Esir Şehrin Mahpusu Kemal Tahir

Alıntı #1, Sayfa 9 - 10: 
Düşman ayağı altına düşmüş bir şehrin bayrama hazırlanması Kamil Bey’e birden dokundu. “Bu da herhalde bir çeşit şartlı refleks olmalı… Anadolu’da bir cephe var. Şu anda bizden kaç kişi vurulup düştü acaba?

Açıklama
Romanın hemen başında sunulan bu alıntı, Kamil Bey’in Kurtuluş Savaşı ile ilgili güçlü hislerini okuyucuya aktarır. Bir önceki roman başladığında, bu konularla en ufak bir ilgisi olmayan Kamil Bey, şimdi sıradan ve her sene gerçekleşen bayram hazırlıklarını bile tuhaf bulacak, Anadolu’da insanlar vatanı kurtarmak için ölürken İstanbul’da bayram kutlanmasını yadırgayacak kadar düşünceli bir hale gelmiştir.
 
Alıntı #2, Sayfa 177: 
Kısım nöbetçisi gardiyan, “Suçu hırsızlık” diye başlayınca Kamil Bey, Osman Ağa’yı yere atıp tokat yemiş gibi döndü:
“Hırsızlık mı? Benim suçum mu hırsızlık? Ben Kamil… Ben, Selim Paşa’nın oğlu… Boynunu kopartırım senin, boynunu!”


Açıklama
Kamil Bey’in ilk bölümün sonunda söylediği bu cümleler, romanın ilk bölümünün ve Kamil Bey’in burada oynadığı “rolün”  sonunu işaret eder.
İlk bölüm boyunca yeni ortamına uyum sağlamaya, fazla göze batmamaya, etrafındakilere suçunu “hırsızlık” olarak ifade etmeye çalışan Kamil Bey, kendisine yapılan haksızlıklardan ve Fatma Hanım’a edilen küfürden sonra deliye döner ve olayın bitişinde, hırsızlık suçu tekrar gündeme geldiğinde bu cümleleri söyler.
 
Alıntı #3, Sayfa 218: 
Aslında tanınmayan ve hiçbir zaman da tanınmayacak olan uydurma Ankara Hükümeti (…) yüzünden bugüne kadar canca malca zarar gören, çoluk çocukları acılar içinde kalan ezilmiş suçsuz Anadolu halkı, (…) doğrudan doğruya o gaddar heriflerin boğazlarına sarılacaktır. Elde avuçta ne kalmıştır ki bugün bütün dünyaya (…)  meydan okuma istiyorlar. İngilizlerin kıymetli dostluk teklifini geri itmekle, babadan kalan mirası kötülükle yiyen hayırsız, serseri evlatlara benzeyen (…) Türkler her ne yaparlarsa yapsınlar (…) bütün yaptıklarına ve arzu ve isteklerine kendi güçleriyle kavuşamayacaklarından (…) büyük devletlerin bu husustaki razılıklarını elde etmek zorundadırlar. Şimdiden sonra kuru gürültüyü keselim. (…) Avrupalılara yolun yanlışlığını anladığımızı gösterelim.

Açıklama
Nuh Bey tarafından okunan bir gazete makalesinde geçen bu cümleler, dönemin basınının Milli Mücadele’ye yaklaşımını ortaya koymak açısından önemli cümleler olarak gösterilebilir.
 
Alıntı #4, Sayfa 235, 236: 
Köprüyü geçene kadar ayıya neden dayı diyorsunuz? Köprünün başını ayı tutmuş gibi geliyor. “Ayıyı tepeleyip geçmek zor! Dayı deyip sıyrılmak kolay,” diyorsunuz. Girdiğiniz yolda köprü bir tane olsa, belki haklısınız! Girdiğiniz yol: politika… Durmadan köprü geçeceksiniz. Güç yetirebileceğinize aklınız yatsa, ilk köprüde ayıya dayı demezdiniz. Daha birinci köprüde, kolaya kaçtığınızı gören namuslu insanlar sizi bırakacak. Tevkif Fikret’ten kopup Ali Kemal’le kalıyorsunuz! Ayıların arasına büsbütün giriyorsunuz. Her köprüyü geçtikçe, arkanızda ayıların tuttuğu köprüler bırakmaktasınız. Peki biraz ileride, dört yanınızı çepeçevre kuşatan ayıların istediklerini nasıl yapmamazlık edebileceksiniz? Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek, ayılara yem olmayı başından kabullenmek demektir (…) “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı derler,” sözü, su katılmamış Osmanlı sözüdür. Osmanlıların, tarihleri boyunca iki karışlık köprüleri bile neden geçememiş olduklarını bundan iyi anlatan bir başka söz yoktur. Osmanlı, hiçbir zaman, ayılara dayı demeden köprü geçmeyi göze alamadı. Bugün bile, İstanbul’un politikacıları Ankara’yı ayılara dayı demediği için yadırgıyorlar.

Açıklama
Binbaşı Arif Bey’in, “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek” kalıbı üzerine söylediği bu cümleler, uzunca bir alıntıyla karakterin tüm özelliklerini gözler önüne serer.

“Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek,” bir insanın istediği sona ulaşma sürecinde, onaylamadığı, sevmediği, normal koşullarda kabul etmeyeceği şeylere göz yummasını ifade eden bir deyim olarak tanımlanabilir.

Ancak, en ufak bir haksızlığa ve yanlışlığa karşı olan Binbaşı Arif Bey, bu söze katılmaz ve bu sözün daha büyük çapta ima ettiklerinin toplum için ne kadar tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini ortaya koyar.

 
 
 
Alıntı #5, Sayfa 261:
"(…) Siz Madrid’teyken savaşları çok saçma bulurdunuz!”
"Yanılmışım. Çünkü savaşlar birbirine benzemezmiş.”


Açıklama
Kamil Bey ile Nermin arasındaki ender konuşmalardan bir tanesi, Nermin’in kocasındaki değişimi şaşkınlıkla görmesini, Kamil Bey’in ise eşinin Milli Mücadele karşısındaki kayıtsızlığına şaşırmasını gösterir.

Bu iki karakter arasındaki diyalog, herhangi bir düşmanlık içermiyor gibi gözükse de, ilişkilerinin artık tamamen bittiğini, iki tarafın birbirini anlamadığını ve anlamak istemediğini gösterir niteliktedir.
 
Alıntı #1, Sayfa 272 - 273: 
Mahpusluk bir çeşit hastalıktı. Önce kendine karşı güçsüz oluyorsun. Hiç kimseden hiçbir şey beklemediğin halde insanlardan korkuyorsun! Evet, mahpusluk, insanoğlunun bulduğu dört başı denk namussuzlukların en rezili…

Açıklama
Kamil Bey’in mahpus olduğu için ailesinin diğer üyelerine karşı gelememesiyle düşünmeye başladığı bu fikirler, bir anlamda Kemal Tahir’in kendisi “mahpusken” hissettiklerini gösterir.