Puslu Kıtalar Atlası İhsan Oktay Anar

Postmodernizm
Rene Descartes - "Düşünüyorum, Öyleyse Varım"


Puslu Kıtalar Atlası, postmodern edebiyatın çeşitli tekniklerini kullanan bir romandır. Romanın bu özelliğini daha iyi anlayabilmek ve yazar İhsan Oktay Anar’ın yapmaya çalıştıklarının, edebiyat dünyası içinde nasıl konumlandırılabileceğini kavramak, Puslu Kıtalar Atlası’nı da daha iyi anlamayı sağlayabilir.
 
Özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren etkili olmaya başlayan postmodernizm akımı, bugün üniversite düzeyinde tez konusu olan, kapsamı ve tanımı akademik çevrelerde hala tartışılan bir kavramdır ve kısa bir yazı ile tüm özelliklerinin anlatılması elbette mümkün değildir. Fakat, postmodern eserlerde sık sık karşımıza çıkan bazı öğelerin tanıtılması ve bunların Puslu Kıtalar Atlası’na nasıl bağlandığının açıklanması yine de mümkün olabilir.
 
Postmodern edebiyatın en önemli öğelerinden bir tanesi, “üstkurmaca” kavramıdır. Geleneksel romanlarda, yazarın anlattığı kurgusal hikaye ve gerçeklik birbirinden net olarak ayrılmıştır. Okuyucu, bir roman okurken okuduğu hikayenin gerçek olmadığını bilir, fakat çeşitli bilgileri kendisine sunan bir anlatıcı vasıtasıyla, bu romanın kendi gerçekliğini, yani “kurgusunu” kabul eder. Örneğin, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanı, her şeyi gören, her şeyi bilen fakat kendi benliği olmayan bir anlatıcı tarafından, bir bütün olarak okuyucuya sunulur. Romandaki gerçeklik ile gerçek hayat arasında, kesin ve net bir çizgi vardır. Okuyucu, romanı eline aldığında Suç ve Ceza’nın gerçekliğine girer, romanı elinden bıraktığında ise gerçek hayata geri döner.
 
Üstkurmaca öğeleri kullanan romanlarda ise, bu kurgu – gerçeklik ayrımı sorgulanır. Yazarlar, kullandıkları farklı tekniklerle, romanın kurgusunu gerçek dünyayla bir araya getirirler, ve neyin kurgu, neyin gerçek olduğunu sorgulamaya veya okuyucuların bu soruları sormasına vesile olmaya çalışırlar.
 
Bu ögeler, farklı romanlarda, farklı şekillerde kullanılabilir. Basit bir örnek olarak, bir roman karakterinin kendisinin roman okuması fikri verilebilir. Eğer karakterin okuduğu romandan belli bölümler okuyucuya da sunuluyorsa, bu durum, “roman içinde roman” gibi bir üstkurmaca şeması yaratabilir. Veya, bir roman karakteri, kendisini çevreleyen gerçeklikten sıyrılıp, doğrudan okuyucuya veya kendisini yaratan yazara seslenebilir – böylece neyin gerçek, neyin kurgu olduğu sorusu, iki boyutlu bir soru olmaktan çıkartılmış olur.
 
Puslu Kıtalar Atlası’nda da benzer bir durum, Uzun İhsan Efendi karakteri üzerinden yaratılır. Yazar İhsan Oktay Anar ile aynı ismi ve belli başlı fiziksel özellikleri paylaşan Uzun İhsan Efendi, roman boyunca sürekli düşler kurar ve “Rendekar” adlı yazarın kitabını okuduktan sonra, neyin gerçek, neyin düş olduğunu açık bir şekilde sorgulamaya başlar.
 
Roman boyunca esrarengiz doğası ile dikkat çeken Uzun İhsan Efendi, çalışmamasına rağmen her zaman parası olan, tıraş olurken kendini kestiğinde canı acımayan, gözleri oyulup, kulakları kesildiğinde etrafındaki herkes kadar iyi görüp duyabilen bir karakterdir, zira kendisi, bir karakter olduğu kadar, yazar İhsan Oktay Anar’ı da temsil etmektedir.
 
“Puslu Kıtalar Atlası” ismi de, romandaki postmodern öğelerden biri olarak okunabilir. “Puslu Kıtalar Atlası”, Uzun İhsan Efendi’nin gördüğü düşlerden sonra yazdığı ve oğlu Bünyamin’e verdiği kitabın adıdır, ve bu kitapta, Bünyamin’in macerası baştan sona anlatılmaktadır. Bir başka deyişle, Bünyamin kendi hayatını anlatan kitabı, romanın başından beri kendisiyle taşır, hatta ne yapacağını bilemediği anlarda, bu kitaptan rastgele bir bölüm açıp okur ve burada okuduklarına göre hareket eder.
 
Bünyamin, bu kitaptaki bilgilere göre hareket ettiği için mi aldığı kararları alır, yoksa bu kararları aldığı için mi bilgiler kitapta yazılıdır? Bu ve benzeri sorular içinden çıkılması pek mümkün olmayan ikilemler yaratır ve bu sorular, romanın yazarı – anlatıcısı ve okuru arasında bir “oyun”a dönüşür. Bu da, postmodern edebiyatın en temel özelliklerinden bir başkasıdır.
 
Edebiyatın, kurgunun ve anlatıların doğasını sorgulayan, bir hikaye anlatmak kadar, bu hikayenin varlığını ve varlık amacını tartışmaya çalışan postmodern teknikler, günümüzde pek çok edebi metinde farklı yöntemlerle karşımıza çıkar. Puslu Kıtalar Atlası’nın da bu akımın Türkiye’de üretilmiş en meşhur eserlerinden biri olduğunu bilmek, romandan alınacak keyfi fazlasıyla arttırabilir.

 


Puslu Kıtalar Atlası’nda sık sık karşımıza çıkan, Uzun İhsan Efendi’nin gerçekliği ve kendi varlığını sorgulamasını sağlayan şeylerden bir tanesi, “Rendekar” adlı bir sanatçının,  “Zagon Üzerine Öttürme” ismiyle çevrilen eseridir.
 
İhsan Oktay Anar’ın esprili bir dille ifade ettiği bu kitap, René Descartes’ın “Yöntem Üzerine Konuşma” eserinin külhanbeyi ağzıyla yapılmış bir çevirisidir. Descartes’ın isminin Fransızca okunuşunun doğrudan yazıya aktarılması ve felsefi terimlerin mizahi karşılıklarıyla değiştirilmesi ile ortaya çıkan bu çeviri, bir şekilde Uzun İhsan Efendi’nin eline ulaşır ve onun “düş” – “gerçek” ikileminde kalmasında önemli bir faktör haline gelir.
 
Descartes’ın düşünce yöntemi ve vardığı sonuçlar, meslek olarak bir felsefe profesörü olan İhsan Oktay Anar’ın romanının yapısı üzerinde kayda değer yer kaplar. Bu nedenle, en azından Descartes’ın belki de en meşhur cümlesi olan “Düşünüyorum, öyleyse varım” önermesini daha iyi anlamak, Puslu Kıtalar Atlası’nı da daha iyi anlayarak okumayı sağlayabilir. 
 
Özellikle Descartes’ın yaşadığı dönemde felsefe içinde “septisizm” ya da “şüphecilik” yaygın bir akımdır. Bu akım, her türlü bilgiyi sonuna kadar sorgulayarak, dünyada hiçbir şeyin kesin ve net olarak bilinemeyeceğini savunan bir düşünce yapısıdır.
 
Biraz da bu düşünceye karşı çıkmak için, Descartes “kesin olarak bildiği” şeylere yoğunlaşan bir düşünce sistemi geliştirmeye çalışır. Fakat, bu şekilde bilinçli olarak düşünmeye başladığında, her türlü bilginin fazlasıyla sorgulanabilir olduğunu görür.
 
Descartes’a göre, görmek, duymak, dokunmak gibi hisler yanıltıcı olabileceği için sadece bunlara güvenmek doğru değildir. Bir insan, rüya görürken rüya gördüğünün bilincinde olmadığı için, yani o anda rüya gerçekliğin kendisi olduğu için, “gerçek hayat” olarak yaşadığı şey de bir rüya olabilir. “2 + 2 = 4” gibi en basit matematiksel doğrular bile, sürekli olarak zihnimizle oynayan, görünmez bir iblisin yanıltmacaları olabilir.
 
Descartes, tüm bu düşünceler içinde, kesinlikle ve asla şüphe edemeyeceği tek şeyin, “düşündüğü ve şüphe ettiği” gerçeği olduğu sonucuna ulaşır. Düşünceleri gerçek olsa da, olmasa da, sonuçta “düşünüyor” ve şüphe ediyordur – gerçeklikleri sorgulanabilecek olsa da, bu eylemlerin kendisi sorgulanamaz, etraftaki diğer şeylerin gerçekliğinden bağımsız olarak bundan emin olunabilir.
 
Bu birinci önermeyi netleştirdikten sonra, Descartes argümanının ikinci kısmına geçer. Düşüncesi ve şüphesi gerçek olduğuna göre bu düşüncelerin bir kaynağı da olmalıdır. Rene Descartes’ı günümüzün en meşhur felsefi cümlelerinden birine ulaştıran da budur: Bu düşüncelerin kaynağı kendisi olduğuna göre, düşünüyor olmasının da kendi varlığını kanıtlıyor olması gerekir. Düşünüyordur, o halde vardır.
 
Descartes’ın bu yöntemi ve düşünceleri, modern Batı felsefesinin yapıtaşlarından biri olmakla birlikte, ilerleyen dönemlerde pek çok filozof ve düşünür tarafından sorgulanmış ve pek çok açıdan bu argümanın tam anlamıyla doğru olamayacağı sonucu çıkarılmıştır. İhsan Oktay Anar da, bu geleneği takip ederek, Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” savını romanının merkezine yerleştirir.
 
Descartes’ın düşünce sürecinde kullandığı bir adımı, yani düşleri de hikâyenin en önemli konularından biri olarak ele alan Anar, Uzun İhsan Efendi karakteri üzerinden Rendekar’ın düşüncelerine çeşitli cevaplar verir.