Huzur Ahmet Hamdi Tanpınar

Ahmet Hamdi Tanpınar: Nehir Roman
Edebi Arka Plan
Alaturka Müzik

Huzur, baştan sona kendi içinde okunabilecek bir eser olsa da, yazarın “Mahur Beste” ve “Sahnenin Dışındakiler” romanlarıyla birlikte bir nehir roman olarak da değerlendirilmektedir.
 
Huzur’un bu romanlarla temel ilişkisi, her üç kitapta da karşımıza çıkan ortak karakter, tema ve motiflerin bulunmasıdır. Örneğin, Mahur Beste’nin ana karakteri Behçet Bey’in “yarım kalan” hikayesi, bu romanda detaylandırılır, onunla ilgili ima edilen pek çok şey somut bir şekilde dile getirilir.
 
Huzur, yayınlanma sırasına göre bu “serinin” ikinci kitabıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserleri tefrika ettiği yıllara göre okuma sırası şu olmalıdır:
 
1 – Mahur Beste

2 – Huzur

3 – Sahnenin Dışındakiler
 
Eserlerin konu aldığı dönem açısından ise, Huzur son sıradadır. Konu aldıkları dönemlere göre, romanlar şu şekilde listelenebilir:
 
1 – Mahur Beste (1800’lerin ikinci yarısı, Tanzimat ve II. Abdülhamid Dönemi)
 
2 –
Sahnenin Dışındakiler (1920)
 
3 –
Huzur (1937 – 38)


Ahmet Hamdi Tanpınar üzerinde etkisi olan yazarlardan biri, Paul Valery

Türk Edebiyatı’nın en önemli eserlerinden biri olarak görülen Huzur’un temel özelliklerinden bir tanesi romanın olaylara dayanmamasıdır. Mümtaz ve Nuran’ın aşkına yoğunlaşan olay örgüsünde ilgi çekici, hatta oldukça sıra dışı olaylar yaşanır, ancak bunlar, akıcı, hızlı bir şekilde ilerlemez ve romanın merkezinde yer almaz.
 
Dolayısıyla Huzur, bir “olay hikayesi” okumak, birbiri ardına gelen olayları hızlı bir şekilde takip etmek isteyen kişiler için doğru bir roman tercihi olmayacaktır.
 
Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur’u yazarken, bilinçli bir şekilde merkeze yarattığı karakterlerin duygularını, düşüncelerini, tespitlerini ve yorumlarını yerleştirmiştir. Metnin anlatısında önemli olan “ne olduğu” değil, bu olanların karakterlere neler hissettirdiği, onları nasıl etkilediği, onların bu gibi durumlara nasıl tepkiler verdiğidir. Eşit ölçüde önemli olan bir başka unsur da, romanda kullanılan dilin kendisidir. Tanpınar, eserinde kullandığı dilin kendi içinde sanatsal bir niteliği olmasına büyük önem verir.
 
Romanın anlatı üslubu ve kurgusu hakkında daha detaylı bilgilere, Analiz başlığımız altından ulaşabilirsiniz.
 
Hem yazarın böyle bir anlatı üslubunu neden tercih ettiğini anlamak, hem de romandan gerçek anlamda keyif alabilmek için, Tanpınar’ın edebi esin kaynaklarına detaylı bir şekilde göz atmak faydalı olabilir.
 
Romanın güncel baskısı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi de olan Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın giriş yazısıyla birlikte sunulur. Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın Batı Edebiyatı’ndan “Paul Valéry ve Marcel Proust’u kendisine üstad olarak seçtiğini”[1] ifade eder. İlerleyen sayfalarda Valery hakkında biraz daha kapsamlı bilgiler verilir: Edebiyatta özellikle şairliği ile ön plana çıkan Fransız yazarın Tanpınar üzerindeki temel etkisi dilin kendisine verdiği önem ile alakalıdır.
 
Mehmet Kaplan, Marcel Proust’un Ahmet Hamdi Tanpınar üzerindeki etkisini ise fazla tartışmaz. Bu nedenle, Proust’un edebiyat anlayışını ve bunun Tanpınar üzerindeki etkilerini gündeme getirmek, Huzur’da yazarın yaratmaya çalıştığı anlatıyı daha iyi kavramayı sağlayabilir.
 
1871 – 1922 yılları arasında yaşayan Marcel Proust, James Joyce ile birlikte 20. yüzyılın ilk yarısının en “etkili” romancısı olarak tanımlanabilir. Modern edebiyat açısından bu kadar etkili olmasına karşın, Proust ağırlıklı olarak tek bir eser, yedi ciltlik “Kayıp Zamanın İzinde” romanı ile tanınır. Elbette, “tek bir eser” kavramı, günümüzde hala “yazılmış en uzun roman” olarak Guinness Rekoru’nu elinde bulunduran bu kavram için pek mantıklı bir açıklama olmayabilir.[2]
 
Kayıp Zamanın İzinde kitabında Marcel Proust, merkeze ismi çok gündeme getirilmeyen ama kendisiyle aynı adı taşıyan anlatıcıyı yerleştirir. Ancak romanın başlığının da bir ölçüde ima ettiği gibi, yazar yaşanan olayları anlatmak yerine, Marcel’in geçmişte yaşadıklarını son derece kapsamlı ve detaylı bir şekilde okuyucuya ulaştırmaya çalışır. Proust romanında; başından geçenlerin uyandırdığı izlenimleri, arkadaşları ve sevgilileriyle ilişkilerini, çevresindeki insanları, bu insanların psikolojilerini; okuduğu, izlediği, dinlediği sanat eserlerini, hayat ve toplum ile ilgili genel tespitlerini paylaşır.
 
Dolayısıyla roman, baştan sona bir konuyu takip eden tek bir “hikayeden” değil, bir insanın hayatındaki farklı deneyim ve gözlemlerin okuyucu ile paylaşılmasından ibarettir. Proust, bu dönemde Fransa’da yaşanan önemli toplumsal olayları, örneğin Dreyfus Olayı ve I. Dünya Savaşı’nı da detaylı bir şekilde ele alır. Buna karşın, romanın “toplumsal” konular etrafında inşa edilmiş olması gibi bir durum yoktur. Yazar bu konuları ele alırken bile, kullandığı dilin estetiğine önem gösterir. Tıpkı Huzur gibi, Kayıp Zamanın İzinde de sık sık önemli sanat eserlerinden bahseder ve bunların anlatıcı üzerindeki etkilerini okuyucuya aktarmaya çalışır.
 
Bu bilgiler, yirminci yüzyılın en önemli romanlarından biri olan Kayıp Zamanın İzinde’nin Huzur üzerindeki temel etkilerini daha iyi görmeyi sağlayabilir. Ancak iki roman daha somut bir şekilde karşılaştırıldığında, iki eser arasındaki ortak noktalar daha da netleşecektir.
 
Aşağıdaki bilgiler, hem Kayıp Zamanın İzinde, hem de Huzur hakkında okuma zevkinizi kaçıracak bilgiler içeriyor olabilir. Bu yüzden aşağıdaki bölümü romanları okuduktan sonra incelemeniz faydalı olabilir.  
  
Proust’un etkisi, Huzur’un kurgusundaki bazı ögelere bakıldığında daha net bir şekilde ortaya çıkar. Romanın önemli motiflerinden bir tanesi, Nuran ile Mümtaz’ın aşkının temelinde büyük rol oynayan Mahur Beste’dir. Bir aşk ilişkisi ile bir şarkının bu kadar iç içe geçecek şekilde kurgulanması, Proust’un eserinde de görülebilir. Romanın ilk cildinde Charles Swann ile Odette de Crecy arasındaki ilişkinin temeli Vinteuil isimli az tanınan, kurmaca bir müzisyenin sonatı ile atılır. Bu sonat, Charles Swann üzerinde Mahur Beste’nin Mümtaz’da yarattığına benzer bir etki yaratır ve daha sonra ilişkiyi sembolize eden bir motif haline gelir.
 
Ahmet Hamdi Tanpınar, 1944 yılında Ülkü dergisinin 57. sayısında Proust’un kendi üzerindeki etkisini tartışır. Müziğin üzerindeki etkilerini ve bunun eserlerine nasıl yansıdığını veya yansıyacağını kısaca açıkladıktan şu ifadeleri kullanır.
 
“Bir noktayı unutmamak isterim: bu üç hayalin bende şekillenmesi bir taklit eseri de olabilir. Mesela musikiden geldiklerine göre, Proust’un Vinteuil’ün sonatının ilk cümlesi için yazdıklarını herkes gibi ben de  okudum. Fakat böyle de olsa, işin içine şahsi olarak duyulmuş bir heyecan girdiği için macera gene şahsiliğini kaybetmez.”[3]
 
Charles Swann – Odette ilişkisinin Huzur ile karşılaştırılmasını mümkün kılan noktalardan bir başkası, bu ilişkinin Madame Verdurin isimli bir kadının “salon”unda başlamış olmasıdır. Her şeyden çok sosyal konumuna önem veren, herkesin kendi “kontrolü altında”, kendisi etrafında bir araya gelmesini isteyen Madame Verdurin, Swann ile Odette’in ilişkisini de manipüle etmeye çalışır.
 
Madame Verdurin’in Huzur’daki “karşılığı” Adile Hanım’dır. Mümtaz ile Nuran’ın ada vapurunda tanışması ile birlikte aralarında bir ilişki yaşanacağını anlayan Adile Hanım, bu ilişki kendi evinde, kendi kontrolü altında olmayacağı için sinirlenir. Bunun sonucunda da, Nuran’a aşık olan bir başka karakter ile, Yaşar ile güçlerini birleştirerek onların ilişkisini bozmaya çalışır.
 
Odette ile Swann arasındaki ilişkinin ilerleyen günlerinde, Swann da tıpkı Mümtaz gibi yoğun bir kıskançlık içine girmeye, ilişkide tam olarak ne durumda olduğunu kestirememeye başlar. Romanın daha ilerleyen noktalarında, bu kez romanın anlatıcısı Marcel, Albertine ile ilişkisinde benzer hisler yaşamaya başlar. Albertine’in kendisini aldattığını hisseden Marcel’in onun ihaneti nedeniyle duyduğu kıskançlık, “Suat” bölümünde Mümtaz’ın yaşadığı hislerle paralellik gösterir.
 
Adile Hanım’ın da arasında olduğu dış unsurların, Mümtaz ile Nuran’ın ilişkisini giderek daha kötü hale getirmesi, özellikle bu durumun Mümtaz üzerinde yarattığı etkiler, Huzur’un merkezindeki aşk hikayesinde Proust’u hatırlatan diğer ögeler olarak listelenebilir.  
 
Kayıp Zamanın İzinde ile Huzur’u gerçek anlamda karşılaştırmak, elbette, akademik bir makale gerektireceğinden, bu örnekler basit bir arka plan oluşturmak için yeterli olacaktır.
 
Tüm bunlar, romanı anlamak için “olmazsa olmaz” bilgiler değildir. Ancak Tanpınar’ın nasıl bir edebiyat geleneğini takip ettiğini, eserini bilinçli olarak nasıl bir şekilde oluşturmaya çalıştığını görmek ve bu üslubun Batı Edebiyatı’nda hangi önemli eserlerde eserlerle benzerlikler taşıdığını görmek, Huzur’u okurken metni daha iyi anlamayı sağlayabilir.
 
Romanın edebi arka planını oluşturmakta etkili olan bazı diğer yazar ve romanları görmek için, Önemli Karakterler bölümünden Suat sekmesine göz atabilirsiniz.

[1] s. 5
[2] http://www.guinnessworldrecords.com/world-records/longest-novel# Guinness Proust’un bu romanını hala yazılmış en uzun roman olarak kabul etse de, farklı kriterlere göre bu rekoru geçecek eserler de bulunabilir.
 
Burada bu bilgiyi, yalnızca Proust’un eserinin uzunluğu hakkında bir fikir vermek için paylaşıyoruz.
[3] Tanpınar, Ahmet Hamdi. Edebiyat Üzerine Makaleler. Dergah Yayınları, 7. Baskı. s. 38


Ana karakter Mümtaz üzerinde en büyük etkiyi yapan makamlardan Ferahfeza makamından bir şarkı. 

Huzur’u okumadan bilincinde olunması gereken “özel” durumlardan bir tanesi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu eserde alaturka müziğe verdiği önemdir. Ana karakteri Mümtaz’ı, Türk Müziği’ne meraklı bir karakter olarak kurgulayan Tanpınar, eser boyunca pek çok noktada bu müzik türünden bahseder.
 
Bu durumun eser içinde iki farklı kullanımı olduğu söylenebilir.
 
Ahmet Hamdi Tanpınar Türk Müziği’ni doğrudan, kendi içinde bir tema ve motif olarak kullanır. Roman içinde bu türle ilgili verilen bilgilerden, müziğin karakterler üzerinde yarattığı etkiden ve bu konu üzerindeki konuşmalardan, Tanpınar’ın Türk müziğine karşı kendi kişisel ilgisini romana yansıttığı anlaşılabilir.
 
Türk Müziğinin romandaki ikinci kullanımı ise, eserin ana temalarından biri olan “Doğu – Batı” sorununun bir boyutu olarak karşımıza çıkar. Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Edebiyat Üzerine Makaleler”inde aktarılan bir konuşması faydalı olabilir.
 
Ankara’da 1940 yılında yaptığı konuşmasında, Ahmet Hamdi Tanpınar, batılılaşma ve Türk Müziği hakkında şunları söyler:
 
“Filhakika artık Avrupa’dan ilk hamlede alınması lazım gelen şeylerin hemen hepsini almış bulunuyoruz. (…) Şimdi yapılacak şey, kendimize, kendi hayatımıza, mazimize, zenginliklerimize dönmek ve mükemmeliyeti olduğu kadar muhtevayı da kendimizde aramaktır.
 
Buna muvaffak olmak için en kısa yol ise bilmektir.
 
Bilelim.
 
(…)
 
Bugün garp musikisinin karşısına çıkabilecek ve onunla hiç de küçük düşmeden imtihana girebilecek derecede büyük ve muhteşem bir musikimiz var. (…) sahibi olduğumuz bu sanattan haberdar değiliz. Kendi musikimiz deyince piyasa şarkısını hatırlıyor ve utanıyoruz.
 
Hangimiz bir Itrî’yi, bir Dede Efendi’yi, bir Şakir Ağa’yı, bir Eyyubi Bekir Ağa’yı, bir Hafız Post’u, bir Deruni Mehmed Efendi’yi, bir Tab’ı Mustafa Efendi’yi biliyor ve tanıyoruz.”[1]
 
Huzur’un tefrika edilmesinden sekiz yıl önce yapılan bu konuşma, Türkiye’nin batılılaşma sürecinde kendi kültürel zenginliklerinin farkına varamamasını, her şeyi Batı’dan “ithal ederken”, kendi müziğini tanımamasını, hatta onu “piyasa işleriyle” karıştırıp hor görmesini eleştirir.
 
Bu eserde yazarın Türk müziğine bu kadar fazla yer ayırması, eleştirdiği bu eğilimlere karşı somut bir çaba olarak yorumlanabilir.  Bir başka deyişle, Tanpınar yıllar önce bu konuşmasında dile getirdiği “sorunları”, bunların güzelliğini edebi bir şekilde ele alarak insanlara göstermeye çalışmış olabilir.
 
Tanpınar’ın romanında bahsettiği sanatçıları, makamları ve eserleri gerçek anlamda değerlendirebilmek için, buradaki bütün bölümlerin toplamından daha uzun bir çalışma gerekecektir. Ancak internet vasıtasıyla, romanı okurken karşınıza çıkan makamları, kişileri ve eserleri rahatlıkla araştırabilir, hatta müziklerin pek çoğunu YouTube üzerinden dinleyebilirsiniz.
 
[1] Tanpınar, Ahmet Hamdi. Edebiyat Üzerine Makaleler. Dergah Yayınları, 7. Baskı. s. 93 - 94