” camiye gidebilmesiyle açıklar.1 Benzer şekilde tuvalet kısmı da Osman Ağa oradayken diğer mahkumlara kapalıdır.
 
Bir anlamda, hapishane içinde de toplumun geri kalanında olduğu gibi garip bir “sınıf düzeni” kurulmuş ve herkes, arkası güçlü ağalar tarafından yönetilen bu sistemi kabul eder hale gelmiştir.
 
Kemal Tahir’in hapishanelerle ilgili sorguladığı konulardan bir tanesi de, günlük hayatta normal sayacağı bazı davranışların bu mekan içindeki yansımalarıdır. Kamil Bey hapse girdiği günlerde, “burada kitap okumanın yakışıksız kaçacağını” hisseder ve yanında getirdiği kitapları Hatırlılar Koğuşu’na geçene kadar okumaz.
 
Ancak, hapishanedeki sosyal düzen, yine de günlük hayattaki sosyal düzenin uzantıları karşısında güçsüz kalır. Bu konu hakkında daha detaylı bilgi almak için, bir sonraki sekmeye göz atabilirsiniz.

1s.84

 
Romanın ana karakteri Kamil Bey ile ilgili akılda tutulması gereken önemli bilgilerden bir tanesi, Kamil Bey’in bir paşa oğlu olduğu, yani Osmanlı toplumu içinde oldukça itibarlı bir aileden geldiği gerçeğidir.
 
Çoğu zaman alçakgönüllü, kibar, kendisinden sosyal statü olarak çok aşağıda olan insanlara karşı bile saygılı bir adam olarak gözüken Kamil Bey, yine de bu “soyluluğun” getirdiği bazı özellikleri taşır.
 
Bir önceki sekmede bahsedilen “hapishane düzeninin”, günlük hayattaki sosyal sınıflar karşısında güçsüz kalması da, onun lehine bir durum haline gelir. Örneğin, ilk bölüm boyunca Kamil Bey’in korkuyla yaklaştığı Osman Ağa, Kamil Bey’den dayak yedikten ve onun bir paşa oğlu olduğunu öğrendikten sonra oldukça normal davranır.
 
Binbaşı Arif, bu durumu şu şekilde anlatır:
 
“Herif bu dayak işinin üstünde, inanın sizin kadar durmamıştır. Paşa oğlusunuz, okumuşsunuz. Elbette döveceksiniz. Hiç utanmaz, yadırgamaz.”1
 
Bu yaklaşım, tevkifhanedeki resmi görevliler tarafından da benimsenir. Müdür Bey, Kamil Bey’i kollayan müsteşardan aldığı mektup nedeniyle, onu “ayaktakımıyla bir arada bulundurmamaya, kendisini halkın rahatsız etmesine meydan verilmemesine”çalışır. Onu önemli kişilerin kaldığı revir bölümüne gönderdikten sonra, revirin hasta veya yaralı mahpuslar için değil, “terbiyeli, varlıklı, soylu” mahpuslar için olduğunu ifade eder.3
 
Bu arka plandan gelen mahpusların yaşantıları da düşünce yapısıyla doğru orantılı olarak devam eder. Binbaşı Arif Bey, kızına verdiği siparişte tarçın, vanilya gibi lüks sayılabilecek ürünleri isteyebilmekte, Kamil Bey’e “mayonezli ıstakoz” yedirmek için planlar yapabilmektedir.4
 
Eğitimli bir insan olan Kamil Bey, içinde bulunduğu bu “halk – soylu” çatışmasının da kısa süre içinde farkına varır ve bu konuyla ilgili detaylı sorgulamalarda bulunur. Özellikle uyuşturucu bağımlılıklarını ve cinsel sapkınlıklarını yadırgadığı mahkumların, aslında yıllar boyunca severek okuduğu yazarlardan çok farklı olmadığını, insanın yalnızca kendisinden aşağıda gördüğü kişilerin “pisliklerinden” rahatsız olduğunu düşünür.5
 
Sabriye’nin Fatma Hanım’ı gördükten sonra onu “madam sankülot”, yani “Donsuz bayan” şeklinde çağırması da onu fazlasıyla öfkelendirir. Geldiği sosyal sınıf olarak Fatma Hanım’a göre çok daha yüksek bir konumda bulunan Sabriye’nin, aslında Milli Mücadele’ye amansız bir destek veren Fatma Hanım’a göre çok daha kötü bir durumda olduğunu düşünür.
 
Buna karşın, kendi soyluluğunu üzerinden atabildiğini, halkla bir araya geldiğini söylemek de mümkün değildir. Herkese “efendim” diye hitap etmesi, sürekli “teşekkür etmesi”, onu koğuştaki diğer insanlara göre oldukça tuhaf bir duruma sokar.6 Osman Ağa’yı dövdükten sonra sabrı taşmış bir şekilde “hırsızlık” kelimesini duyduğunda, bağırarak kendisinin “Selim Paşa’nın oğlu” olduğunu duyurur.7
 
Bunlar, romanın önemli konularından biri olan “halk – aydın” ikileminin ön plana çıkan örnekleri olarak sunulabilir.

1s. 234
2s.227
3
s. 228
4s. 270
5s. 124
6s. 162
7s. 177

 


Serinin bir önceki romanında olduğu gibi, Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği yıllarda toplumun her kesimi tarafından desteklenmeyen bir olay olduğu gerçeği, Esir Şehrin Mahpusu’nda da önemli yer tutar. Özellikle tevkifhanenin ikinci kısmında yaşayanlar, Milli Mücade’yi desteklemez ve Mustafa Kemal’i padişaha karşı çıkan bir asi olarak görürler.
 
Bu konuya en sert tepki gösteren karakterlerden bir tanesi, Zekeriya Hoca olur. Kamil Bey’in Kuvayı Milliye’den hapse atılan bir arkadaşı olduğunu öğrenen Hoca, onun bu sırrı kendisine saklamasını tavsiye eder: Osman Ağa, “padişah düşmanı olduklarından” Milli Mücadeleye katılanlara karşı olduğu gibi, koğuştaki Rumların, Ermenilerin sayısı da bu “milli” mücadeleyi yüksek sesle desteklemeyi imkansız kılmaktadır.1

Zekeriya Hoca, kişisel olarak da Milli Mücadele’ye karşı çıkar, kendisinin Anadolu’ya gitmesini engelleyen Kuvayı Milliye’yi eşkıya olarak tanımlar.  Ona göre, “Koca Osmanlı padişahının pes dediği yerde mücadeleye devam etmek, yedi krala kılıç çekmek için kudurmuş olmak gerekir”.2 II.. Abdülhamit’in tahttan indirilmesini büyük bir hata olarak gören Zekeriya Hoca, dini kimliğinin de verdiği nefretle, Mustafa Kemal’i “Anadolu’da yeniden sarı yılan gibi tıslayarak başkaldıran bir kafir” olarak görmektedir.3
 
Esir Şehrin Mahpusu’nda, Kurtuluş Savaşı tevkifhanedekiler için bir af umudu olarak da lanetlenir. Yunan ordusunun Ankara’daki direnişi bitirmesiyle, padişahın genel bir af ilan edip kendilerini serbest bırakacağını düşünen mahkumlar, romanda belli noktalarda bu umutlarını dile getirip Yunan zaferi istediklerini açıkça ifade ederler.4
 
Kemal Tahir, Kurtuluş Savaşı’na verilen tepkinin yanı sıra, Kuvayı Milliye’yi destekleyen karakterlerin bazı abartılı beklentilerini de gözler önüne serer. Nuh Bey, bu savaşın sadece Anadolu’yu Yunan ordusundan kurtarmakla sınırlı kalmaması gerektiğini, Türklerin Girit’i, Selanik’i de yeniden ele geçirmesi gerektiğini savunur. Ona göre, Mustafa Kemal bundan sonra sınırlarını Tuna Nehri’ne kadar uzatırsa “şimdilik” yeterli olacaktır.5
 
Bu aşırı beklentiler, serinin bir sonraki romanı Yol Ayrımı’nda farklı karakterler tarafından bir kez daha dile getirilecektir

1s. 75
2s. 41
3s. 107

4s. 94- 95, 134
5s. 318