Mahur Beste Ahmet Hamdi Tanpınar

Zaman ve Mekan
İnsan ve Eşya
Doğu - Batı
Tanpınar'ın Diğer Eserleriyle Bağlantılar
Dil ve Anlatı Üslubu
Kurgu
Baştan sona İstanbul’da geçen roman, oldukça geniş bir zaman aralığını konu alır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Behçet Bey’in hikayesi olarak başlayan romanı daha sonra farklı karakterlere yoğunlaşarak sürdürdüğü için, konu alınan zaman da sürekli değişir.
 
Yazar, özellikle Osmanlı Devleti’nin son yıllarını ifade ederken eski tarihleri kullandığı için, romanda açıkça söylenen tarihleri bile takip etmek bazen zorlayıcı olabilir. Aşağıdaki tabloyu kullanarak, romanda tarihin açıkça belirtildiği dönemleri daha detaylı olarak görebilirsiniz:
 
Tarih Sayfa Açıklama
1310 (­≈1894) s. 7 Romanda açıkça ifade edilen ilk tarih, “Taridil Hanımefendi’nin bu 1310 seneleri İstanbul’unun zevk ve moda itibariyle en meşhur çehrelerinden biri olduğu” yönündeki cümlede geçer.
1873 – 74 s. 33 İsmail Molla Bey’in “Şirvanizade’nin sadrazamlığı sırasında” küçük bir kadı iken verdiği bir karardan bahsedilir. Bu dönem, 1873 – 74 yılları arasındadır.
1285 (≈ 1868) s. 70 Sabri Hoca, İstanbul’a 1285 yılında, yani 1868 yılı civarında gelir ve medresede okur.
1317 (≈1899) s. 83 Sabir Hoca, bu tarihte Paris’te Jön Türkler ile konuşmuştur.
1845 s. 127 Romanda tarihin açıkça belirtildiği son nokta, Nuri Bey’in Zahire ticaretine girmeden önceki hayatının anlatıldığı dönemdir. Roman,  Tanzimat’tan (1839) yalnızca birkaç yıl sonrasına yoğunlaşır. 
 
Romandaki zaman kullanımıyla ilgili dikkat çekici olan noktalardan bir tanesi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın anlatısının eser ilerledikçe daha eski dönemleri konu almasıdır. “Atiye Hanımefendi’nin ölümünden 35 yıl sonra”[1] açılan eser,  daha sonra Behçet Bey ve onun evliliğine, İsmail ve Ata Molla Beylere, Sabri Hoca’ya yoğunlaşır. Bundan sonra Atiye Hanım’ın çocukluk arkadaşı Rıfkı Bey’in ağabeyi Halit Bey’i konu alan eser, ardından daha da geriye, onun babası Nuri Bey’e gider ve bu yıllarda sona erer.
 
Bu durum, yazarın romanın sonuna eklediği “mektupta” da görülebilmektedir. Ahmet Hamdi, kurmaca karakteri Behçet Bey’e, ““Bu atlayışlar beni yoruyor. Halit Beyden önce Nuri Beyden bahsedemez miydiniz sanki?”[2] sorusunu yöneltir.
 
[1] s. 7
[2] s. 150
 


Behçet Bey?

Mahur Beste’nin merkezindeki temalardan bir tanesi, özellikle Behçet Bey üzerinden “absürt” boyutlara ulaşarak değerlendirilen insan ve eşya ilişkisidir.
 
Hiçbir koleksiyon değeri olmayan, yalnızca eski ve insanların hayatında rol oynamış şeyleri odasında tutan Behçet Bey, bunları kendisini rahatlatan ögeler olarak görür. Bu eşyadan tek beklediği, “onu oldukları yerden almaları, kendi yaşanmamış hayatından başka yere, ya eskiye, yahut uzağa” götürmeleridir. [1]
 

Tanpınar’ın birkaç satır sonra açıkça ifade ettiği gibi, eşya Behçet Bey için bir “firar kapısı”dır. Zayıf olan yaratılışı nedeniyle kendi hayatını istediği gibi yaşayamayan, babası, karısı ve etrafındaki diğer insanlar tarafından “yönetilen” Behçet Bey, kendisini bu eşya arasında huzurlu hisseder ve onları mutlu olmadığı hayatından bir kaçış yolu olarak görür.
 
[1] s. 17

Mahur Beste, pek çok özelliği bakımından “toplumsal” bir roman olarak değerlendirilemez. Romanın merkezindeki konulardan pek çoğu daha şahsi, yazarın üslubu ve amaçları ise edebi ve sanatsaldır.
 
Ancak bu, romanda toplumsal konuların hiç gündeme gelmediği anlamına gelmez. Bu konulardan başlıcası, Türk Edebiyatı’nın en önemli temalarından biri olan “doğu – batı” sorunudur.
 
Doğu – Batı ikilemi, romanda ağırlıklı olarak “Garip Bir İhtilalci” bölümünde, Sabri Hoca karakteri üzerinden işlenir. Sabri Hoca, medresede eğitim almış bir “hoca” olmasına rağmen, şarka, yani doğuya karşı oldukça mesafelidir. Batılılaşmayı yalnızca bir “gömlek değiştirmek” olarak değil, içten yapılacak bir değişim olarak görmek gerektiğini savunan Sabri Hoca, bu konuyla ilgili şu radikal fikre sahiptir:
 
Bir zihniyet ya tam değişir, ya değişmez; gerisi dışta kalır. Şark içimizde son sözünü söylemedikçe kurtuluş yoktur. Saraydan köylü kulübesine kadar, şark son sözünü söylemedikçe hür olamayız, yaşadığımız zamana sahip olamayız. Bir medeniyet, günün efendisi olmalıdır. Biz artıkla yaşıyoruz.[1]
 
Sabri Hoca, bu yorumlarını, daha sonra Şark kültürünü yanmış bir evin enkazına benzeterek sürdürür.
 
Ona bu konuda karşı çıkan kişi, Behçet Bey’in babası İsmail Molla Bey olur. Ancak İsmail Molla Bey, bu tartışmayı basit bir “doğu – batı” denklemine indirgemekten kaçınır. Mahur Beste’yi bu konu açısından kayda değer hale getiren, İsmail Molla’nın şarkın karşısına garbı koymamasıdır. Ona göre “ne şark, ne şu, ne bu vardır”, yalnızca “etrafımızda gördüğümüz hayat  vardır.[2]
 
Sürekli değişen, değiştikçe içinde bulunan insanları da değiştiren hayatı, “Doğu – Batı” denkleminin dışına çıkararak değerlendirmek, Tanpınar’ın bu konuya gerçekçi bir şekilde yaklaşmasını sağlar. Çünkü ortada, “kitapta okuduklarımız gibi bir kere için olup bitivermiş” bir şey yoktur.[3]
 
[1] s. 88
[2] s. 91
[3] s. 91

Kendi içinde kısa ve büyük ölçüde “tamamlanmamış” bir roman izlenimi yaratan Mahur Beste, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın diğer eserlerine de bağlanır. Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler romanları, kendi içlerinde bir nehir roman oluşturur.
 
Mahur Beste’de gündeme getirilen karakter ve temalardan bazıları, örneğin Talat Bey’in eseri “Mahur Beste” ve Behçet Bey, diğer romanlarda da karşımıza çıkar. Bunlar, modern ve popüler anlamda tam olarak bir “kitap serisi” olarak tanımlanamayacak olsa da, Mahur Beste’yi daha iyi anlayabilmek, özellikle Behçet Bey karakteri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için, bu diğer romanları da okumak gerekir.
 
Yedi bölümden oluşan roman, okuyucuya üçüncü şahıs anlatıcı vasıtasıyla ulaştırılır. Romanın kurgusu geleneksel bir romandan pek çok sebeple ayrılsa da, anlatıcı açısından sıra dışı bir durum yoktur. Anlatıcı, bir iki noktada doğrudan araya girerek metnin akışını değiştirir, ancak bu roman genelinde devam eden bir durum değildir.
 
Halit Bey’e yoğunlaşan anlatı, yerini Nuri Bey’in hayatına bırakırken kullanılan şu cümle, bunun en göze çarpan örneği olarak gösterilebilir.
 
“Onun için daha önce Nuri Beyin hayatını anlatalım.” [1]
 

Eserlerinde dilin estetik kullanımına büyük önem veren Ahmet Hamdi Tanpınar, bu romanında edebi bir dil kullanır. Eserin dili okuma deneyimini zorlaştıracak kadar yoğun olmasa da, yazarın sade bir dil kullandığını söylemek de mümkün değildir.  
 
Alıntılar bölümünde çeşitli örneklerini görebileceğiniz gibi, yazar uzun, karmaşık cümleler kullanır. Mahur Beste yalnızca anlattığı konu ve ele aldığı düşüncelerle değil, kullandığı dilin estetiği ile de dikkat çeken bir kitap olarak tanımlanabilir.
 
[1] s. 119

Mahur Beste’nin en dikkat çekici yanının, romanda kullanılan kurgu yapısı olduğu söylenebilir.
 
Mahur Beste ile ilgili anlaşılması gereken ilk nokta, bu romanın klasik bir yapıdan oldukça farklı şekilde kurgulandığı gerçeğidir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu romanı yazmaktaki amacı, belirli bir karakter grubu içinde yaşanan olayları, “giriş – gelişme – sonuç” gibi bir yapıyla ele almak değil, konu alınan dönem içindeki farklı hayatları, bunlardan çeşitli enstantaneler göstererek incelemek, bunlarla ilgili belli gözlem, tespitler, fikir ve düşünceler paylaşmaktır.
 
Bu durum, yazarın belli noktalarda toplumsal konulara değinmesini ve bunlarla ilgili çeşitli fikirler paylaşmasını gerekli kılsa da, bu romanın “toplumsal” bir niteliği olduğu anlamına gelmez. Tanpınar’ın çoğu eserinde olduğu gibi, bu romanda da sanat açısından “güzel” bir anlatı yaratma amacı ön plandadır.
 
Yedi bölümden oluşan ve Behçet Bey’e yoğunlaşarak başlayan roman, onun akrabalarına yoğunlaşarak devam eder. İkinci bölümle birlikte Behçet Bey’in babası İsmail Molla Bey, sonra karısı Atiye’nin babası Ata Molla Bey ve daha sonra evlerine gidip gelmeye başlayan Sabri Hoca’nın hikayeleri anlatılır.
 
Bir ölçüde Behçet Bey etrafında geliştiğini söyleyebileceğimiz bu hikaye kurgusu, altıncı bölümle onu merkezden tamamen uzaklaştırır. Bölümlere göre işlenen karakterleri ve bu karakterlerin romanın kurgusunu nasıl oluşturduğunu aşağıdaki şemadan daha detaylı olarak inceleyebilirsiniz.
 
Bu karmaşık kurgu düzenini daha da tuhaf hale getiren, romanın son bölümünün büyük ölçüde eserin geri kalanından bağımsız ve tam anlamıyla “final” niteliği taşımayan bir şekilde bitmesidir. Dolayısıyla, Mahur Beste’nin pek çok açıdan “tamamlanmamış” bir roman olduğu da ifade edilebilir. Eserin sonunda, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kurmaca karakteri Behçet Bey’e yazdığı ve romanını neden tamamlamadığını açıkladığı bölüm, hem romanın neden tamamlanmamış olduğu ile ilgili bazı bilgiler verir, hem de Tanpınar’ın “roman anlayışı” konusunda çeşitli çıkarımlar yapmayı mümkün kılar.
 
“Bu atlayışlar beni yoruyor. Halit Beyden önce Nuri Beyden bahsedemez miydiniz sanki? Neyse, anlatırken o kadar rüyalıydınız ki o büyüden belki bir şey bana da geçer diye sizi olduğunuz gibi takip ettim.”[1]
 
Yukarıdaki cümle, buna iyi bir örnek olarak gösterilebilir. Romanda Nuri Bey’in hikayesi, oğlu Halit Bey’in hikayesinden önce anlatılır. Bu şekilde romanın zamanı (Zaman ve Mekan sekmesinde de okuyabileceğiniz gibi) karmaşık bir şekilde oluşturulmuş, babanın serveti oluşturması, oğlun serveti miras olarak kullanmasından sonra okuyucuya gösterilmiş olur.
 
Tanpınar’ın mektubu, bu durumun bilinçli bir şekilde oluşturulduğunu, böylelikle insan hayatlarındaki hikayelerin gelişimlerini daha doğal ve daha ilgi çekici bir şekilde yansıtmayı amaçladığını gösterir niteliktedir.
 
Elbette, romanın sonunun, merkezdeki kurmaca karaktere yazılan bir mektupla (üstelik, bir “cevap” olduğu belirtilen bir mektupla!)[2] getirilmesi, Tanpınar’ın alışılagelmişin dışında bir metin yaratma isteğiyle açıklanabilir. Gerçekle kurmaca arasındaki net çizgiyi ortadan kaldıran yazar, bu şekilde eserin doğasını da daha karmaşık hale getirmiş olur.
 
Mektubun son sayfasında yer alan, “Tek kahramanlı hikâye artık canımı sıkıyor.” cümlesi de, hem romanın bir noktadan sonra merkezden Behçet Bey’den ayrılıp farklı karakterlere gidişini açıklayan, hem de sonuç olarak Behçet Bey çevresinde gelişen bu hikayenin “yarım” bırakılmış olmasının nedenlerini gösteren bir ifade olarak okunabilir.[3]
 

[1] s. 150
[2] s. 145
[3] s. 152