Huzur Ahmet Hamdi Tanpınar

Alıntı #1, Sayfa 171: 
Üsküdar’ı seviyordu, fakat halkı fakir, kendisi bakımsızdı. Mümtaz bu biçarelikler arasında acemaşiran, sultanîyegâh diye rahatça yaşıyordu. Ama hayat, hayatın daveti nerede kalıyordu? Bir şeyler yapmak, bu hasta insanları tedavi etmek, bu işsizlere iş bulmak, mahzun yüzleri güldürmek, bir mazi artığı halinden çıkarmak… 

Açıklama
Mümtaz’ın kişiliğini, ilgilerini ve “dertlerini”, etrafındaki gerçeklerle karşılaştıran bu alıntı, karakterin roman boyunca hissettiği “huzursuzluğun” temel sebeplerinden bir tanesi olarak değerlendirilebilir. 
 
Alıntı #2, Sayfa 186: 
Bir hikayenin behemehal bir yerde başlayıp bir yerde bitmesi, behemehal kahramanların kesif şekilde döşenmiş bir rayda yürüyen bir lokomotif gibi yürümesi lazım mı? Belki hayatı zemin gibi alması, onu birkaç kişinin etrafında toplaması yeter. Şeyh Galip bu zemin ve gruplar üzerinde birkaç ruh haleti ile, ömrünün birkaç safhası ile görünse kafi (…) Şu şartla ki… (…) Bizi izah etsin, bizi ve etrafımızı. 

Açıklama
Bu alıntı, romanın ana karakteri Mümtaz’ın belli noktalarda gündeme gelen bir çalışması ile ilgilidir. Şeyh Galip ile ilgili bir roman yazmaya çalışan Mümtaz, eserini “klasik” bir roman yapısından ayırıp, burada betimlediği şekilde ele almayı düşünür.
 
Kurmaca üzeri bir bakışla ise bu alıntı, elbette, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u yazarken benimsediği sanat anlayışını gösterir.
 
Alıntı #3, Sayfa 248: 
Fakat hep eksik olan bir memur kadrosunu doldurmak için çalışıyoruz. Bu kadro dolduğu gün ne yapacağız? Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı adet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplayacak. O zaman ne olacak? Kriz… 

Açıklama
Huzur, toplumsal amaçlarla yazılmış bir roman olarak tanımlanamaz, ancak Analiz bölümünde daha detaylı okuyabileceğiniz gibi pek çok toplumsal konudan bahseder.
 
Bu eleştiri, Huzur’da toplumsal konularla ilgili yapılan sohbetlerden birinde geçer. Günümüzde bile geçerliliğini koruyan bu gibi cümleler, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dönemin problemlerini nasıl yorumladığını da gösterir niteliktedir. 
 
Alıntı #4, Sayfa 267: 
Herhalde musiki yaptığını bir anda bozan, hal dediğimiz o zaman platformu, asgari bir gözle dokunup geçme anına indiren nizamiyle bizde bu hasreti en çok konuşturan sanattır; ve ney bunun en belâgatli aletidir. 

Açıklama
Romanın merkezi konularından biri olan müzik, bu alıntıda da görebileceğiniz gibi, sık sık gündeme getirilir.
 
Bu alıntı, aynı zamanda Tanpınar’ın roman boyunca kullandığı üsluba da iyi bir örnektir. 
 
Alıntı #5, Sayfa 358: 
Doktor çağırmak adetti. Hastalar iyileşsin, iyileşmesin doktor çağırılmalıydı. Ne hayat, ne de ölüm adını verdiğimiz kardeşi, doktorsuz olurdu. Hele ölüm… Yaşadığımız dünyada başında doktor olmadan ölmek adeta ayıptı. Bu ancak muharebe meydanlarında, insanlar toptan, binlerce, on binlerce öldükleri zaman olabilirdi. Çünkü ölüm aslında pahalı bir şeydi. Fakat bazen ucuzlar, herkesin olurdu. 
 
Alıntı #6, Sayfa 372: 
Girdikleri dar sokakta eski bir konağın duvarında çiçek kokuları, bu durulmuş gece içinde, sanki kaybolmuş saadetlerin, ümitlerin, berhava olmuş hülyaların hatırasıyla, tıpkı bir vicdan azabı, nefse karşı işlenen bir cürmün o hiç affetmeyen, bir azap meleği gibi insanı bütün ömrünce kovalayan şuuru gibi ve yine tıpkı demin dinlediği konçertonun, her süzülüşünde biraz daha kendisini bulan, çokluğu içinden yavaş yavaş kendisi olarak halka halka sıyrılan ve sonunda bir altın ejderha gibi insanda çöreklenen ana nağmesi gibi, kesin, öldürücü bir hisle içine yerleşti. 

Açıklama
Romanın son sayfalarında yer alan bu uzun cümle, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın güzelliğine büyük önem verdiği dil kullanımına iyi bir örnek olarak sunulabilir.