Huzur Ahmet Hamdi Tanpınar

Zaman ve Mekan
Mümtaz ve Nuran’ın Aşkı
Temalar
Romanın Sonu
Diğer Romanları
Kurgu
Dil ve Anlatı

Huzur, ağırlıklı olarak 1937 – 38 yıllarında, İstanbul’da geçer. 127. sayfada Nuran’ın “1937 senesinde yaşıyor, aşağı yukarı zamanımın elbisesini giyiyorum.” cümlesinden net bir şekilde anlaşılabilen zaman, radyoda Hitler’in saldırı emrinin yayınlandığı günlere kadar devam eder.
 
Romanda zaman, tam olarak doğrusal bir şekilde kullanılmaz. Ahmet Hamdi Tanpınar, Mümtaz’ın çocukluk yıllarını, Anadolu’da geçirdiği günleri de kısaca anlatısına dahil eder. Ancak bu bölümler, romanda İstanbul ve 1930’ların sonu kadar ön planda değildir.
 
İstanbul, romanın en önemli ögelerinden biri olarak kullanılmıştır. Öyle ki, Fethi Naci eleştirisinde bu romanın aslında “iki aşkın” hikayesi olduğunu söyler: Birincisi, Mümtaz ile Nuran’ın aşkı, ikincisi ise Mümtaz’ın İstanbul’a karşı duyduğu aşktır.[1] Boğaz kıyısındaki bölgeler, şehrin türbeleri, camileri, tarihi bölgeleri, romanda büyük bir coşku ve sanatsal bir dille uzun uzadıya anlatılır. İstanbul ve içindeki yapılar, Tanpınar'ın anlatısında adete ayrı bir boyutta, romanın diğer tüm "gerçekliklerinin" dışında gibidir.
 
Yukarıdaki haritadan, romandaki başlıca mekanları görebilirsiniz. Çok daha detaylı ve kullanılan mekanları romandan alıntılarla birlikte sunan bir çalışma için ise, Tanpınar Merkezi’nin hazırladığı “Huzur’un İstanbul’u” başlıklı harita faydalı olabilir:

http://www.tanpinarmerkezi.com/roman-haritalari/  
 
Zaman açısından da, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserinin içinde geçtiği yıllardan bağımsız olarak düşünülemeyeceği rahatlıkla ifade edilebilir. 1937 – 38 yıllarının atmosferi, bu dönemin sosyal ve politik koşulları, her an patlak vermesi beklenen II. Dünya Savaşı’nın karakterler üzerinde yarattığı stres, hem Mümtaz’ın iç dünyasında, hem de diğer karakterlerle konuşmalarında sık sık gündeme gelir.
 
Bu konuşmalar ve bu psikoloji, romanın en önemli boyutlarından bir tanesi olduğu için, Huzur’un içinde geçtiği zaman ve mekandan bağımsız olarak düşünülmesi mümkün değildir.
 
[1] Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı. s. 212

Fethi Naci, Huzur analizinde bu romanın “Türkçede okuduğu en iyi aşk romanı” olduğunu söyleyerek başlar.[1] Her ne kadar Huzur tipik bir aşk romanı olarak tanımlanamayacak olsa da, böyle bir giriş romanda Mümtaz ile Nuran arasındaki aşkın ne kadar önemli olduğunu gözler önüne serer.
 
Tıpkı Huzur’un tipik bir aşk romanı olmaması gibi, özellikle Mümtaz’ın Nuran’a karşı duyduğu hisler etrafında şekillenen bu aşk ilişkisi, tipik bir aşk değildir. Tanpınar, bu ilişkiyi tek cümlede en “net” olarak şu şekilde tanımlar:
 
“Hakikatte Nuran’ın aşkı mümtaz için bir nevi dindi.”[2]
 
Mümtaz, Nuran’ı yalnızca sevdiği, evlenebileceği bir kadın olarak görmez. Önemli Karakterler bölümünde de görebileceğiniz gibi, hayatında çeşitli ikilemler ve çıkmazlar içinde kalan ana karakter, Nuran’ı bunlardan bir çıkış yolu olarak görür. Mümtaz, romana başlığını veren “huzur”u, yalnızca Nuran’da bulabileceğini düşünür.
 
“Ona göre Nuran, hayatın öz kaynağı, bütün gerçeklerin annesiydi. onun için sevgilisine en fazla doyduğu zamanlarda bile yine ona aç görünür, düşüncesi ondan bir lahza ayrılmaz, ona gömüldükçe tamamlığa ererdi.”[3]
 

Elbette, bunların tümü, ilişkinin yalnızca iyi gittiği dönem için geçerlidir. Ortak noktalar paylaşan, hayatlarında birbirlerinin eksikliklerini tamamlayan bu iki karakter, ilişkinin ilk aylarında büyük bir mutluluk yaşar. Mümtaz, “Nuran’ın varlığı ile kendi varlığını bulduğunu” hisseder.[4] Fakat romanda bu aşkın mutluluk dönemiyle özdeşleştirilen yaz aylarının bitimiyle, ilişkideki çatlaklar da ortaya çıkar.
 
Mümtaz ile Nuran arasındaki aşkı bitiren temel unsurlar, biraz amiyane bir “aşk terimi” kullanacak olursak, “üçüncü kişiler” olur. Nuran’a karşı çeşitli duygular besleyen Yaşar ve Suat gibi insanların, yalnızca kendi kontrolü dışında geliştiği için bu aşka karşı çıkan Adile Hanım ile “güçlerini birleştirmeleri”, Mümtaz ve Nuran’ı zor durumda bırakır.
 
Bu durum nedeniyle giderek birbirlerinden uzaklaştıklarında, Mümtaz Nuran’ı kaybetme korkusuyla “aşkın öteki çehresi olan”, kıskançlığı hissetmeye başlar.[5] Bu kıskançlık, ona Nuran ile ilgili eşit yoğunlukta, fakat daha olumsuz hisler yaşattıktan sonra, aralarındaki ilişki Suat’ın kendi evlerinde intihar etmesiyle sona erer.
 
Tüm bu yaşananlar, Mümtaz’ı da belli ölçüde değiştirir. İlk kez bir kadınla bu kadar yakınlaştıktan sonra, roman süresince yaşadığı ilişkideki gerçek amacını da dile getiren kahraman, “Huzuru Nuran’da değil, içinde araması” gerektiğini fark eder.[6]
 
[1] Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı. s. 207
[2] s. 166
[3] s. 163
[4] s. 130
[5] s. 311
[6] s. 353

Toplumsal Konular


Ahmet Hamdi Tanpınar, romanını toplumsal konular üzerinden ilerletmez. Ancak yazarın konu aldığı dönemi bütünlüğüyle yansıtma çabası, gerek Mümtaz’ın düşüncelerinde, gerek de içinde bulunduğu konuşmalarda, toplumsal konuların sık sık gündeme gelmesine yol açar.  Berna Moran’ın deyişiyle, bu roman, “tezli” bir roman olmasa da “meseleleri olan” bir romandır.[1]
 
Toplumsal konuların işleniş mantığı, bunların Mümtaz’ın düşünceleri ve sohbetleri üzerinden ilerlemesi yönünde olduğundan, romanda bahsedilen tüm meseleleri burada teker teker açıklamaya imkan yoktur. Ancak yoksulluktan ülkedeki koşullara, Türkiye’nin modern ve varlıklı bir ülke olabilmesi için yapılması gerekenlerden, ilaçlara, gazetelere bağımlı insanlara, pek çok konu romanda gündeme getirilir.
 
Romanın merkezindeki meselelerden bir tanesi olan “Doğu – Batı Sorunu” da, kendi içinde bir toplumsal konu olarak değerlendirilebilir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mümtaz portresindeki “huzursuzluğun” temel sebebi, bu karakterin Doğu ile Batı arasındaki bocalamasıdır. Batılılaşan bir Türkiye içinde, Batılı bir eğitim almış, bu medeniyetin eserlerini okumuş ve izlemiş olan Mümtaz, bir taraftan da Türk müziği başta olmak üzere Doğu’nun özelliklerini taşımaktadır.
 
Türk Edebiyatı’nın en temel sorunlarından biri olan “nereye ait olduğunu bilememe” ikilemi, Mümtaz karakterinde de rahatlıkla görülebilir.
 

Aşağıdaki alıntıda ismi geçen Claude Debussy

Yukarıda biraz daha detaylı olarak tanımladığımız “Doğu – Batı” sorununun, romandaki temel yansımalarından bir tanesi de müzik konusu olur. Bu iki kültürün de müziklerinden hoşlanan Mümtaz, İhsan için çağırdığı doktora bu durumu şu şekilde açıklar:

- Galiba musikiyi seviyorsunuz!
- Hem çok.
- Yalnız alafranga mı?
- Hayır, alaturkayı da. Fakat galiba, aynı adam olarak değil.[1]
 
Arka Plan bölümünde de açıklandığı gibi, Türk Müziği’ne değer veren, onu büyük bir sanat hazinesi olarak gören Ahmet Hamdi Tanpınar, batılılaşmanın etkisiyle bu müziğin giderek unutulmasından rahatsızdır.  
 
Huzur’u okurken - veya okuduktan sonra - bu yorum bir adım daha ileri götürülebilir.
 
Tanpınar, romanda müzik ile ilgili o kadar çok detay verip, dinlenilen müzikleri öyle bir coşkuyla anlatır ki, belli açılardan romanın okuyucuda bu müzikleri dinleme, onları tanıma isteği uyandırmaya çalıştığı bile söylenebilir. Özellikle çok iyi ney çaldığı söylenen Emin Bey’in, Mümtaz ve Nuran’ın yemek davetine katıldığı bölümlerde, yalnızca çalınan müziklerin Mümtaz üzerinde yaptığı etkiler sayfalarca anlatılır.
 
Yazar, romanının bir başka önemli teması olan “zamansızlığı” da müzik ile birlikte ele alır:
 
“Kaldı ki, eski musikimiz insanı yok eden, yahut bir hayranlık duygusunda tüketen sanatlardan değildir. Bütün o evliya ruhlu ve tevazulu ustalar, sanatlarının zirvesi ne kadar yüksek olursa olsun, insan hayatının içinde kalıyorlar ve onu bizimle beraber yaşamaktan hoşlanıyorlardı.”[2]
 
Alaturka müziğin Batı müziğine göre daha az tehdit edici, daha insani, günlük hayatın daha içinde bir müzik olarak ele alınması, ancak Batı müziğinin de detaylı olarak değerlendirilmesi, Türkiye’nin bu iki kültür arasında kalmış durumu ile birleşerek Tanpınar’a romanın belki de en meşhur cümlesi olarak nitelendirebileceğimiz şu satırları yazdırır:
 
Debussy'yi, Wagner'i sevmek ve Mahur Beste'yi yaşamak, bu bizim talihimizdi”[3]
 
[1] s. 368
[2] s. 207
[3] s. 140

Yazdığı romanlar dışında pek çok şiir de kaleme almış olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, belki de okuyucular tarafından en çok bilinen mısraları şu şekildedir:
 
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.
 
Zaman, anlar ve “sonsuzluk” gibi temalar, yazarın bu romanında da, özellikle müzikle bağlantılı olarak, sık sık dile getirilir. Bu tema, özellikle sanat vasıtasıyla “ölümsüz” olmak fikri ile de bir arada el alınır.
 
Roman boyunca bu durumu en iyi ortaya koyan bölümlerden bir tanesi, 172 – 173. sayfalarda Mümtaz ile Nuran arasında yaşanan bir konuşmadır:
 
Ama, biliyor musun ki hakiki sanat da budur. Bütün bu ölüler bu dakikada bizim kafamızda yaşıyorlar. Kendi hayatını bir başkasının düşüncesinde yaşamak, zamana kendinden bir şey kabul ettirmek. (…) Daha küçüklerin arasında yaşamış. Sadaka ile, küçük âtıfetle geçinmiş. Fakat biz bestesini söylerken başka türlü diriliyor.
 
Mümtaz, bu durumu yalnızca sanatçının, tek taraflı olarak “zamana kendinden bir şey bırakması” olarak da görmez. Ona göre, “bugünde” yaşayan insanların da onları anmak, “onlara hayatlarında bir pay vermek” yönünde bir “sorumlulukları” bulunur.[1]
 
Bu zamansızlık fikri, özellikle müzik dinlenen sahnelerde, doğrudan Mümtaz tarafından da hissedilir. Mümtaz, Seyit Nuh’un Nühüft bestesini dinlerken şunları hisseder:
 
“Onu dinlerken maddemizden ayrılıyor ve bu yüzden ölüm, kendini bir uçta, bütün kainatla mutabakat halinde idrakten ibaret bir hayatın önünde; onun tılsımlı aynası, güler yüzlü kardeşiyle sarmaş dolay yaşayan mahzun yüzlü kardeşi oluyordu.”[2]
 
[1] s. 174
[2] s.150

[1] Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, 7. Baskı (1998) s. 157
Bu bölüm, romanın sonunda yaşananlar ile ilgili bilgiler içermektedir. Eğer romanı okumadıysanız, bu bölümü okumamanızı tavsiye ederiz.
 
Huzur’un, belli açılardan, ucu açık bir son ile tamamlandığı söylenebilir. Zira son bölümde Nuran ile ayrılığının ve Suat’ın intiharının üzerinde yarattığı baskı, Mümtaz’ı giderek “huzursuz” hale getirir ve romanın son sayfalarında Mümtaz doğrudan Suat ile konuştuğunu düşünür.  
 
Suat’ın kendisinin bir hayal olmadığını göstermek için ona “vurması” ile, bir şekilde yere düşen, her tarafı kanlar içinde eve gelen Mümtaz, akrabalarını idare etmeyi başarır. Ancak bu noktadan sonra ona ne olduğu kesin ve net olarak açıklanmaz.
 
Bu konuda farklı yorumlar mevcuttur. Fethi Naci, Mümtaz’ın sonunda hayatta yerini bulamadığını, üzerindeki baskılara ve içindeki huzursuzluklara yenik düştüğünü ve tam anlamıyla “çıldırdığını” ifade eder.[1]
 
Bir önceki bölümde intihar etmiş arkadaşıyla ciddi ciddi tartışmaya girmiş olması, onun akli dengesinin tam anlamıyla yerinde olmadığının somut bir kanıtı olarak değerlendirilebilecek olsa da, Berna Moran’ın yorumu biraz daha farklıdır. O, ne Mümtaz’ın çıldırdığını söyleyen Fethi Naci’ye, ne de öldüğünü söyleyen Mehmet Kaplan’a katılır. Moran’a göre, Suat ile konuşmasında onun kendi yanına gelme teklifini reddeden ana karakter, yaşadığı “huzursuzluk” karşısında intihar etme ihtimalinden tamamen vazgeçerek “yaşam macerasını” sürdürmeye karar vermiştir.[2]
 
[1] Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı. s. 212
[2] Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, 7. Baskı (1998) s. 171
Arka Plan bölümünde de kısaca değinildiği gibi, Huzur Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste ve Sahnenin Dışındakiler romanlarıyla aynı “devamlılık” içinde yer alır. Yazarın ilk romanı Mahur Beste’ye adını veren eser, bu romanda da oldukça önemli bir tema olarak karşımıza çıkar. Mahur Beste’nin yazılış hikayesi ve Nuran’ın “Mahur Beste’nin çok yüklü irsiyeti” önünde yer alması Huzur’un olay örgüsü içinde oldukça büyük bir rol oynar.
 
Bu noktada ilginç bir bilgi, yazarın Mahur Beste’yle ilgili önemli bir detayı değiştirmiş olmasıdır. Mahur Beste’de, bu eserin eşi Fatma Hanım tarafından terk edilen Talat Bey tarafından bestelendiği ifade edilir.[1] Bu romanda ise, Fatma Hanım’ın ismi değiştirilmiş, Nurhayat Hanım haline getirilmiştir. Bu tercih, Nurhayat – Nuran arasında bir benzerlik kurulabilmesi veya Nuran’ın kızı Fatma ile Mahur Beste’nin bestelenmesine vesile olan Fatma Hanım’ın karışmaması için yapılmış olabilir.
 
Mahur Beste’den Huzur’a aktarılan konulardan bir tanesi de Behçet Bey’dir. Behçet Bey’in bir önceki romanda yarım kalan hikayesi ile ilgili çeşitli detaylar, Huzur’da verilir. Behçet Bey, aynı zamanda Tanpınar’ın bir sonraki romanı, Sahnenin Dışındakiler’de de tekrar gözükecektir.
 
Huzur’dan sonra Sahnenin Dışındakiler’de gözüken bir başka karakter de İhsan olacaktır. Bu romanda daha çok yakalandığı zatürre ile gündemde olan İhsan’ın gençlik yılları, bir sonraki romanda anlatılır.
 
[1] Mahur Beste, s. 66 - 67
Huzur, dört ana bölüm ve bunların alt bölümlerinden oluşur. Dört ana bölümün ismine bakıldığında, eserin sırayla merkeze dört karakteri koyduğu, veya bu karakterlerin bölümlerdeki en önemli şahıslar olduğu düşünülebilir. Ancak “İhsan” – “Nuran” – “Suat” ve “Mümtaz” sıralamasıyla ilerleyen bölümlerde böyle bir durum yoktur. Yazar, roman kurgusunda merkeze yalnızca Mümtaz’ı koyar, diğer karakterler yalnızca Mümtaz etrafında şekillenir. 

Romandaki bölümlerin kronolojik olarak, yani olayların yaşandığı sıraya göre dizilişi bu şekildedir.
 
Mümtaz’ın Nuran’dan ayrıldığı günlerde başlayan roman, daha sonra geriye dönerek bu iki karakterin ilişkisini aktarır ve son bölümde yine “günümüze” dönerek sona erer. Anlatı yalnızca Mümtaz’ın iç dünyasına odaklanan üçüncü şahıs anlatıcı üzerinden inşa edilse de, Mümtaz’ın iç dünyası en az “birinci şahıs” anlatıcı kullanan eserlerde olduğu kadar ön plandadır. Tanpınar, roman boyunca “olay”ları fazla ön plana çıkarmaz, ağırlığı Mümtaz’ın düşüncelerine, tespitlerine, gözlemlerine ve hissettiklerine verir.
 
Arka Plan bölümünden bunun sebeplerini ve böyle bir üslubun dünya edebiyatındaki yerini daha detaylı olarak inceleyebilirsiniz.
 
Romanın 184. sayfasında, Şeyh Galip  etrafında bir roman yazmaya çalışan Mümtaz, yazmak istediği eser konusunda “alelade terkibin dışında bir nevi denemenin lüzumunu hissettiğini” açıklar.
 
“Bir hikayenin behemehal bir yerde başlayıp bir yerde bitmesi, behemehal kahramanların kesif şekilde döşenmiş bir rayda yürüyen bir lokomotif gibi yürümesi lazım mı? Belki hayatı zemin gibi alması, onu birkaç kişinin etrafında toplaması yeter. Şeyh Galip bu zemin ve gruplar üzerinde birkaç ruh haleti ile, ömrünün birkaç safhası ile görünse kafi (…) Şu şartla ki… (…) Bizi izah etsin, bizi ve etrafımızı.”[1]   
 
Bu alıntı, aslında romanın olaylara dayanmayan, belirli bir girişi ve sonucu olmayan, karakterlerin iç dünyasına ve etraflarında yaşananlara, “gerçek hayatı zemin alarak” yaklaşan Huzur’un kurgusunu da ortaya koyar niteliktedir. Yazarın eserlerinin bu kadar beğenilmesini sağlayan temel unsurlardan birinin, farklı üslup, biçim ve düşüncelerin, aynı eser içine yedirilmesi olduğu söylenebilir. Yukarıdaki alıntıda da bir ölçüde açıklandığı gibi, Tanpınar’ın amacı net bir konuyu anlatmak, net bir mesaj vermek, net bir olayı aktarmak değil, tıpkı hayatın kendisi gibi, her zaman basit neden sonuç ilişkilerine dayanmayan bir “bütünlüğü” ortaya koymaktır.
 
Bu da eserin, tam anlamıyla anlaşılabilmesi için tekrar tekrar okunması gereken bir kitap olmasını sağlar.
 
[1] s. 185

Bu romanın en önemli boyutunun, olaylardan ziyade karakterlerin iç dünyasına yoğunlaşan kurgusu dışında, yazarın tercih ettiği dil ve anlatı üslubu olduğu söylenebilir.
 
Dili kendi içinde sanatsal bir öge olarak gören Ahmet Hamdi Tanpınar, eser boyunca yoğun, edebi bir dil kullanır. Üstelik bu yoğunluk, yalnızca karmaşık cümlelerden, uzun ve “estetik” paragraflardan değil, anlatıya dahil edilen göndermeler ve yapılan alıntılardan da kaynaklanır.
 
Romanın merkezine kültürlü bir aydını, Mümtaz’ı yerleştiren Ahmet Hamdi Tanpınar, onun iç dünyasını ele alırken “bilgi seviyesini” de buna göre belirler. Bu nedenle Mümtaz, gördüğü şeyleri sık sık daha önceden okuduğu veya dinlediği sanat eserlerine göre değerlendirir, olayları bu şekilde algılar.
 
Örneğin, aşağıdakine benzer alıntılar, roman boyunca sık sık karşımıza çıkar.
 
Bir Beethoven, bir Wagner, bir Debussy, bir Listz, bir Borodine bu gördüğü ebediyet yıldızından ne kadar ayrı insanlardı. (…) Bu kendi iradesiyle yahut medeniyetin terbiyesiyle silinmiş çehreyi sonsuz itişlerle geriye doğru görerek ondan bir Aziz Dede, bir Zekai Dede, bir İsmail Dede, bir Hafız Post, bir Itrî, bir Sadullah Ağa, bir Basmacızade, bir Kömürcü Hafız, bir Murad Ağa, hatta bir Abdülkadir-i Merâgî, hulasa bizim bir tarafımızı, belki en zengin his tarafımızı yapan insanların hepsini çıkartmak mümkündü. [1]
 

Bunun gibi cümleler yoğun olarak tekrarlandığı için, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanını aslında çok belli bir kesim, bu sanatsal göndermeleri ve fikirleri anlayabilecek kişiler için yazdığı sonucu çıkarılabilir. Huzur’da bu tür göndermelerin yoğunluğu, romanın metinlerarası ilişkilere fazlasıyla dayandığını söylemeyi de mümkün kılar. 
 
Günümüzde internet gibi, bilgiye kolay ulaşmayı sağlayan mecralar sayesinde Huzur’u okuyabilmek biraz daha kolaylaşsa da, Tanpınar’ın bu tercihinin herkes tarafından beğenildiği söylenemez.
 
Fethi Naci’ye göre, “romanda dil, okurla roman arasına “girmemeli”dir. Ancak Tanpınar’ın üslup kaygısı; “şairane”, “felsefi”, “büyük laf etme” amaçları, romanda yapay bir dil oluşmasına yol açmaktadır.[2] Berna Moran da, Fethi Naci ile benzer görüştedir: Ona göre de, romanın dili ve üslubu, belli noktalarda, yazarın “kendinin de düşkün olduğu güzellikler karşısında kendi coşkunluğunun kurbanı olması”na sebep olmuştur.[3]
 
Bu durum, farklı zevklere göre oldukça değişecek bir durum olsa da, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kendisi gibi, dili kendi içinde sanatsal bir öge olarak görmeyen okurlar için, Huzur’u okumanın büyük ölçüde sıkıcı bir deneyim olacağı rahatlıkla söylenebilir.
 
Yazarın üslubunun daha somut örnekleri için, Alıntılar bölümüne göz atabilirsiniz.
 
Kullandığı dilin estetiğine büyük önem veren Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, roman içinde kullandığı önemli anlatı ögelerinden bir tanesi de, eser içinde sık sık tekrarlanan motiflerdir.
 
Bu motiflerin öne çıkanları olarak, Mahur Beste’yi, “ışık oyunlarını” ve “aynaları” gösterebiliriz.
 
Tanpınar’ın nehir romanının bir önceki halkasına ismini veren Mahur Beste, bu romanda da karşımıza çıkar. Nuran’ın dedesi Talat Bey’in, eşi Nurhayat Hanım[1] kendisini terk ettikten sonra bestelediği Mahur Beste, nehir roman boyunca mutsuz bir şekilde bitmeye mahkum aşk hikayelerinin “resmi” bestesi olarak kullanılır. Mümtaz ile Nuran arasındaki ilişkide de, yazar Mahur Beste’yi önemli bir öge olarak tekrar tekrar gündeme getirir. [2]
 
Özellikle eserin anlatı üslubunda sık sık kullanılan bir başka motif ise ışıktır. Hem romanın temel mekanlarından biri olan Boğaz’da ışığın su üzerinden yansımaları, hem Mümtaz’ın bu yansımalara karşı duyduğu hayranlık, hem de karakterin bu duruma karşı ilgisi, roman içinde sık sık estetik bir boyut olarak kullanılır. Hatta Mümtaz, bu motifin roman içindeki varlığını adeta “kabul ederek”, ışığın kendisini neden bu kadar etkilediğini de açıklar:
 
Benim için en büyük haz, ışığın değişikliği, tahlilidir diyordu. Galatasaray’da iken bir elimi dürbün gibi gözümün üstüne koyar, onun içinde tavandaki lambanın ışığının kırılmasını seyrederdim. Bazen bu kendi kendine de olur tabi, hem yer yerde, her zaman. Fakat onu benim yapmam hoşuma giderdi. Pek az kuyumcu bu cinsten süsler yapabilmiştir.[3] 

Yine romanda sık sık karşımıza çıkan ögelerden biri de aynalardır. Aynalar, roman içinde hem somut nesneler olarak, hem de bir yansımanın ifade edilmesi gereken noktalarda “soyut” olarak kullanılır. Örneğin Mümtaz, Suat’ın Emin Bey’in ney çalışından etkilenmediği anlarda, “onu bir ümitsizliğin aynasından” seyredip seyretmediğini sorgular.[4]
 
[1] Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Diğer Eserleriyle Bağlantılar sekmesinden de okuyabileceğiniz gibi, Mahur Beste’de bu karakterin adı Fatma olarak verilir.
[2] s. 56, 137 – 38, 277
[3] s. 181
[4] s. 279
 
[1] s. 259 - 260
[2] Naci, Fethi. Yüz Yılın 100 Türk Romanı. İş Bankası Yayınları, 2. Baskı. s. 212
[3] Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, 7. Baskı (1998) s. 164