Huzur Ahmet Hamdi Tanpınar

Mümtaz
Nuran
Suat
İhsan

Romanda Suat, İhsan ve Nuran gibi çok önemli karakterler bulunsa da, bunların hiçbiri Mümtaz ve Mümtaz'ın iç dünyası kadar öne çıkmaz. 

Nuran, Suat ve İhsan gibi “ana karakterler”, hatta biraz daha arka planda kalan Adile Hanım, Tevfik Bey ve Yaşar gibi “yardımcı” karakterler Huzur boyunca çeşitli önemli rollerle karşımıza çıkar. Ancak bu karakterlerden hiçbirisi, eserin merkezine yerleştirilen, kitabın “odak karakteri” olarak kullanılan Mümtaz kadar ön planda değildir.
 
Anne ve babasını çocukluk yıllarında kaybeden, hatta babasının gözünün önünde öldürülmesine şahit olan Mümtaz, İstanbul’da İhsan ve Macide tarafından yetiştirilir. Entelektüel, kültürlü ve maddi durumu iyi insanlar tarafından yetiştirilmesi, Mümtaz’ın da bilgili, pek çok açıdan Batılılaşmış, aydın bir genç haline gelmesini sağlar.
 
Ahmet Hamdi Tanpınar, romanı Mümtaz’ın tespitleri, gözlemleri ve yaşadıkları üzerinden kurduğu için, bu karakterin doğasını anlamak büyük önem taşır. Pek çok açıdan alafranga bir hayat yaşayan Mümtaz, aynı anda alaturka müzikle, dinle ve toplum sorunlarıyla da ilgilenir.
 
Örneğin, ilk bölümde, İhsan’ın hastalığında kendilerine yardımcı olacak bir hastabakıcı ararken, gittiği “yoksul” mahallelerde insanların kışın nasıl ısınacaklarını, nasıl geçineceklerini düşünür.[1] Üsküdar’ı gezerken aklından geçen şu cümleler, bir anda onunla toplum arasındaki ilişkinin yansıması gibidir:
 
Üsküdar’ı seviyordu, fakat halkı fakir, kendisi bakımsızdı. Mümtaz bu biçarelikler arasında acemaşiran, sultanîyegâh diye rahatça yaşıyordu. Ama hayat, hayatın daveti nerede kalıyordu? Bir şeyler yapmak, bu hasta insanları tedavi etmek, bu işsizlere iş bulmak, mahzun yüzleri güldürmek, bir mazi artığı halinden çıkarmak…[2]
 
Mümtaz’ı bir karakter olarak değerlendirirken ilk bakılması gereken nokta, onun anlatıyı “mümkün kılacak” şekilde yaratılmış olmasıdır. Romanın kahramanı hem Doğu, hem de Batı kültürü hakkında bilgili, ama belli açılardan bu iki kültür arasında kalmış, toplumun yoksulluğu konusunda bir şeyler yapmak isteyen ama ne yapacağını bilemeyen bir aydın portresidir.
 
Belli açılardan yazarın kendi kişiliğinden de özellikler taşıyan bu karakter[3], aslında romana başlığını veren kavram üzerinden de değerlendirilebilir. Kafa karışıklıkları yaşayan, hayattaki yerini arayan, bu keşmekeş içinde kendi hayatını “bir günde bazen beş on defa yaşadığını” ifade eden Mümtaz, roman boyunca hep bir "huzurun" peşinden koşar. Berna Moran da, Huzur’un ana fikrini bu temel üzerinden ifade eder:
 
Huzur'daki ana fikri kısaca ortaya koymak istersek, birtakım değerler arasındaki çatışmayı sergilemek ve bu çatışmanın yarattığı bunalımı Mümtaz'ın kişiliğinde dile getirmektir diyebiliriz.[4]
 
Mümtaz, romanda anlatılan olaylar boyunca bu huzuru bir kadında, Nuran’da bulabileceğini düşünür. Huzur da, bir bakıma, onun "huzursuzluğunun" ve bu huzursuzluğun Nuran ile giderilmeye çalışılmasının hikayesidir.
 
Mümtaz ile Nuran’ın aşkı hakkında daha detaylı bir inceleme için Analiz bölümünden Mümtaz ve Nuran’ın Aşkı sekmesine göz atabilirsiniz.
 
[1] s. 19
[2] s. 171
[3] Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, 7. Baskı (1998) s. 156
[4] Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, 7. Baskı (1998) s. 157

Romanda Suat, İhsan ve Nuran gibi çok önemli karakterler bulunsa da, bunların hiçbiri Mümtaz ve Mümtaz'ın iç dünyası kadar öne çıkmaz. 

Romanın merkezindeki asıl “konunun” Mümtaz’ın onunla olan ilişkisi düşünüldüğünde, romanın ikinci bölümüne adını veren Nuran’ın hikaye açısından oldukça önemli bir karakter olduğu sonucu çıkarılabilir.
 
Nuran, yaşadığı kafa karışıklıkları ve huzursuzluk ile karşımıza çıkan Mümtaz için bir “huzur” ve “mutluluk” ihtimali olarak kurgulanır. Pek çok açıdan Mümtaz’a benzeyen, onunla benzer bir kültürel arka plana sahip olan Nuran, alaturka müzikle, halk türküleriyle, İstanbul’un güzellikleriyle sevgilisi kadar alakadar olur.[1]
 
Ancak Mahur Beste’nin sembolize ettiği mutsuz aşk ilişkilerinden bir türlü kurtulamayan bir aileden gelen Nuran[2], Mümtaz ile bu ortak özelliklerine karşın onunla mutlu olamaz. Nuran’ın roman boyunca dile getirdiği en büyük sıkıntıların başında insanların kendi üzerinde kurduğu baskılar, “herkesin kendine dayanması” gelir. Hatta, Mümtaz bile kendi hayatını ve iç dünyasını yalnızca Nuran etrafında oluşturduğu için, zaman zaman bu unsurlardan biri haline gelir:
 
Bütün felaketim, herkesin bana yüklenmesinden geliyor. İcap ederse kendi başına kalabileceğini düşün… Kendi başına yaşayamayanlar beni böyle harap ediyor…[3]
 
Kendisiyle birlikte olmak isteyen diğer insanların ve onu Mümtaz’dan ayırmak isteyenlerin baskı ve stratejileri, uzun vadede başarılı olur. Bu dış unsurlara dayanmaya çalışsa da, Suat’ın kendi evlerinde intihar etmesi, Nuran için “bardağı taşıran damla” olur ve bu iki karakterin ilişkisi sona erer.
 
Mümtaz ile Nuran’ın aşkı hakkında daha detaylı bir inceleme için Analiz bölümünden Mümtaz ve Nuran’ın Aşkı sekmesine göz atabilirsiniz.
 
[1] s. 149
[2] s. 138
[3] s. 217

Romanda Suat, İhsan ve Nuran gibi çok önemli karakterler bulunsa da, bunların hiçbiri Mümtaz ve Mümtaz'ın iç dünyası kadar öne çıkmaz.
 
Huzur’un en ilginç karakterlerinden biri olan Suat, romanın olay örgüsündeki en önemli kişilerden bir tanesidir. İkinci bölümde Mümtaz’ın verem hastalığı nedeniyle adada kalan bir arkadaşı olarak tanıtıldıktan sonra, Nuran’a yazdığı aşk mektubuyla hikayenin merkezine yerleştirilir. Bu mektuptan sonra, Suat düzenlenen musiki gecesinde herkesi rahatsız eden konuşmalarıyla ve romanın sonundaki intiharıyla karşımıza çıkar.
 
Suat’ın karakteri, pek çok açıdan, Mümtaz ve çevresindeki aydınların içinde duydukları “huzursuzluğun”, olabilecek en aşırı boyutlara çekilmiş bir hali gibi düşünülebilir. Hiçbir şeye değer vermeyen, hiçbir şekilde mutlu olamayacak bir karakter izlenimi yaratan Suat, İhsan tarafından şu şekilde tanımlanır:
 
O isyan duygusu ile doğanlardandır, diyordu. Böyleleri için mesut olmak kabil değildir. Ne de kendilerini unutmak.[1]
 

Karakterinin bu yapısı, Suat’ı yalnızca bir “kişi” olarak değil, edebiyat açısından da incelemeyi de gerekli kılar. Özellikle intiharı ile birlikte düşünüldüğünde, Berna Moran ve Fethi Naci gibi eleştirmenler, Suat’ın pek çok açıdan “ithal” bir karakter olduğu tespitini yapmıştır. Fethi Naci’ye göre Suat, Dostoyevski’nin Cinler romanındaki Stavrogin’i andırmaktadır – ancak Stavrogin’in intiharı, bunu yapmanın başka bir yolunu bulamayan bir karakterin topluma baş kaldırma yöntemiyken, Suat’ınki Mümtaz ve Nuran’a bir kötülük yapma biçimdir.[2]
 
Berna Moran ise, karakterin intihar etme şekline yoğunlaşarak, onu Aldous Huxley’in Ses Sese Karşı romanındaki Spandrel karakterine benzetir. Spandrel’in de intihar ederken Beethoven dinlemesi, bu karakterlerin somut bir şekilde birbirlerine bağlanmasını mümkün kılar.[3]
 
Ahmet Hamdi Tanpınar, romanın içinde de Suat’ın bu durumunu aslında açık bir şekilde dile getirir:
 
Hazin tarafı şu ki, bu cins azapları bütün dünya bir asır evvel yaşadı, bitirdi. Hegel, Nietszche, Marx geldiler, geçtiler. Dostoyevski Suat’tan seksen sene evvel bu azabı çekti.[4]
 
Bu cümlelerin roman içinde bu şekilde kullanılması, bir anlamda Tanpınar’ın kendisinden önce gelen bu yazarların bilincinde olduğunu gösterir. Tanpınar, sağlam bir edebi geleneğin üzerine inşa ettiği Suat karakterini, Batı Edebiyatı'nda ve felsefesinde sık sık karşılaştığımız nihilist insan tiplemesinin Türk toplumundaki bir yansıması olarak kullanmaktadır. 

[1] s. 331
[2] Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı. s. 212
[3] Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, 7. Baskı (1998) s. 165
[4] s. 300 

Romanda Suat, İhsan ve Nuran gibi çok önemli karakterler bulunsa da, bunların hiçbiri Mümtaz ve Mümtaz'ın iç dünyası kadar öne çıkmaz. 

Yakalandığı zatürre nedeniyle romanın birinci ve dördüncü bölümlerinde, yani “şimdiki zamanında” fazla rol oynamayan İhsan, yaz aylarının anlatıldığı ikinci ve üçüncü bölümlerde biraz daha detaylı olarak ele alınır.
 
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın İhsan ile ilgili verdiği en önemli bilgi, onun “konuşmayı hakikaten seven” insanlardan olduğu yönündedir.[1] Bu bilgiyle doğru orantılı olarak, İhsan toplumsal konuların değerlendirilmesinde, bunların paylaşılmasında hikayede oldukça önemli bir rol oynar.
 
İhsan’ın buradaki “özel konumu”, onun yaşı ve bu toplumsal konuları konuşan kişilere göre tecrübesidir. Galatasaray Lisesi’nde tarih hocası olan İhsan; Mümtaz’ı yetiştirmiş olmanın yanı sıra, onun roman içinde karşımıza çıkan arkadaşlarının, örneğin Orhan ve Nuri’nin yetiştirilmesinde de rol oynamıştır. Bu sayede, İhsan politik ve toplumsal konuşmalar sırasında konuşmayı kontrol eden, yönlendiren ve çoğu zaman da son sözü söyleyen karakter olarak gösterilir.  
 
İhsan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “nehir romanında” hikayesi birden fazla kitaba yayılan karakterler arasında yer alır. İhsan’ın gençlik yılları, Tanpınar’ın bir sonraki romanı Sahnenin Dışındakiler’de anlatılır.
 
[1] s. 322