Hiçbiryer'e Dönüş Oya Baydar

Komünizm ve Komünizmin Çöküşü
Oya Baydar
Hiçbiryer’e Dönüş, son derece spesifik bir konuyu merkeze taşır. Romanın konusu, 1990’lı yılların başında komünizmin çöküşüne tanık olan komünist bir karakterin, sürgünde bulunduğu Avrupa’dan Türkiye’ye döndüğünde yaşadıkları ve hissettikleridir.
 
Eğer bu tarihi süreç hakkında bilginiz yoksa, Hiçbiryer’e Dönüş’ü okumak da zorlayıcı bir deneyim olabilir. Günümüzde tarihin en çok çalışılan, üzerine en çok tartışılan konularından biri olan komünizm, elbette kısa bir yazıyla açıklanamaz. Ancak aşağıdaki bilgiler, Hiçbiryer’e Dönüş’te konu alınan zamanın koşullarını daha iyi anlamayı sağlayabilir.

Komünizm

19. yüzyılda politik bir “teori” olarak ortaya çıkan komünizm, bu dönemde geniş kitlelere ulaşır ve 20. yüzyılın ilk yıllarında dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan devrimlerle birlikte “pratikte” de uygulanan bir yönetim sistemi haline gelir.
 
Romandaki bölümlerden birine (“Hüzünlü bir türkü mü oldu Enternasyonal”) adını veren “Enternasyonal”, komünizm tarihi ile ilgili önemli bir kavramdır. Üstelik, kullanım şekline göre kavramın iki farklı anlamı da olabilir.
 
 
19. yüzyılın ortalarında sol görüşler pek çok ülkede önemli destek kazanır. Bu görüşü destekleyen önemli kişi ve örgütleri bir araya getirmek için, 1864 yılında uluslararası bir kongre düzenlenir. İlerleyen yıllarda farklı farklı isimler altında tekrarlanacak bu organizasyon “Enternasyonal” ismiyle anılır. 1864 yılında düzenlenen ve daha sonrakilerden ayırt edilmesi için günümüzde “Birinci Enternasyonal” olarak da anılan kongre, Karl Marx’ın komünist görüşlerin en önemli liderlerinden biri haline gelmesinde de önemli rol oynar.
 
Enternasyonal’in bir anlamı bu olsa da, roman içinde kullanımı kavramın ikinci anlamı ile ilgilidir. Sözleri 1871 yılında Eugène Pottier tarafından bestelenen ve kongreyle aynı ismi taşıyan marş, Enternasyonal’in resmi marşı olması amacıyla bestelenir. Ancak ilerleyen yıllarda yalnızca bu organizasyonun değil, bütün sosyalist görüşlerin en önemli marşı haline gelir.
 
Yukarıdaki videodan orijinalini dinleyebileceğiniz Enternasyonal, onlarca dile çevrilerek dünya çapında sosyalizm ile özdeşleşir. Aslında, yukarıdaki videodan Enternasyonal’i dinleyebilmemiz, romanın ana karakterinin kitapta bu marşı nasıl karşıladığını da daha iyi anlamayı sağlayabilir. Günümüzde YouTube’dan rahatlıkla ulaşabildiğimiz bu marş, bundan 40 – 50 yıl önce, dinleyen veya söyleyenlerin hapse atılmasına kadar ciddi sonuçlar taşıyabilen, hukuk dışı bir eser olarak görülmüştür.
 
Romanın ana karakteri, gençliğinde işçi korolarına enternasyonali öğrettiği için hapse atılmış, işkence görmüş birisidir. 1990’lı yıllarda sürgün hayatından sonra Türkiye’ye geri döndüğünde, marşın bir balık lokantasında çalındığını görüp hüzünlenir. Bir zamanların yasaklı marşının, artık her yerde çalınabilmesi, inandığı görüşlerin bütün gücünü kaybettiğinin bir sembolü haline gelir.
**

1917’de Rusya’da Vladimir Lenin önderliğinde gerçekleştirilen devrim, ilerleyen dönemlerde güçlü bir devlet haline gelen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) kurulması ile sonuçlanır.
 
İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesinde en büyük rolü oynayan iki ülke, Amerika Birleşik Devletleri ve SSCB (Bugünkü Rusya) olur. Bu iki ülke, savaş sonrasında kurulan iki kutuplu düzenin de liderleri haline gelir. ABD, serbest piyasa ekonomisinin ve demokrasinin ön planda olduğu kapitalist düzenin başını çekerken, SSCB tamamen eşit, sınıfsız bir toplum yaratma iddiasında olan “komünist bloğun” lideri haline gelir.
 
Yukarıdaki haritada da görebileceğiniz gibi, Avrupa’nın batısında kapitalist, doğusunda ise komünist ülkeler yer alır. ABD ve SSCB’nin başını çektiği bu iki blok, bir yandan ekonomik, askeri ve siyasi olarak birbirleriyle rekabet ederken, diğer yandan da etki alanlarını genişletmeye, yani kendi ideolojilerini diğer ülkelere yaymaya çalışır. 1945 yılından itibaren devam eden bu mücadele, 20. yüzyıl tarihinin en önemli kavramlarından biri haline gelen “Soğuk Savaş” ifadesi ile de açıklanır.
 
 
Duvar henüz üstümüze yıkılmamıştı.[1]
 

Bu dönemde Avrupa’da iki etki bölgesi arasındaki “sınır”, Berlin Duvarı olur. İkinci Dünya Savaşı’nı kaybettikten sonra Doğu ve Batı Almanya olarak ikiye bölünen Almanya’nın doğusu komünizmin, batısı ise kapitalizmin etkisi altında kalır.
 
Doğu Almanya tarafından inşa edilen duvarın resmi gerekçesi, Batı ülkelerinin Doğu Almanya üzerindeki “faşist” etkisini engellemek olarak açıklanır. Ancak asıl amacın Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçan kayda değer nüfusu durdurmak olduğu söylenebilir.
 
1961 yılında inşa edilip 1992 yılında yıkılan Berlin Duvarı, bu dönemde Doğu ve Batı’yı ayıran ideolojik farklılığın somut bir hali ve iki kutuplu bir dünyanın sembolü olarak değerlendirilmiştir.
 
Yukarıdaki alıntıda da okuyabileceğiniz gibi, Hiçbiryer’e Dönüş’teki karakterler Berlin Duvarı’nın yıkılmasını üzüntüyle karşılar. Komünist olan karakterler için Berlin Duvarı’nın yıkılması, iki kutuplu dünyanın sona erdiğinin, kapitalizm ve komünizm arasındaki soğuk savaşın komünizmin yenilgisiyle sonuçlandığının bir göstergesidir.
1950’li, 60’lı ve 70’li yıllar, Soğuk Savaş’ın şiddetle yaşandığı yıllar olur. ABD ve SSCB silahlanma, teknoloji, ekonomi ve politik etki sahibi olmak için ciddi bir mücadele içine girer. SSCB, dünya genelinde kapitalist düzeni yıkmaya ve ABD’nin dünyanın ekonomik süper gücü olma iddiasını yok etmeye çalışırken, ABD de Güney Amerika ve Asya gibi bölgelerde komünizmin yayılmasını engellemek için elinden geleni yapar.
 
Komünizm ile kapitalizm arasındaki mücadele, insanlık açısından bazı olumlu sonuçlar da doğurur: İki ülkenin teknoloji alanında birbirlerine üstünlüklerini göstermek için girdikleri uzay yarışı, uzaya insan gönderilmesinden Ay’a ayak basılmasına kadar uzanan “başarılara” sahne olur. Ancak dünya üzerindeki tüm yaşamı yok edebilecek güçte nükleer silahlara sahip olan bu iki ülke arasındaki gerginlik, sürekli olarak nükleer savaş tehdidi altında yaşanması anlamına da gelir.
 
1980’li yıllarda, Sovyetler Birliği’nin yaşadığı ekonomik ve politik sıkıntılar Soğuk Savaş’ın “sonunun başlangıcı” olur. 1985 yılında Sovyetler Birliği’nin son lideri olarak göreve gelen Mihail Gorbaçov’un liderliği sırasında SSCB giderek daha açık, daha toleranslı ve daha “demokratik” politikalar izlemeye başlar.
 
Avrupa’daki komünist ülkelerin yavaş yavaş doğu blokundan ve kapitalist politikalara geçmesinin, Sovyetler Birliği’nin de 1991 yılında dağılmasının ardından Soğuk Savaş sona erer.

Soğuk Savaş Haritası
 

Türkiye’de “Soğuk Savaş Yılları”

 
Türkiye, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki mücadelede önemli bir yere sahiptir. SSCB’ye coğrafi olarak fazlasıyla yakın olmasına karşın, Türkiye 1945 – 1990 yılları arasında ABD’nin tarafında yer alır.
 
Fakat bu, komünizmin etkilerinin Türkiye’de hissedilmediği anlamına gelmez. Özellikle 1960’lı yıllardan itibaren büyük ivme kazanan sol görüşler, Türkiye’nin bu yıllarda en etkili siyasi hareketleri arasında yer alır.
 
1970’li yıllara gelindiğinde, komünizm Türkiye’nin önde gelen siyasi görüşlerinden biri haline gelmiştir. Öyle ki, bu dönemde komünistler ile sağcılar arasındaki mücadele, doğrudan sokak çatışmalarına, düzenli olarak yapılan suikast ve saldırılara dönüşür. Türkiye’nin yakın tarihindeki en önemli olaylardan bir tanesi olan 1980 Darbesi, ülkedeki bu kaos ortamının önüne geçilmesi gerekçesi ile yapılır.
 
1980 Darbesi, Türkiye’deki komünist hareketleri büyük ölçüde ortadan kaldırır. Temel gerekçesi ülkedeki düzenli çatışma ortamını sona erdirmek olsa da, darbe sonrası dönemde aşırı sol görüşler temel hedef haline gelir. Sol görüşlere sahip olan pek çok insan tutuklanır, işkence görür ve hatta idam edilir.
 
Bu kaderden kaçmak isteyen solcuların temel kaçış yollarından bir tanesi sürgün olur. Bu durum, Hiçbiryer’e Dönüş’ün kurgusunu anlamak açısından da önemlidir. Romandaki karakterlerin yıllar boyunca sürgünde yaşamasının sebebi bu durumla açıklanabilir. Komünizmi destekleyenlerin temel amaçlarından bir tanesi bu fikirleri yaymak olduğu için, komünistler devlet tarafından da ciddi bir tehdit olarak görülür ve bu kişilerin ülkeye geri dönmesi imkansız hale gelir.
 
ABD ve SSCB, kapitalizm ve komünizm arasında devam eden mücadele, 1980’li yılların sonunda SSCB ve Doğu Blokunun dağılmasıyla sonuçlanınca, komünizm de gerçek anlamda bir tehdit olmaktan çıkar. Bunun üzerine, komünist oldukları için yurt dışında yaşamak zorunda kalan insanların geri dönmesi de mümkün hale gelir. Hiçbiryer’e Dönüş’te anlatılan da, genel olarak, bu “dönüşün” hikayesidir.
 
[1] s. 11
Bu bölümü okumadan, bir önceki sekmedeki “Komünizm, Türkiye ve Sürgün” bölümüne göz atmanızı tavsiye ederiz.
 
Hiçbiryer’e Dönüş’ün başlıca temalardan bir tanesi, yandaki sekmede açıkladığımız komünizmin çöküşü süreci ile yakından alakalıdır. Oya Baydar, hayatını bu görüşe adamış kişilerin 1990’lı yılların başındaki durumu nasıl karşıladığını ilginç bir kurguyla okuyucuya ulaştırmaya çalışır.
 
Oya Baydar’ın Kedi Mektupları’nda böyle bir konu tercih etmesi, yazarın hayatı incelendiğinde daha iyi anlaşılabilir. Kendisi de romandaki karakterlerle benzer politik görüşlere sahip olan Oya Baydar, 1971 yılındaki askeri darbe sırasında sosyalist olduğu gerekçesiyle tutuklanır, 1980 yılındaki darbe sürecinde de yurt dışına çıkar.
 

 
Oya Baydar ile romandaki karakterler arasındaki benzerlikler
 
Oya Baydar bu dönemden 1990’lı yılların başına kadar Almanya’da yaşar. Bu nedenle, romanda gördüğümüz pek çok temanın, örneğin sürgün hayatından sonra Türkiye’ye yeniden uyum sağlama çabasının, doğrudan yazarın hayatından geldiği de düşünülebilir.
 
Oya Baydar, benzer konuları 1993 yılında kaleme aldığı Kedi Mektupları romanında da ele almıştır – hatta, Kedi Mektupları’nda kullanılan bazı temalar, Hiçbiryer’e Dönüş’te oldukça benzer şekilde tekrar karşımıza çıkar. Bunlar hakkında daha detaylı bilgiler için, Analiz bölümüne göz atabilirsiniz.