Kiralık Konak Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Naim Efendi
Servet Bey
Cemil
Faik Bey
Hakkı Celis
Seniha

Konakta yaşayan ailenin “reisi” olarak karşımıza çıkan Naim Efendi, romanın en yaşlı karakterlerinden bir tanesidir ve Yakup Kadri tarafından git gide değişen Osmanlı toplumu içinde eski dönemi, Tanzimat sırasında yetişen nesli ve bu neslin bağlı olduğu gelenekleri yansıtacak bir figür olarak kullanılır.
 

Osmanlı Devleti’nin batılılaşmaya başladığı dönemlerde yaşamış birisi olarak, Naim Efendi alafranga kültüre yabancı değildir – fakat kendisi son derece alaturka bir şekilde büyümüş ve bu kültüre bağlı kalmıştır. O ve kız kardeşi Selma Hanımefendi için batı kültürü belli boyutları kabul edilebilecek bir kültürdür, fakat kendi ailelerinin bu kültürü bahane ederek fazlasıyla serbest, geleneklerden tamamen uzak ve başına buyruk şekilde yaşamaları kabul edilemez.
 

Kız kardeşi Selma Hanımefendi ile Naim Efendi arasındaki en büyük fark, Naim Efendi’nin, özellikle kendi ailesi konusunda, bu “yeni adetlere” daha ılımlı yaklaşmasıdır. Nazik, ince ve kibar kişiliği, onun bu yeni kültüre ve ailesinin bu kültürü benimsemesine sert tepki vermesini engeller. Kız kardeşi yaşça kendisinden küçük olduğu halde, yumuşak doğası nedeniyle ondan fazlasıyla çekinir ve etkilenir. Aynı şekilde, konum olarak “ailenin reisi” olarak tanımlansa ve görülse de, yeri geldiğinde damadı Servet Bey’in, hatta torunu Seniha’nın söyledikleri bile kendisini mahcup edip, bir “çocuk gibi” utanıp sıkılmasına sebep olabilir.
 

Selma Hanım batının gereklilikleri olarak sunulan hiçbir şeyi kabul etmeyip, ağabeyine bu yaşam tarzına izin vermemesi konusunda baskı yaparken, Naim Efendi zamanın değiştiğini, artık kendi dönemlerinin geride kaldığını kabullenmeye çalışır. Fakat aklı bu mantığı kabullenmeye - veya kabullenmiş gibi gözükmeye - çalışırken kalbi eski adetlere sıkı sıkıya bağlıdır.1 Öyle ki, Yakup Kadri romanın ilk sayfalarında Naim Efendi’yi tanıtırken, onun bütün hatıralarının, bütün zevklerinin, bütün muhabbetlerinin, kendisini güldüren ve ağlatan her şeyin “mutlaka bundan kırk sene evveline ait” olduğunu yazar.2
 

Romanın geçtiği dönemdeki atmosfer ve toplumda ise, Naim Efendi’yi mutlu eden, onu hayata bağlayan çok az şey vardır. Bunun sembolik bir uzantısı olarak, konakta çoğu zaman kendi yaşantısını hatırlatan odasında bulunur. Bu oda onun kaçabileceği, toplumdan uzaklaşabileceği ve zamanın gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalmayacağı bir sığınak gibidir. Ailenin diğer tüm fertleri konaktan taşınıp, Naim Efendi hasta ve ölüm döşeğinde yalnız kaldığında bile bu odayı terk etmez, içinde artık örümceklerin, farelerin ve kuşların yaşamaya başladığı konaktan ayrılmayı şiddetle reddedip, tamir ve yenileme işlemlerinin bile kendi öldükten sonra yapılmasını ister:
 

“Ben öldükten sonra, isterseniz, yıkınız,” diyordu. “Fakat, ben sağken hiçbir tarafına el dokundurtmam, hiçbir tarafına el dokundurtmam, hiçbir tarafına el dokundurtmam, hiçbir tarafına...”3
 

Romanın eski nesli temsil eden en önemli karakteri olarak tanımlayabileceğimiz Naim Efendi, ironik bir şekilde kendisinin tam zıttı olan Seniha’ya karşı büyük bir sevgi beslemektedir. Yaşam tarzını ve davranışlarını hiç onaylamadığı halde, Seniha kendisine yaşama enerjisi veren en önemli unsurlardan birisidir. Yakup Kadri bu sevgiyi, “adeta coşkunlukla, adeta aşkla” sevmek olarak tanımlar. Naim Efendi’nin romanın ilerleyen bölümlerinde git gide daha yorgun, bitkin, endişeli ve hasta bir adama dönüşmesini sağlayan olaylar, hep Seniha’yla alakalıdır. Seniha kendisine “büyük bir sefalete düştüklerini” söylediğinde, kendisini evlendirmeye çalıştığı için ona kızdığında ve Avrupa’ya kaçtığında, bunlar Naim Efendi’yi sağlığına zarar verecek boyutlarda üzer.

 


s. 36
2 s. 12
s. 192


 

Naim Efendi’nin damadı Servet Bey, kayınpederinin tam aksine, romanın alafranga yaşam tarzını benimseyen karakterleri arasında yer alır. Yakup Kadri bu karakteri tanıtırken, onun nasıl bir kültürle yetiştiğini henüz ilk sayfalarda açıklar ve bir süre Galatasaray Lisesi’nde okumuş, “Beyoğlu’nda tatlı su frenkleriyle düşüp kalkmış”, küçüklüğünden beri Fransızca konuşan bu adamı, “Türkler içinde kimse bu Servet Bey kadar ateşle, coşkunca alafrangalığa düşkün olmamıştır,” cümlesiyle tanımlar.1
 

Konaktaki odasını batılı bir tarzda döşeyen, sürekli Hollanda ve Havana “sigar”ları içen, operalardan, çıplak kadın resimlerinden ve Fransızca kitaplardan hoşlanan Servet Bey, gerçekten de Avrupalı bir hayat tarzını fazlasıyla benimsemiştir ve bu açıdan Naim Efendi’yle bir çatışma içinde sunulur.
 

Romanın ilk bölümlerinde bu çatışma aslında belli bir saygı çerçevesi içinde geçer. “Önemli Alıntılar “bölümünde göreceğiniz ilk alıntıda olduğu gibi, belli noktalarda bu çatışma içinde üstü kapalı imalar ve sert göndermeler görülebilir, fakat sonuç olarak Servet Bey kayınpederine saygıyla yaklaşır ve iki karakter arasında aynı evde yaşamalarını engelleyecek bir sorun yaşanmaz. Seniha’nın Faik Bey’le ilişkisi ilk ortaya çıktığında, bu iki karakter sorunu birlikte oturup tartışabilecek ve çeşitli çözüm önerileri düşünebilecek yakınlığa sahip gibi gözükür.
 

Bu durum, Seniha Avrupa’ya kaçtıktan sonra tamamen ortadan kalkar. Konaktaki herkesi etkileyen bu durumun ardından, Servet Bey kızının kaçmasından kayınpederini sorumlu tutmaya başlar ve romanın ilk bölümlerinde görülen karşılıklı saygı yok olur. En büyük hobisi Şişli’de Avrupai bir tarzda inşa edilen apartmanları gezmek olan Servet Bey, sonunda bu evlerden bir tanesine taşınarak konaktan ayrılır.

 


s. 15, 16

Servet Bey ve Sekine Hanım’ın oğlu, Naim Efendi’nin torunu olan Cemil, romanda çok ön plana çıkan bir karakter değildir. Romanın ana karakterlerinden biri olarak tanımlayabileceğimiz kız kardeşi Seniha’ya göre daha tek boyutlu bir portre çizen Cemil, henüz yirmili yaşlarında olmasına karşın otuzlarında gibi davranan, sürekli Beyoğlu’nda içki içmeye, arkadaşlarıyla buluşmaya giden, çok para harcayan, buna karşın, herhangi bir iş yapmayan bir karakterdir.
 

Roman boyunca Cemil, genellikle Seniha’nın ve Faik Bey’in bulunduğu buluşmalarda gözüken bir karakter olarak kullanılır. Bu açıdan, Nuriye, Neyyire ve Belkıs gibi karakterlerde olduğu gibi, Cemil’in de dönemin soylu ailelerinden gelen, fazlasıyla Batılılaşmış genç karakterleri yansıtmak için kullanıldığı söylenebilir.
 

Kendisine ayrılan en önemli sahne, eve ayakta duramayacak kadar sarhoş geldiği ve dedesi Naim Efendi’yi meraktan bütün gece ayakta tuttuğu andır. Hakkı Celis tarafından, “hayata yalnız etiyle bağlı”1 bir karakter olarak tanımlanan Cemil, roman boyunca işe yarar herhangi bir davranışta bulunmaması, herhangi bir entelektüel boyuta sahip olmaması ve sadece “rezaletleriyle” gündeme gelmesi nedeniyle, Tanzimat Edebiyatı’nda sık sık karşımıza çıkan “yanlış Batılılaşmış” karakterlerin bir devamı olarak görülebilir.

 


1 s. 153

Romandaki Batılılaşmış karakterlerden bir başkası olan Faik Bey, romanın farklı bölümlerinde karşımıza farklı şekillerde çıkar. Ancak bunun sebebinin karakterin gerçek anlamda bir değişim yaşaması olduğu söylenemez. Onun durumunda, işler kendisi istediği şekilde gitmeyince, “gerçek yüzünün” yavaş yavaş ortaya çıktığını söylemek daha isabetli bir tanım olacaktır.
 

Konağa sık sık misafirliğe gelen Faik Bey, romanın başında Cemil ve Seniha’nın bir arkadaşı olarak tanıtılır. Çocukluğu Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde geçmiş olan Faik Bey, görünüşü itibarıyla tam bir Avrupalıdır: Hareketleri, tavırları, dans edişi ve konuşması, yüzünü tamamen batıya dönmüş bir karakter izlenimi uyandırır. Babasının tanımına göre, “Fransızcayı bir Fransız’dan farklı konuşmayan” Faik Bey, bütün bu özellikleriyle başta Seniha olmak üzere etrafındaki insanlar üzerinde hayranlık uyandırır.1


Son derece kibar, esprili ve rahat bir adam olarak gözüken Faik Bey’in sırları ise, Seniha ile ilişkisi başladıktan sonra ortaya çıkmaya başlar. Romanın başından beri bilinen kumar bağımlılığı nedeniyle çok ciddi miktarda para kaybettikten sonra, Seniha’dan adeta yardım dilenen ve kendisine yardım etmezse intihar edeceğini söyleyen Faik Bey, Seniha ile ilişkisinin bitmesiyle tamamen farklı bir karakter haline gelir. Hayatta her istediğini elde edebilmiş bir karakter olarak, Seniha’yı elde edememek onu çıldırtır – romanın sonunda durmadan içki içen, barlara giden, mutsuz bir adam olarak karşımıza çıkar.

 


s. 106

Selma Hanımefendi’nin torunu Hakkı Celis, romanın sıra dışı karakterleri arasında yer alır. İlk olarak ikinci bölümde, Seniha’nın düzenlediği partide gördüğümüz Hakkı Celis, genç yaşına rağmen şiirleri yayınlanan, hassas, duygusal bir karakter olarak sunulur. En büyük özelliği ise, kendisinden birkaç ay büyük olan Seniha’ya karşı duyduğu sevgidir.
 

Seniha, Cemil, Faik Bey ve kendisine sürekli zorla şiir okutan Neyyire ile Nuriye Hanım’dan oluşan arkadaş grubu, aslında Hakkı Celis’i rahatsız eden bir çevredir ve bu kişiler arasına girdiğinde, genellikle espri konusu olur. Fakat Seniha’ya duyduğu sevgi nedeniyle, bir türlü bu buluşmalardan tam anlamıyla uzaklaşamaz.
 

Bu noktaya kadar, Hakkı Celis’in Cemil ve Faik Bey gibi karakterlerin karşısında, daha doğru anlamda Batılılaşmış bir karakter olarak kullanıldığı söylenilebilir. Hakkı Celis Batı’nın edebiyatını çok iyi tanımakta, şiirler yazarak bu alan içinde eserler üretmektedir. Fakat Cemil ve Faik Bey gibi davranışlarında, kendisini mutlu eden şeylerde Batı’ya bir özenme yoktur. Faik Bey yaşadığı hayat bakımından ondan daha “Avrupalı” olsa da, Hakkı Celis onun yıllarca Avrupa’da bulunup, örneğin Musset’yi tanımamasına şaşırır, onu şımarık bir adam olarak tanımlar.
 

Hakkı Celis’in karakterinde, özellikle orduya alındıktan ve Seniha Avrupa’dan döndükten sonra, ciddi bir değişim gözlenir. Zaten hiçbir zaman tam anlamıyla sevemediği bu arkadaş ortamından uzaklaşan Hakkı Celis, Seniha’ya olan sevgisini de büyük ölçüde kaybettiğini hisseder. Bu sevginin yerini bir millet sevgisi, milliyetçilik duygusu almıştır.
 

Hakkı Celis’in karakterindeki bazı “kafa karışıklıkları” da bu duygunun kuvvetlenmesiyle açığa çıkar.
 

Celis, tüm donanımına rağmen, roman boyunca hiçbir zaman tam anlamıyla “kendisi için” yaşamayı, kendi başına ayakta duran bir birey olmayı başaramaz. Romanın ilk bölümlerinde hayatı tamamen Seniha’ya odaklı olarak gelişir, onunla birlikte olma ihtimali ortadan kalkınca bunun yerini bir millet sevgisi alır.
 

Yakup Kadri, Naim Efendi ve Hakkı Celis arasındaki yakın ilişkiyi, onların dünyada “eş ruhlar” olmasına bağlarve Naim Efendi tamamen yalnız kaldığında bile Celis onu ziyaret etmekten vazgeçmez. Fakat romanın sonlarına doğru, Celis çok iyi anlaştığı Naim Efendi’yi bir fosil, milletin kesilip atılması gereken uzuvlarına bir örnek olarak görmeye başlar.
 



Hakkı Celis'in genç yaşta Çanakkale'de şehit düşmesi, burada hayatını genç yaşta kaybeden nesil hakkında bir yorum olarak da okunabilir. 

 

Seniha’ya karşı duyduğu hisler de benzer şekilde karışık hale gelir. Millet sevgisine rağmen, askerden iki gün izin alıp geldiğinde, Seniha’yı hala sevmekte olduğunu fark eder ve onun odasında hüngür hüngür ağlamaktan kendini alamaz. Hakkı Celis, alaturka geleneklere bağlı kalan Naim Efendi ve Selma Hanımefendi gibi karakterlerle, yüzünü tamamen batıya dönmüş olan Servet Bey ve Seniha gibi karakterlerin arasında kalmış, kafası karışık, ne yapması gerektiğine, nasıl bir birey olarak davranması gerektiğine tam olarak karar veremeyen bir karakter olarak kullanılır. Bu kararları alamadan Çanakkale Savaşı’nda şehit düşmesi, hem bu savaşta ciddi kayıp veren bu nesle bir gönderme olarak, hem de Hakkı Celis için bir kurtuluş, bir kaçış olarak okunabilir.
 

Yaralı halde su istediği zaman kendisine su içmemesi gerektiği, suyun onu öldüreceği açıklandığında söylediği “Da iyi ya, bir an evvel kurtulurum!” sözleri, bu düşüncenin bir uzantısı olarak görülebilir. Hakkı Celis karakterinin önemli boyutlarından bir tanesi de, Çanakkale savaşında, son derece genç bir yaşta ölmüş olmasıdır. Yakup Kadri’nin romandaki belki de en “olumlu” karakteri bu savaşa kurban vermesi, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında bu savaşta şehit olan genç nüfus üzerine bir yorum olarak da değerlendirilebilir.

 


1 s. 136

Hakkı Celis ve Naim Efendi ile birlikte, romanda en çok karşımıza çıkan, en çok söz edilen karakter Seniha’dır. Babası sayesinde tamamen batılı bir tarzda büyüyen Seniha, konaktaki ve Osmanlı Devleti’ndeki hayatında kendisini bir mahkum gibi hissetmektedir. Onun hayattaki tek isteği, tek amacı Avrupa’ya gitmek ve bu kültürün içinde yaşamaktır.
 

Seniha’nın Batı’ya karşı duyduğu hayranlığın, ailesinin diğer tüm fertlerine göre daha şiddetli olduğu söylenebilir. Daha geleneksel karakterler olan Naim Efendi ve Sekine Hanım gibi, zaman zaman babası bile ona anlayamadığı, “farklı bir takım canlılar” gibi gözükmektedir.1
 

Faik Bey ile ilişkisi, onu İstanbul’daki yaşamı sırasında mutlu eden tek unsur gibi gözükür. Kendisi Avrupa’da yetişmiş olan ve Avrupa’yı gayet iyi tanıyan Faik Bey ile yaşanan ilişki, bir anlamda “ulaşılamayan Avrupa”nın yerine geçecek bir öğe gibi okunabilir. Seniha bir türlü Avrupa’ya gidemediği için, en azından bu kültürün içinden kopup gelmiş, ona Avrupa ile ilgili sayısız hikaye anlatabilecek bir adamla birlikte olmak istemektedir.
 

Fakat Batı hayranlığının, Seniha’nın karakterinin tek özelliği olduğu söylenemez. Yakup Kadri onu “öteden beri herkese benzemekten korkan” biri olarak tanımlar; giyinişinde, yaşayışında ve Faik Bey ile ilişkisinde hep farklı, diğer insanların taklit edemeyeceği bir sıra dışılık, bir harikuladelik aramaktadır.2


Seniha’nın karakterinde ilgi çekici olan bir başka nokta ise, başına buyruk ve özgür yaşama isteğidir. Bu nedenle Faik Bey ile evlenmeyi hiç düşünmez, çünkü sevdiği adamla evlenmek, onu bağımlı bir hayata mahkum edecektir. Onun istediği ise, kendisine istediği her şeyi sunacak, ama sevgisiyle onu kendisine bağlamayacak bir adamdır.Aynı şekilde, Naim Efendi ile arası da sık sık yaşadıkları “kuşak çatışması” nedeniyle değil, Naim Efendi kendisine haber vermeden onu Faik Bey ile evlendirmeye çalışması nedeniyle bozulur.4


s. 28

s. 89

s. 110

s. 108 - 109