Hiçbiryer'e Dönüş Oya Baydar


Hiçbiryer’e Dönüş, belli noktalarda farklı karakterleri odak noktasına yerleştirse de, romanda yakından takip ettiğimiz en önemli kişi kitabın isimsiz ana karakteri olur.
 
Yıllar boyunca komünizm için mücadele eden, kendisini tamamen devrime adayan ana karakter, bu kimliğinin getirdiği pek çok zorlukla mücadele eder. Yıllar boyunca sürgünde kaldığı gibi, 12 Mart’tan sonra hapse atılır ve işkence görür.[1] Bu yıllarda, özellikle kendisi ile aynı fikre inananların büyük saygısını kazanan ana karakter, onlar tarafından bu saygının bir uzantısı olarak “büyük kadın” lakabını alır.[2]
 
Romanın ana konusu da, kendisini bu düşünceye bu kadar adamış birinin, komünizmin çöküşünü nasıl karşıladığına yoğunlaşır. Bütün hayatını adadığı fikrin çöküşünü gören ana karakter, artık “yeniden başlamak” için de çok yaşlıdır. Bu durum, ona en azından bir fikir olarak intihar etmeyi bile düşündürür.[3]
 
 
Ancak o, tanıdığı bazı insanların aksine, bu yolu tercih etmez. Aynı şekilde, komünizmin bu noktadan sonra “yenilmemiş” olduğuna, hala bu konuda yapılabilecek bir şeyler olduğuna da inanmaz. Etrafındaki pek çok insan gibi, bu görüşlere “sırt çevirmesi”, yaptıklarını yanlış veya hatalı olarak görmesi gibi bir durum yoktur, ancak artık bunlar için mücadele etmenin, tamamlanmış bir maçta gol atmaya çalışmak olacağını düşünür.[4]
 
Bu durumda, romanın başlığı da ayrı bir anlam kazanır. Romanın ana karakteri, yalnızca sürgünde yaşadığı Avrupa’dan Türkiye’ye dönüşünü değil, kendi hayatını da bir “hiçbiryer” olarak tanımlamaktadır. Yıllar boyunca kendisiyle aynı görüşü paylaşmış bir arkadaşı, ona komünizmin çöküşünden sonra “nerede durduğunu” sorunca ona da aynı cevabı verir: Siyasi açıdan, artık hiçbir yerde değildir.[5]
 
İstanbul’a döndükten sonra eski arkadaş çevresiyle arasında pek bir bağ kalmadığını hisseden, kendisini aldattığını öğrendikten bir süre sonra kocasını da bırakıp giden ana karakter, romanın sonunda çözümü “inzivaya” çekilmekte bulur ve çok az insanın yaşadığı bir adada, sakin bir hayat yaşamaya çalışır. Romanın başında tek istediğinin kendi geçmişine dönebilmek olduğunu söyleyen kadın, bu konuyla ilgili herhangi bir pişmanlık duymadan, toplumda yanlış olduğuna inandığı şeylere uzak ve kayıtsız kalarak yaşamaya çalışacaktır.[6]
 

Komünizme inanmak ve hayatını komünizm uğruna mücadele etmeye “harcamak” konusunda herhangi bir pişmanlığı olmasa da, romanın ana karakterinin hayatında son derece büyük bir pişmanlık oğlu Eylül’e sunduğu hayat olur.
 
Romanın ana karakterinin, beklemediği bir anda hamile kalıp çocuğu doğurmaya karar vermesi, kocası ile birlikte yaşadığı hayat tarzına aykırı bir durum gibi gözükür. Özellikle etrafındaki insanlar, onların çocuk büyütürken aynı zamanda devrimci olamayacağını, yavaş yavaş bu “sahneden” silineceklerini düşünür.
 
Biraz da onları haksız çıkarma inadıyla[7], kadın ve kocası ikisini bir arada yapmaya karar verir. Yapılan toplantılara, eylemlere, grevlere bebekleriyle katılan aile, henüz üç yaşında olmasına rağmen çocuklarıyla çok soğuk konuşan, üç yaşındaki bir çocuğa “mutlu değilse evde yalnız kalabileceğini söyleyen” ebeveynler haline gelir.[8]
 
Romanın en trajik noktalarından bir tanesi de, büyük bir yalnızlık ve mutsuzluk içinde, sağlıksız koşullarda büyüyen çocuğun, “koşup koşup kendini bir uçağın altına atacağını” söylemesi olur.[9] Bu “duygusal ihmalin” yanı sıra, romanın başında ailenin çocukla birlikte bir eyleme katıldığı, Eylül’ün annesinin kucağından yere düşerek, sessiz sessiz ağlamaya başladığı fiziksel olaylar da görülebilir.[10] Bütün bunlar, Eylül’ün ailesine güvenmeyen, onlardan uzak biri olarak yetişmesine ve en sonunda bir uyuşturucu bağımlısı olarak evi terk edip sokaklarda yaşamasına sebep olur.
 
Annesi, romanın sonunda, hayattaki tek “karabasanının”, tek pişmanlığının oğlu olduğunu düşünür.
 
[1] s. 35
[2] s. 97
[3] s. 136
[4] s. 16
[5] s. 137
[6] s. 24
[7] s. 56
[8] s. 56
[9] s. 57
[10] s. 12