Hiçbiryer'e Dönüş Oya Baydar

Zaman ve Mekan
Komünizmin Çöküşü
Toplumsal Eleştiriler
Oya Baydar'ın Diğer Kitaplarıyla Bağlantılar
Kurgu, Dil ve Anlatı Üslubu


Hiçbiryer'e Dönüş, yıllar boyunca hayalini kurduğu İstanbul'a geri dönen bir ana karakteri konu alır. 

Hiçbiryer’e Dönüş, özellikle merkezindeki tema açısından, zaman ve mekandan bağımsız düşünülemeyecek bir roman olarak gösterilebilir. Hiçbiryere Dönüş’ün “şimdiki” zaman ve mekanı, 1990’lı yılların başında Türkiye olarak ifade edilebilir.
 
Ancak roman, okuyucuyu Moskova gibi, New York gibi, Berlin ve Amsterdam gibi şehirlere de götürür. Romandaki ana karakterler, yıllar boyunca sürgünde yurt dışında kalmış kişilerdir. Arka Plan bölümünden daha detaylı olarak okuyabileceğiniz gibi, komünist oldukları için yurt dışına kaçmak zorunda kalmış, komünizm devlet için bir tehlike olmaktan çıkana kadar da geri dönememişlerdir.
 
Bu nedenle, romanın 1990’lı yılların başında Türkiye’de geçmesi, romanın kurgusunu anlamak için kritik bir detay hale gelir. 1980’lerin sonunda Soğuk Savaş’ın bitmesi, komünizmin dünya siyasetindeki somut gücünü ortadan kaldırır. Bu sayede sürgünleri sona eren insanlar için ise, ortada “acı – tatlı” bir senaryo vardır: Bir taraftan, artık önemli bir problem olarak görülmedikleri için ülkelerine dönmelerine izin verilir, diğer taraftan hayatları boyunca mücadele ettikleri amaçlara asla ulaşamayacakları, bir anlamda, gençliklerini “boşa harcadıkları” anlaşılır.
 
Geçmişte farklı şehirlerde yaşanan olaylar, romanda belli noktalarda detaylı bir şekilde anlatılsa da, hiçbiri İstanbul kadar merkeze konmaz. Ancak buraya dönmeyi hayatının amacı olarak belirlemiş olan ana karakter[1], eski şehrini tamamen değişmiş bir halde bulur. Çoğu zaman olumsuz yönde değerlendirilen bu değişimler, yazarın “Eski” İstanbul’u özlem ve sevgiyle, yeni İstanbul’u ise büyük ölçüde olumsuz bir şekilde değerlendirmesine neden olur. Belli noktalarda, şehre neden bu şekilde yaklaştığını da kendi kendine sorgular:  
 
Niye eski günlere döndürmek? Niye hep eski günlerin peşindeyiz? Yeni, hep daha çirkin, daha acımasız, daha ilkel olduğu için mi, yoksa yeninin güzelliklerini kavrayamayacak kadar yaşlandık da ondan mı?
 
Komünist karakterlerin kendileri ile yüzleşmelerini, yaşadıkları iç hesaplaşmaları ortaya koyan roman, okuyucuyu “şimdiki zaman” içinde farklı mekanlara da götürür. Örneğin, romanın ana karakteri, hikayenin sonunda çareyi inzivaya çekilmekte bulur. Çok az kişinin yaşadığı, turizmle alakası olmayan bir adada, bir köyde yaşamaya başlar.
 
Romanın başında ayrıldığı kocasının, Kürt hareketine destek vermek için Doğu’ya gittiği, burada yine Kürtler tarafından vurularak öldüğü görülür. Bu olayın yaşandığı bölge ile ilgili betimlememeler, örneğin camgöbeği ve sodalı bir göl tanımları, Van Gölü civarında bir bölgeyi düşündürür.  
 
Hiçbiryer’e Dönüş’ün zamanının siyasi açıdan neden önemli bir dönem olduğunu daha detaylı olarak okumak için Arka Plan bölümümüze göz atabilir, romanda geçen bölgeleri açıklamalarıyla incelemek için yukarıdaki haritaya göz atabilirsiniz.
 
[1] s. 14
Hiçbiryer’e Dönüş, gerçek anlamda tek bir konuya yoğunlaşır: Komünizmin çöküşü sonrasında, hayatları boyunca bu fikir için mücadele etmiş olan insanların yaşadıkları.
 
1990’lı yılların başında komünizmin çöküşü, bu fikre adeta bir din gibi inanan[1], hayatları boyunca komünist bir devrim gerçekleştirmek için çabalayan insanlar için büyük bir bocalama yaratır. Bir anda “mabetlerinin çöplük, kutsal kitaplarının kağıt parçası, peygamberlerinin sahtekar” ilan edildiğini gören bu kişiler, kendilerine düşman olanların zafer naralarıyla yüz yüze gelirler.[2]
 
Bir zamanlar gerçekleşeceğine emin oldukları devrim fikrinin şimdi bir ihtimal olmaktan uzaklaşması, onların kendilerini bir boşlukta hissetmesine neden olur. Şimdi neye inanacakları, hayatlarında ne yapacakları, eski günleri nasıl hatırlayacakları, hep büyük soru işaretleri haline gelir. Yalnızca sürgünden dönenler değil, bu yıllar boyunca Türkiye’de kalanlar bile, dönebilecekleri, sığınabilecekleri bir yer olmadığını hisseder.[3]
 
Bu durum, onların siyasi anlamda bütün inançlarının sarsılıp çökmesi, kendilerinin de, kitaptaki ana karakterin kocasının deyişiyle, “yıkıntının altında ezilmeleri” anlamına gelir.[4] Üstelik, bu mücadele, onların yalnızca inandıkları bir siyasi görüş olmanın da çok ötesindedir. Bütün hayatlarını, her şeylerini bu fikre adayan insanlar, bu süreçte kendi özel hayatlarını ve mutluluklarını bile düşünmez.[5] Bunun romandaki en net örneklerinden bir tanesi, merkezdeki karı – kocanın oğlu Eylül’ün durumu olur.
 
 
Komünizmin çöküşünün bir başka etkisi, sosyal hayat ile ilgilidir. Ortak paydaları bu fikir olan ve yıllarca birbirlerini yakın arkadaşları olarak gören kişiler, komünizmin çöküşü ve yaşadıkları duygusal travma nedeniyle birbirlerinden de koparlar. Romanın ana karakteri ile kocasının ayrılması, bu durumun bir örneği olarak gösterilebilir.
 
Aynı şekilde, ana karakterin sürgünden döndükten sonra, arkadaşlarıyla buluşma çabaları da benzer sonuçlar verir. Çocukluk arkadaşları, ona iyi davransalar da, tamamen farklı çevrelerin insanlardır. Yıllar önce çok yakın oldukları, saatlerce konuştukları Ela ile, kısa süre bile konuşmakta zorlanırlar. Öyle ki, ana karakter Ela’nın yanından ayrılmak için olmayan bir randevusuna gidiyormuş gibi yapar.[6] Benzer bir durum, “aşktan ve devrimden bahsettikleri” arkadaşının şu cümlelerinde de görülür:
 
Yanlış anlama; dönmüş olman, varlığın yine de çok güzel. Ama sen, ben, dostluğumuz, bizi birbirimize bağlayan bağlar bir bütünün parçasıydı. Artık o bütün yok.[7]
 
Yine aynı arkadaş, komünizmin çöküşünün bu insanlar üzerinde yarattığı ayrı bir etkiyi de gözler önüne serer. Yıllar boyunca hayatlarını bu işe adamış olan kişiler, geçmiş yılların boşuna harcanıp harcanmadığını sorgularken, o kocasını kaybetmiş olmanın da değerini sorgular. İşkence sırasında, inandığı doğrular için ölen kocası, komünizm artık yenildiğine göre, boşu boşuna ölmüş gibidir.
 
Bu durum, farklı karakterlerin komünizmin çöküşüne verdiği farklı tepkileri de değerlendirmeyi mümkün kılar. Romanın ana karakteri, kendisini İstanbul’a ait hissedemeyeceğini anladıktan sonra, daha basit bir yaşam umuduyla inzivaya çekilir. Kocası, onun tarafından terk edildikten sonra Doğu’ya gider ve burada vurularak hayatını kaybeder. Şair, oğlunun ölümü ile birleşen bu hayal kırıklığına dayanamaz ve intihar eder.
 
Romanda aktarılan bütün durumlar, bu konu kadar trajik de değildir. “Hüzünlü bir türkü mü oldu Enternasyonal” isimli bölüm, romanın ana karakterinin başından geçen “trajikomik” bir durumu aktarır. Komünizmin en önemli marşı olarak gösterilebilecek enternasyonal, onun katıldığı bir yemekte, durduk yere çalınmaya başlar.[8] Romanın anlatıcısı, artık gücünü ve anlamını yitiren bu marşın sözlerini işçi korosuna öğrettiği suçlaması ile, hapse atıldığı günleri hatırlar.[9]
 
Bunun gibi detaylar, komünizmin çöküşünün bu insanlar üzerinde yaptığı etkiyi okuyucuya göstermenin yanı sıra, değişen zamanların farklı değerleri nasıl etkilediğini de hissettirmiş olur.
 
[1] s. 135
[2] s. 14
[3] s. 138
[4] s. 37
[5] s. 55
[6] s. 88 - 89
[7] s. 140
[8] s. 159
[9] s. 151
Hiçbiryer’e Dönüş, toplumsal ve siyasi koşullardan bağımsız olarak düşünülemeyecek bir romandır. Bununla birlikte, romanın asıl odağı, bu süreci yaşayan insanların iç dünyasıdır. Merkezde, toplumsal koşulların toplum üzerindeki etkileri değil, bireyler üzerindeki etkileri bulunur.
 
Bununla birlikte, Oya Baydar belli noktalarda ana karakterinin gözünden çeşitli toplumsal eleştiriler de yapar.
 
“Sülün Sokak’ın kızları” bölümü, orta sınıf İstanbullu ailelerin çocuklarını yetiştirme tarzına, özellikle de kızların “az piyano, az lisan, hariciyeci koca” idealiyle yetiştirilmesine atıfta bulunur.[1]
 
Yazar, ana karakterinin sürgünde bulunduğu yıllarda İstanbul’da yaşanan değişime karşı da büyük ölçüde olumsuz yaklaşır. Bir taraftan giderek daha tutucu hale gelen, bir taraftan da yüzeysel batılılaşmayı sürdüren şehir, ona göre içinde yaşayanlar tarafından tahrip edilmekte, tamamen yıkılıp yeniden doğacağı günü beklemektedir.[2] Bütün bunların, romanın başlarında ilişkiler konusunda dile getirilen “her şeyin sıradanlaşması, olağanlaşması, bayağılaşması” eleştirisine bağlanması da mümkündür.
 
Roman, sosyalist bir yazar tarafından yazılmış olmasına ve sosyalist bir karaktere yoğunlaşmasına rağmen, doğrudan bu fikirle ilgili fazla tartışma içermez. Bununla birlikte, komünistlere yapılan işkence, örneğin ana karakterin “aşk ve devrimden” konuştuğu arkadaşının kocasını işkence sırasında kaybetmesi, romanın önemli toplumsal eleştirileri arasında okunabilir.
 
[1] s. 74
[2] s. 184 - 85
Hiçbiryer’e Dönüş işlediği tema açısından Oya Baydar’ın 1992 yılında yayımlanan Kedi Mektupları romanı ile bazı bariz benzerlikler taşır. Baydar, bu romanında yine 1990’lu yılların başını, sürgünden Türkiye’ye dönme hazırlıkları yapan komünistlerin yaşadıklarını konu alır. Ancak bu romanda, ana karakterler eski komünistler değil, bu kişilerin “kedileri” olur. Kediler, birbirlerine gönderdikleri koku mektupları üzerinden, sahiplerinin hayatındaki bu çalkantılı dönemi daha iyi anlamaya çalışır.
 
İki roman arasındaki bazı bariz benzerlikler, Hiçbiryer’e Dönüş’ün sonunda romanın ana karakterinin ıssız bir adaya yerleşmesi ve kedi – köpeği dışında herkesten uzaklaşması ile ortaya çıkar. Köpeği ve kedisi ile sohbet ederken, onların “üstün yanının” insanların aksine cevaplayamayacakları sorular sormaması olduğunu düşünen yorgun kadın, Kedi Mektupları’ndaki önemli bir temaya doğrudan gönderme yapar.[1]
 
Doğrudan kedileri içermediği için biraz daha arka planda kalabilecek bir benzerlik, Kedi Mektupları’ndaki ana karakterlerden Yoldaş’ın sahibiyle, bu romandaki Şair arasında görülür. Şair’in oğlu, bir eylem sırasında kaçarken vurularak hayatını kaybeder.[2] Bu acı, inandığı hayat tarzının da yenilgiye uğraması ile birleşince, Şair’in romanın sonunda intihar etmesine sebep olur.
 
Kedi Mektupları’nda Yoldaş’ın sahibi de neredeyse aynı şekilde kurgulanmıştır. Kendisi Almanya’da sürgün hayatı yaşarken, Türkiye’de vurularak ölen oğlunun acısını bir türlü atlayamayan adam, tüm eski arkadaşlarını davet ettiği bir yılbaşı partisi verdikten sonra intihar eder.
 
Aynı dönemi, bazı benzer temalar üzerinden, oldukça farklı bir şekilde ele alan iki roman olduğu için, Hiçbiryer’e Dönüş’ten sonra yazarın Kedi Mektupları romanına da göz atmak keyifli olabilir.
 
[1] s. 217
[2] s. 128
Hiçbiryer’e Dönüş’ün en sıra dışı yanı, romanın ilginç kurgu yapısıdır. Oya Baydar’ın romanını, klasik bir yapıdan ayıran pek çok unsur bulunur. Aşağıdaki şemadan da görebileceğiniz gibi, Hiçbiryer’e Dönüş şimdiki zaman ile geçmişi bir arada sunan, bölümler içinde farklı bir yazı tipiyle karakterlerin iç dünyasından ve geçmişlerinden kesitler paylaşan, karakterlerin büyük çoğunluğunu isimsiz bırakan bir eserdir.

                                                                                                                                                      
 
Oya Baydar’ın bu tercihi, romanda bir “olay” anlatmamasından kaynaklanır. Yazar, komünizmin çöküşünden sonra Türkiye’ye dönen insanların iç dünyasını, düşüncelerini ve hislerini aktarmaya çalıştığı için, bunu hayatlarından belli kesitler sunarak, bu iç dünyayı mümkün olduğu kadar yansıtarak yapmaya çalışır.
 
Örneğin, romanın ilk sayfalarında ana karakter kısa bir not bırakarak kocasını terk eder. Karısının kaybolduğunu polise haber veren adam, polisin sorularına kısaca cevaplar verir. Ancak bu cevapları verirken, bütün söylediklerinin nasıl bir arka plana dayandığı, geçmişlerinin bu cevapları nasıl etkilediği, bir başka deyişle, adamın bakış açısından “olayların iç yüzü” farklı bir yazıtipi ile okuyucuya sunulur.[1]
 
Pek çok sıra dışı kurgu ögesi içeren romanın yazarı Oya Baydar, kullanılan bölüm yapısının bile, aslında bir yapboz gibi değiştirilebileceğini söyler. Bir başka deyişle, Oya Baydar’a göre, romandaki bölümlerin okundukları sıranın bir önemi yoktur:
 
Hiçbiryer’e Dönüş’ün bir yap-boz, yani bir puzzle olduğunu söyleyebilirim. Kitapta 15 bölüm var. Her biri ayrı ayrı, bağımsız da okunabilecek bölümler. Yerlerini istediğiniz gibi değiştirebilirsiniz. Belki, yine biçim kaygısıyla birinci bölümü yerinde bırakabilirsiniz. Ötekileri istediğiniz gibi dağıtın, sonra yeniden toplayın; fark etmez.[2]
                                                                                                                                  
Yazar, kurgunun bu ilginç yapısını desteklemek için eserin anlatısını ve dilini de “farklı” bir şekilde belirler. Belli noktalarda uzun ve “edebi” olarak tanımlanabilecek cümleler kursa da[3], anlatı genel olarak günlük konuşma diline yakın ilerler.
 
Romanın üslubu ile ilgili dikkate değer olan nokta, onun eserin konusu ile anlatının tonu arasında yakaladığı tutarlılıktır. Hayatlarının amacını kaybetmiş olan insanlara yoğunlaşan romanın tonu, son derece hüzünlü ve melankolik bir şekilde ilerler. Kaybedilmiş zamanın ve gençliğin, yıllar boyunca yaşanan pişmanlıkların ve hayal kırıklıklarının okuyucuya etkili bir dille sunulması, romandaki karakterlerin yaşadığı süreci okuyucunun da daha iyi anlamasını sağlar.
 
Oya Baydar, aynı zamanda romandaki bazı kurgu tercihlerini, kullandığı edebi tekniklerle pekiştirir. Hiçbiryer’e Dönüş’ün dikkate değer noktalarından bir tanesi, romandaki karakterlerin büyük bölümünün isimsiz bırakılmasıdır. Buna rağmen, roman okunurken karşımıza çıkan karakterler rahatlıkla birbirinden ayırt edilebilir.
 
Bunu sağlayan temel unsurlardan bir tanesi, roman boyunca motif olarak kullanılan “koku”lardır. Ana karakter, romanda üç adamla ilişki yaşar. Bunlardan bir tanesi kocası, diğer ikisi ise eski sevgilileridir. Bu sevgililerin birbirine karışmaması için, yazarın bilinçli olarak tekrarladığı kokular faydalı olabilir: Bunlardan bir tanesi, deniz ve yosun kokusu ile özdeşleşirken, diğeri karanfil, leblebi ve sigara ile anılır.[4]
 
Hiçbiryer’e Dönüş’ün kullandığı çağdaş anlatı yöntemleri içinde, anlatıcının zaman zaman kendi anlattığı hikayeden emin olamaması, yaşananların gerçekten bu şekilde yaşanıp yaşanmadığını sorgulaması gibi durumlar bulunabilir.[5] Aynı zamanda, yazarın sık sık Küçük Prens’in metnine; özellikle Moskova’daki bölümlerde Nazım Hikmet’in şiirlerine göndermeler yapması, metinlerarasılık tekniğinin eserdeki yansımaları olarak takip edilebilir.[6]
 
[1] s. 30 - 31
[2] Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı.  s. 551
[3] Örnekler; s. 13, s. 75, s. 79, s. 90, s. 164
[4] Örneğin s. 103, s. 177
[5] s. 110
[6] s. 173