Handan Halide Edib Adıvar

Zaman, Mekan ve Topumsal Eleştiriler
Aşk ve Evlilikler
Kadın
Kurgu, Dil ve Anlatı Üslubu

Handan, zaman ve mekan açısından rahatlıkla değerlendirilebilecek bir romandır. Halide Edib, karakterlerin birbirlerine yazdıkları mektuplar üzerinden ilerleyen anlatısında, mektupların yazıldığı tarihi ve nereden yazıldıklarını da açık bir şekilde gösterir. Yazılan tarihlerin pek çoğu eski tarihlerde olsa da, romanın güncel baskıları bunların Miladi karşılıklarını da okuyucuya sunmaktadır. 
 
Romanın merkezindeki konular, 14 Mart 1902’de atılan bir mektupla başlar. Gönderilen son mektup 17 Eylül 1906 gününe denk gelir. Romanda bundan sonra da belli metinler sunulur, ancak Doktor Şe’nin tarihsiz olarak gönderilen bir mektubunda, Handan’ın ancak “iki günlük” ömrü kaldığını söylemesi nedeniyle, romanının sonunun yine aynı döneme denk geldiği söylenebilir.
 
Büyük ölçüde doğrusal bir şekilde devam eden bu zaman kullanımı, yalnızca Handan ile Nazım arasında geçmişte yaşanan ilişkinin detaylandırılması için bölünür. Bu konuyu kocası Refik Cemal’e anlatan Neriman, Handan’ın 1897 – 98 yıllarında yazdığı bazı mektupları da ona iletir. Aynı zamanda, Nazım’ın hayatını kaybetmeden Handan’a yazdığı 1898 tarihli mektuplar da gösterilir.
 
 
Mekan açısından da, Handan’ın Türk Edebiyatı içinde farklı bir boyutu olduğu söylenebilir. İstanbul’da başlayan roman, kısa süre içinde Avrupa’nın farklı şehirlerine uzanır ve ağırlıklı olarak Londra’da geçer. Bununla birlikte, Fransa’nın Marsilya ve Paris gibi şehirleri de romanın gidişatı içinde önemli rol oynar.
 
Handan’da yaşanan olayların 1902 – 1906 yılları arasına denk gelmesi ve büyük bölümünün Avrupa’da geçmesi, romandaki toplumsal eleştirilerin de merkezinde yer alır. Romanın mekanının İstanbul’dan Londra’ya taşınması, hikayenin kahramanları için bir “tercih”ten değil, bir “zorunluluktan” kaynaklanır. II. Abdülhamid’e muhalefet eden Refik Cemal, bu sebeple tutuklanacağını düşündüğü için Avrupa’ya kaçar.[1] Romandaki karakterlerin pek çoğu da, II. Abdülhamid’e karşı bu tavrı paylaşır.
 
II. Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nde gerçekten ülkeyi yöneten, sembolik olmayan bir güce sahip son padişah olarak tanımlanabilir. 1876 yılında, V. Murad’ın akli dengesi yerinde olmaması nedeniyle tahttan indirilmesiyle II. Abdülhamid padişah olur. II. Abdülhamid’in padişahlığı, aynı zamanda Osmanlı Devleti’ne ilk anayasayı (Kanun-i Esasi) getirir ve I. Meşrutiyet dönemini başlatır.
 
Ancak II. Abdülhamid, tahta çıktıktan kısa süre yaşanan Osmanlı – Rus Savaşı (’93 Harbi – 1877 – 78) nedeniyle bu yenilikleri askıya alır. Meclisi feshedip bütün yetkiyi kendi elinde toplayan padişah, mutlakiyetçi bir anlayışla ülkeyi yönetmeye başlar.
 
Elbette, bu durum kendisine karşı ciddi bir muhalefet oluşmasını sağlar. Onun Meşrutiyet getireceği sözüyle tahta çıktığını, ama bunun tam zıttı bir yönetim sergilediğini düşünenler, II. Abdülhamid’i tahttan indirmeye, onu öldürmeye bile çalışır. Karşısında bu kadar şiddetli bir muhalefet varken, diğer tarafta II. Abdülhamid de elini sağlam tutmak için çabalar. Kendisine sadık olan jurnaller vasıtasıyla bilgi toplamaya, her türlü muhalefet çabasını ezmeye çalışan padişahın saltanatı, günümüzde “baskı” anlamına gelen “İstibdat” kelimesi ile de hatırlanır.
 
II. Abdülhamid’e karşı muhalefet, 1908 yılında başarıya ulaşır. İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından ilan edilen II. Meşrutiyet, padişahı tahttan indirir. Ancak Handan romanının geçtiği 1902 – 1906 yılları arasında, II. Abdülhamid halen hüküm sürmekte,  kendisine karşı gelenlere karşı taviz vermeyen politikasını devam ettirmektedir. Romanda Refik Cemal ve ailesinin yurt dışına kaçması, bu durumla açıklanabilir. (Açılıp – Kapanır Bölüm burada bitiyor)
 
II. Abdülhamid yönetimine karşı çıkan Refik Cemal, bu görüşlerini şiddetle ifade etmekten de geri kalmaz. Öyle ki, ülkenin durumunu “çarkları artık leysten (pislikten) ihtimalden ve kan pıhtılarından dönmek istemeyen ve bir gün zordan kırılacak” bir makineye benzetir.[2]
 
Kendisinin tutuklanma ihtimalini öğrendiğinde, evde akrabalarının güncel politikadan ve özellikle “Sultan Hamid’in zulmünden” bahsedildiğini duyar.[3] Arka Plan bölümümüzde daha detaylı okuyabileceğiniz gibi, Namık Kemal’in Vaveyla şiiri, roman içinde karakterler tarafından birkaç kez okunur.  
 
Hikayenin Avrupa’da geçmesine sebep olan temel toplumsal eleştiriler, II. Abdülhamid’in yönetimine karşı getirilmiş olsa da, hikayede yine bu dönemin farklı toplumsal boyutları da eleştirilir.
 
Gençlik yıllarında Maltepe’de, Selim Bey’in evinde kalan Handan, burada Selim Paşa’nın dine yaklaşımından fazlasıyla etkilenir. Handan’ın mektubunda Neriman’a yazdığı cümleler, dini yalnızca bir korku aracı olarak kullanan, İslam’ı bu şekilde yansıtan kişilere getirilen bir eleştiri olarak okunabilir.[4]
 
Aynı şekilde, romanın sonunda da din etrafında gelişen aşırı tutuculuk eleştirilir. Romanın genel yapısının aksine, Handan’ı yalnızca ismen tanıyan bir ailenin bakış açısından sunulan bu bölümde, “Allah’ın ona ahrette yatacak yer vermeyeceği” yönünde bir cümle bile kurulur;[5] zira Handan’ın bütün ömrü “gavur memleketlerinde” geçmiştir ve Lütfiye Hanım için bu “imansızlıkla” eşdeğerdir.
 
[2] s.23
[3] s. 26
[4] s. 45
[5] s. 215

[1] s. 26
Farklı üslubu ve değindiği toplumsal konular, Handan’ı sıradan bir aşk romanı olarak değerlendirmeyi imkansız hale getirir. Buna karşın, romanda en çok öne çıkan konunun da aşk olduğu söylenmelidir: Hikaye boyunca iç dünyası en çok gündeme getirilen iki karakter, Refik Cemal ve Handan, en çok aşkları ve ilişkileri ile karşımıza çıkar.
 
Önce Nazım ile, daha sonra Hüsnü Paşa ile, son olarak da Refik Cemal ile ilişkiler yaşayan Handan, bunların hiçbirisinde tam anlamıyla mutlu olamaz. Bu aşkların hepsinde, Handan’ı mutsuz eden bazı özellikler vardır. Nazım ile ilişkisinde Handan, yalnızca bir fikre, bir “maksada” hizmet edilmek için zekası nedeniyle “sevildiğini” hisseder, ancak gerçekten “aşk ile” sevilmez.
 
Hüsnü Paşa ise, Handan’ın bu şekilde sevmesi için çok yaşlıdır ve Handan yalnızca Nazım’ın evlilik teklifini reddedebilmek için onunla evlenmiştir. Hüsnü Paşa’nın kendisi, Handan’ı “bir kadın olarak sever”,[1] ancak ne onun zekasına hitap eder, ne de ona sadık kalır.
 
 
Bu durumda, Handan ile gerçekten uyum sağlayabilecek tek karakter Refik Cemal olur. Roman içinde pek çok noktada, farklı karakterler tarafından, Refik Cemal ile Handan’ın ideal bir çift olacakları söylenir, hatta Refik Cemal’in karısı Neriman bile bu düşünceyi dile getirir.[2] Refik Cemal, hem evlilik ilişkilerinin kutsallığına inanır, hem Handan’ı gerçekten, derin bir şekilde sever, hem de felsefe gibi, sosyoloji gibi alanlarda onun ilgisini paylaşır.
 
Bu ilişkinin diğer tarafında ise, Refik Cemal ile Neriman bulunur. Refik Cemal, karısını gerçek anlamda sevse de, Neriman onun entelektüel ilgi alanlarını paylaşmadığı için ilişkilerinde her zaman bir eksiklik kalır. Öyle ki, romanın ilk sayfalarında evlilik hayatını Server’e anlatırken, Refik Cemal’in bu ilişkiye, evlenmesi gerektiği için “razı olduğu”, aslında kendisi için sorun olan bu eksikliği önemsiz göstermeye çalıştığı bile hissedilir. Refik Cemal’i Handan ile yakınlaştıran temel unsur bu eksiklik olur, fakat Handan ile Neriman’ın arasındaki ilişki, romana ismini veren karakterin Refik Cemal ile de mutlu olmasını imkansız hale getirir.
 
Arka Plan bölümünde de okuyabileceğiniz gibi, Halide Edib’in kendi kocasından ayrıldıktan sonra yazdığı bu roman, evlilik kurumuna karşı ciddi eleştiriler de içerir. Refik Cemal ve Neriman arasındaki evlilik, iki karakterin de birbirine saygılı, olgun davranışları nedeniyle iyi bir ilişki gibi gözükür. Fakat Refik Cemal’in Handan ile ilişkisinden de anlaşılacağı gibi, bu eksiklikleri olan, özellikle Refik Cemal’i tam anlamıyla mutlu etmeyen bir ilişkidir.
 
Bu evlilik konusunda fazlasıyla mutlu ve heyecanlı olan Refik Cemal, sanki hayatında yapması gereken bir şeyi aradan çıkarttığı, toplumun yarattığı bir gerekliliği başarıyla yerine getirdiği için seviniyor gibidir. Bunu en kısa sürede “halletmek” istediği için gerçekten sevdiği, gerçekten ilgilendiği biriyle evlenmeyi ikinci plana atar ve karısının “eksik yanlarını” tamamlayan birini gördüğünde onunla bir ilişki yaşar. 
 
Refik Cemal’in Neriman ile ilişkisi genellikle olumlu bir ilişki olarak anlatıldığı için, bu çıkarımların biraz daha “derin” bir okumaya dayandığı söylenebilir. Çok daha somut olarak değerlendirilebilecek bir başka evlilik ilişkisi, Handan ile Hüsnü Paşa’nın evliliğidir. Önemli Karakterler bölümünde daha detaylı olarak inceleyebileceğiniz gibi, Hüsnü Paşa neredeyse tamamen “evliliğe karşı” bir karakter olarak yaratılmıştır.
 
Roman boyunca yaşadığı ilişkilerle bu kuruma hiç önem vermediğini açıkça ortaya koyan Hüsnü Paşa, karısı ile ilişkisinde de en ufak şeylerden büyük sorunlar yaratır. Onun için evlilik, fanilalarının düğmelerinin düzenli olması, evdeki eşyaların düzgün kullanılması ve karısının bu durumlarla, örneğin kırılan bardakların takibiyle yakından ilgilenmesidir.[3]
 
Tüm bunlar, Halide Edib’in evliliğin kendisine karşı olduğunu göstermez. Hüsnü Paşa’nın mektuplarında yazdığı “abüsrt” cümlelerden de anlaşılacağı gibi, yazarı rahatsız eden evlilik kurumunu “yozlaştıran”, çarpık ilişkilerdir.
 
[1] s. 140
[2] s. 106
[3] s. 113
Halide Edib, pek çok eserinde olduğu gibi, Handan’da da kadınların toplumdaki yerini ve insanların kadınlara yaklaşımını en önemli temalarından biri olarak değerlendirir. Bu bakış açısıyla yaklaşıldığında, Handan karakterinin kendisinin bile dönemin kadınları açısından mesajlar içerdiği görülebilir: Handan, etrafındaki erkeklerin pek çoğuna göre daha bilgili, daha eğitimli, daha zeki bir karakter olarak resmedilir. Önemli Karakterler bölümünde okuyabileceğiniz gibi, Halide Edib onu dönemin en pahalı özel öğretmeni olan Nazım’ın bile bedava ders vermek isteyeceği kadar “derin” bir karakter olarak kurgular.
 
Ancak bu romanda, Halide Edib’in kadınların toplumdaki rollerine yaklaşımı biraz farklı bir şekilde okuyucuya sunulur. Handan, Neriman ve Hüsnü Paşa’ya yazdığı birkaç mektupla ve romanın sonlarındaki “Tahassüsler” (hisler, duygular) bölümleriyle odak noktasına yerleştirilse de, bu konumda bulunan asıl karakter Refik Cemal’dir. Romanın odak noktasını bir erkek olarak belirlemek, Halide Edib’e kadınların toplumdaki  yerini de bir erkeğin bakış açısıyla eleştirme imkanını verir.
 
Eğitimli, bilgili ve en azından Avrupa’da yaşayacak kadar Batılılaşmış bir karakter olan Refik Cemal, romanda kadınlara karşı, kendisi açısından, çağdışı olduğu söylenebilecek bazı görüşler dile getirir. Örneğin, Handan’ı henüz tanımadığı sıralarda, onun bir vatanperver olabileceği ihtimaline gülüp geçer. Handan’ın “içtimaiyatla, böyle işlerle” ilgilenmesinin yalnızca bir “süs” olabileceğini düşünür.[1] Handan ile ilk tanıştığında da, onun kendine güvenen, “güçlü” karakterinden rahatsız olur, Bir kadın olduğu ve henüz genç yaşta olduğu için, “kendi kendinden mesul” tavrını uygun bulmaz.[2]
 
Refik Cemal’in karısı ile ilişkisinde de bu yaklaşımının belli boyutlarını görmek mümkün olabilir. Örneğin, Handan ile ilk tanışmasında Refik Cemal’in onun tavırlarından rahatsız olduğunu karısı Neriman’a yazdığı bir mektuptan öğreniriz. Refik Cemal, karısından kadınların daima güçlü ve emin bir erkeğin himayesi altında olması gerektiğini onaylamasını bekler.[3] Neriman ile evliliklerinin yedinci ayında çok mutlu olduğunu söylerken Neriman’ın tek eksikliğinin kendi entelektüel zevklerini paylaşmaması olduğunu ifade eder, ancak bunu yaparken de, bunları paylaştığı söylenen Handan’ın “pek kuvvetli, bence bir kadın için fazla kuvvetli” bir şahsiyeti olduğunu söyler.[4]
 
Halide Edib’in, Refik Cemal’e söylettiği bu cümlelere katılma ihtimali olamayacağını düşünürsek, bunlar romanın önemli toplumsal eleştirileri, yazara göre erkeklerin kadınlara bakışında değişmesi gereken unsurlar olarak değerlendirilebilir.
 
Romanda kadınlara yaklaşım açısından bazı farklı eleştiriler de bulunur: Örneğin 60. sayfada, Handan’ın annesi bir kadının on yedi yaşında hala evlenmemiş olmasının tuhaf bir durum olduğunu, kendisinin ve annesinin on dört, Neriman’ın büyükannesinin ise on iki yaşında evlendiğini ifade eder.[5] Hüsnü Paşa’nın kadınlara yaklaşımı, onları neredeyse bir eşya gibi görmesi, kendi içinde bir eleştiri unsurudur.
 
Ancak bu başlık altında değindiklerimiz, romanın pek çok anında “olumlu” bir karakter gibi gösterilen, iyi yönleriyle öne çıkarılan Refik Cemal’in kadınlara yaklaşımı ile ilgilidir. Eğitimli, bilgili ve “iyi” bir insanın bile kadınlara çeşitli durumlarda bu şekilde yaklaşıyor olması, aslında Halide Edib’in eleştirilerini de farklı bir boyuta taşır.
 
[1] s. 23
[2] s. 34
[3] s. 34
[4] s. 23
[5] s.60
Handan ile ilgili en dikkat çekici unsurların başında, romanın kullandığı ilginç anlatı yönteminin geldiği söylenebilir. Halide Edib, romanını klasik bir yapı üzerinden sunmak yerine, kurguyu farklı karakterlerin birbirlerine yazdıkları mektuplar üzerinden inşa eder.
 
Romandaki temel anlatı unsuru, Refik Cemal ile Server arasındaki mektuplaşmadır.
 
Çok farklı bir anlatı yöntemi gibi gözükse de, Handan bu yapısı nedeniyle aslında oldukça geleneksel bir kalıba, “mektup roman” türüne uyar. Batı Edebiyatı’nda pek çok önemli eserde karşımıza çıkan bu tür hakkında, daha fazla bilgi almak için aşağıdaki yazıya göz atabilirsiniz:
 
Mektup Roman
 
Hikayeyi farklı karakterlerin birbirlerine gönderdikleri mektuplar üzerinden oluşturması, Halide Edib’in yaşanan olayları farklı kişilerin gözünden aynı anda anlatmasını mümkün kılar. Bu sayede, romanda pek çok karakter, farklı noktalarda odak noktasına geçer ve farklı karakterlerin iç dünyaları okuyucuya sunulmuş olur.
 
Bununla birlikte, romanın merkezindeki karakterin Refik Cemal olduğu söylenebilir. En çok mektubu gönderen karakter olan Refik Cemal, aynı zamanda en uzun mektupları da kaleme alan kişidir. Refik Cemal’in Neriman ile evliliği, Avrupa’ya gitmek zorunda kalması, Handan ile tanışması ve onunla ilişkisi, romanın merkezindeki olay örgüsünü oluşturur.
 
Halide Edib, mektup roman türünde bir eser verse de, bu mektupların pek çoğunun içindeki anlatı yapısı klasik bir romandan fazla ayrılmaz. Tüm karakterler, betimlemeler gibi, konuşma çizgileri gibi, bir romandan bekleyeceğimiz unsurların tamamını kullanarak yazar. Buna, roman içinden de çeşitli örnekler verilebilir. Server’in Hüsnü Paşa ile konuştuklarını aktardığı mektup, doğrudan diyaloglara dayalı bir roman sayfasıdır: Bir insanın gerçek yaşamda, her konuşulanı aklında tutup, bunu cümle cümle aktarması pek gerçekçi olmadığından, Server’in yazdıkları bu “mektup” yapısının yalnızca edebi bir eser için kullanılan bir araç olduğunu da hatırlatır.
 
Benzer şekilde, aşağıdaki alıntılar da gerçekten yazılabilecek bir mektuptan çok, edebi bir eserin dilini yansıtır:
 
Ormanın muzlim derinliklerinde gözlerimizi okşayan yumuşak ve mütenevvi ince bir yeşillik ahengi içinde araba ebediyen gidiyordu. Bu hareketsiz ve sönük rüya ziyasında Handan’ın yüzünde ebedi bir hüsran, ebedi bir yeis ve elem gölgesi dalgalanıyordu. [1]
 
Bütün bu unsurlar, mektuplara dayanan anlatı yapısına rağmen, Handan’ı okumanın klasik bir romanı okumaktan çok ayrılmayan bir deneyim olması anlamına gelir.
 
Bu deneyimin sağlanmasında, romandaki mektupların büyük çoğunluğunun doğrusal bir sırayla sunulmasının da payı vardır. Bir başka deyişle, Handan, tıpkı klasik bir roman gibi, kronolojik olarak ilerleyen bir eserdir. Bunun yanı sıra, Handan’ı tipik bir “mektuplaşma” olarak da görmemek gerekir. Yazar, belli noktalarda yazılmış ama gönderilmeyen mektuplara da yer verir. Handan’ın Hüsnü Paşa’dan ayrıldığı için yaşadığı mutsuzluk sırasında yazdıkları, yalnızca ona gönderdiği mektuplardan değil, yazıp göndermediği veya “aslında söylemek istediği” şeylerden de oluşur. Pek çok durumda da, Halide Edib yalnızca hikaye için önemli olan mektupları anlatı içinde paylaşır, okuyucunun görmediği ek mektuplar olduğunu da hissettirir.
 
Örneğin, Refik Cemal Avrupa’ya gitmeden önce Server’e dört mektup yazar, ancak Halide Edib Server’in cevaplarına hiç yer vermez. Bununla birlikte, Server’in Refik Cemal’e cevap yazdığı da bellidir: Refik Cemal’in, örneğin üçüncü mektubunu[2] yazarken kullandığı cümleler, Server’in ona yazdığı şeylere cevap vermekte olduğunu, ancak bu mektupların anlatıya dahil edilmediğini gösterir niteliktedir.
 
Halide Edib, romanın gidişatında mektup dışında anlatı ögeleri de kullanır. Karakterler arasında “ani” haberleşme ihtiyaçları için kullanılan telgraflar ve Handan’ın Sicilya ve Paris’te tedavi gördüğü sırada yazdığı “tahassüsler” (hisler, duygular) de hikaye içinde rol oynar. Romanın son bölümü ise, daha önceden karşımıza çıkmamış olan karakterlerin, Handan’ın ölümü üzerine yaptıklarını üçüncü şahıs üzerinden okuyucuya sunar. Bu da, romanda yaşanan tüm olaylara tamamen başka bir açıdan yaklaşma imkanı sunar.
 
Milli Edebiyat akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Halide Edib, bu yaklaşıma uygun olarak romanında fazla yoğun olmayan bir dil kullanır. Bununla birlikte, romanın dilinin, özellikle de 2010’lu yılların bakış açısından “sade” ve “akıcı” olduklarını söylemek zordur. Milli Edebiyat akımının özellikleriyle paralel olarak, Halide Edib Arapça ve Farsça kökenli kelimelere fazla yer vermese de, 1910’lu yılların konuşma dilinde yerleşik olan bazı örnekler sık sık kullanılır ve günümüz için pek çok noktada “eskimiş” olduğu söylenebilecek bir dil kullanılır. Yine de bu, özellikle bu tarz sözcükleri açıklayan güncel bir baskıyla okunduğunda, Handan’ın rahatlıkla okunabilecek bir eser olduğu söylenebilir.
 
[1] s. 104 - 105
[2] s.20 - 25