Puslu Kıtalar Atlası İhsan Oktay Anar

Zaman ve Mekan
Kurgu
Temalar
Anlatı Üslubu ve Dil Kullanımı
Puslu Kıtalar Atlası’nda zaman, farklı kurguların iç içe geçtiği bir kurguda kullanıldığından her zaman belirli ve somut bir dönemi ifade edecek şekilde okunmamalıdır, ancak romanın hangi yıllar arasında geçtiği bilgisi kesin ve net olarak tespit edilebilir.
 
Romanın ilk cümlesi, hikayenin “İsa Mesih’ten 1681” yıl sonra geçtiğini, yani 1681 yılında başladığını açıkça ortaya koyar. Hikayenin sonunda, Uzun İhsan Efendi’nin “benliği” sorgulandığında, yazar “ (…) yoksa bu günden tam üç yüz sekiz yıl sonra sözgelimi İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın adam mı?” cümlesini kullanır. Romanın 1992 yılında tamamlandığı düşünülürse, bu tarih 1684 yılına denk düşer ve bu iki nokta hikayenin başlangıç ve sonunu ifade eder.
 
Romandaki ana mekan da, bu tarihlerdeki İstanbul veya zamanın diliyle, Konstantiniye’dir. Bünyamin’in Vardapet ile birlikte sefere çıktığı bölümler haricinde romanın tamamı Konstantiniye’de ve burada Dilenciler Loncası, Büyük Efendi’nin elkimya odası gibi alt-mekanlarda geçer.
 
Bir referans noktası olarak romanın IV.Mehmet döneminde, bu dönemin en önemli olaylarından II. Viyana Kuşatması sırasında geçtiği söylenebilir, ama yazarın zaman ve mekan konusundaki serbest kullanımı, daha doğrusu bütün bu olayların aslında Uzun İhsan Efendi’nin düşlerinde geçtiği gerçeği düşünüldüğünde bu mekan ve zamanın gerçek birer tarihi zaman ve mekan olmadığı, aksine, romanın içinde geçtiği atmosferi yaratmak için kullanılan öğeler oldukları görülebilir.

 
"Kurgu”nun tam olarak ne olduğu, ne zaman başlayıp ne zaman bittiği ve gerçeklikle ne derece alakalı olduğu soruları, Puslu Kıtalar Atlası’nın okuyucunun kafasında oluşturmaya çalıştığı temel sorular olduğu için, romanın kurgusu aslında buradaki açıklamaların ifade edebileceğinden daha karışıktır.
 
Yedi bölümden oluşan roman, olayları dışarıdan takip eden üçüncü şahıs anlatıcı tarafından anlatılır. Fakat romandaki üst kurmaca, Uzun İhsan Efendi ile İhsan Oktay Anar arasındaki ilişki, bu anlatıcının farklı şekillerde karşımıza çıkmasına olanak sağlar. Yazarın gerçek hayattaki kimliğine yaptığı göndermeler ve bu konu üzerinden yarattığı belirsizlikler, neyin gerçek, neyin düş olduğu konusunda farklı paradokslar yaratır:
 
“Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata’da, Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz kırk sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek?1
 
Anlatıcı, romanda yaşananları okuyucuya doğrusal bir zamanda  anlatmaz. Farklı zamanlarda farklı karakterlere yoğunlaşır ve bunu yaptığı sıralarda diğer karakterlerin hayatını durdurmaz. Aynı anda yaşanan olaylar, okuyucuya farklı zamanlarda verilir ve bu olaylar arasındaki bağlantılar daha sonra kurulur.
 
Örneğin, Uzun İhsan Efendi kapısına gelen yeniçeriler tarafından alınıp götürüldüğünde bunun sebebi tam olarak anlaşılmaz. Okuyucu, ancak Bünyamin’in sefere gittiği sırada yaşadıklarını öğrendikten sonra, onun herkes tarafından aranan “kara para”ya sahip olduğunu ve babasının bu nedenle kaçırıldığını anlar.

Romanın kurgusunu oluştururken kullanılan önemli bir teknik, "Metinlerarasılık" olarak tanımlayabileceğimiz bir edebi kavramdır. Bu kavram hakkında daha fazla bilgi almak için konu ile ilgili yazımızı okuyabilir, aşağıdan Puslu Kıtalar Atlası'nda metinlerarasılık ile ilgili açıklamalara ulaşabilirsiniz. 


 
Geleneksel anlamda yazılı metinler belli türlere ayrılır. Romanlar, felsefe kitapları, fantastik romanlar ve denemeler aslında birbirinden farklı “tür”lerdir, ve birbirlerinden bağımsız olmaları beklenir.
 
Postmodernizm akımı ise, bu ayrıma karşı çıkar. Bir romanın aynı zamanda komplo teorisi olmasını, denemeler içermesini, farklı felsefi metinlerden bahsetmesini, hatta bunlarla diyaloğa girmesini engelleyen hiçbir şey yoktur.
 
Puslu Kıtalar Atlası da, yukarıda sayılan tüm türlerden belli özellikler barındırır.
 
Metinlerarasılık kavramı, bir metnin kendi dışındaki eserleri kendi anlatısı içinde kullanmasını ifade eden postmodern tekniğe verilen isimdir. Rene Descartes’ın “Yöntem Üzerine Konuşma” eserinin, Rendekar’a atfedilen “Zagon Üzerine Öttürme” adıyla, hem bir parodi unsuru, hem de merkezi bir kurgu öğesi olarak kullanılması Puslu Kıtalar Atlası’nda bu tekniğin en belirgin örneğidir.
 
Ancak, çeşitli rivayetlerin aktarılması, romanın dilinin belli noktalarda Osmanlı tezkerelerine benzemesi ve Descartes’ın düşüncelerini sorgulayan felsefi düşünceler üreterek bu metinle diyaloğa girmesi de, bu kullanımın diğer örnekleri olarak sıralanabilir.

  Save Changes Cancel

1Anar, 237
 
Puslu Kıtalar Atlası, Bünyamin'in maceralarını konu alıp gerçeklik ile kurmaca arasındaki farkı değişik bakış açılarından sorgularken, çeşitli temalara da değinir. Bunların hepsini tek bir yazıda kısaca açıklamak mümkün olmasa da, romanda dikkat çeken belli başlı temalar, aşağıdaki alt başlıklardan okunabilir. 




 

Arka Plan bilgileri bölümünde de bahsettiğimiz gibi, Puslu Kıtalar Atlası’nın merkezindeki konu gerçek – kurmaca – düş ilişkisidir. Romanın henüz ilk sayfalarından, çeşitli “fantastik”, doğa üstü olaylar baş göstermeye başlar: Uzun İhsan Efendi günlerce yemek yemeden, su içmeden yaşayabilmekte, hiçbir şey yapmamasına rağmen para sıkıntısı çekmemekte, makasla yüzünü kestiğinde acı duymamaktadır.
 
Bir fantastik romandan bekleyebileceğimizin aksine, bu özellikler o roman dünyasının gerçekleri veya büyü, sihir, süper güçler vs. ile açıklanabilecek öğeler olarak görülmez. Uzun İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin, bu olayların anormalliğini (tıpkı okuyucunun yapacağı gibi) tespit eder ve bunların sırrını çözmeye çalışır.
 
Bu anormallikleri önce okuyucuya gösteren, daha sonra da açık bir şekilde bunlara dikkat çeken İhsan Oktay Anar, daha sonra Uzun İhsan ile kendisi arasındaki ilişkiyi kullanarak romanın kurgusunu inşa etmeye başlar. Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” tezini merkeze koyarak, neyin gerçek, neyin düş, neyin kurmaca olduğunu anlamayı zorlaştıran, birden fazla kurgu seviyesi yakalayan bir eser yaratır.
 
Bu konulara fazlasıyla kafa yoran ve sonunda işin sırrını, yani romanda yaşanan her şeyin kendi düşleri olduğunu çözen Uzun İhsan Efendi, vardığı sonuçları diğer karakterlerle de paylaşır. Babasının gözlerinin oyulmasına, kulaklarının kesilmesine karşın nasıl kendisini görüp duyabildiğini anlayamayan Bünyamin, ondan şöyle bir cevap alır:

- Kör ve sağır olmama rağmen seni hem görüyor, hem de duyuyorum oğlum” dedi, “Aslında seni görüp duymaktan da öte, hem seni, hem de içinde yaşadığın dünyayı düşünüyorum. (…) Sizler, hepiniz, içinde yaşadığınız dünya, Konstantiniye, her şey, sadece ve sadece benim düşüncemde varsınız. (…) Rendekar yanılıyor: Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim. Düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya.1

Babasının bu yorumları, daha sonra farklı karakterler üzerinde yapacağı gibi, Bünyamin’de de babasının yaşadığı şeylere dayanamayarak aklını kaybettiği izlenimini yaratır. Bu da, romanın temel meselesi olan “gerçeklik” – “kurmaca” meselesine ironik bir boyut daha ekler: “gerçek dünya” ve “gerçekler”, kurgu dünyasına dahil edildiği zaman bu dünyanın gerçekliği içinde tamamen anlamsız kalır, bu gerçekleri dile getirenlerin delirmiş olması gerektiği sonucuna kadar varır.2 Uzun İhsan Efendi benzer fikirleri bir meyhanede dile getirdiğinde, burada da benzer bir tepkiyle karşılaşır ve meyhanede içen herkes, Uzun İhsan Efendi’nin söylediklerine kahkahalarla gülerek bütün gece onunla alay eder.3

 
Bütün bu kullanımların amacı, yazar ile okuyucu arasında, edebiyatın ve kurgunun doğası üzerine bir “oyun” oynamak, içinden çıkılması, kesin cevaplar verilmesi zor olan sorular sormaktır. Bu nedenle, tüm bu kurgular arka planda işlerken, romanın gidişatı içinde de okuyucuya çeşitli ipuçları verilir.
 
Ebrehe ile Bünyamin’in ilk sohbetlerinden birinde, Ebrehe Bünyamin’e son derece silik bir insan olduğunu, fakat çok şey biliyormuş gibi, konuştuğunu söyler. Ebrehe’ye göre Bünyamin sanki birisinden ilham alıyor, birisi bu sözleri kulağına fısıldıyor gibidir. Bunları duyunca, “Bünyamin’in aklına nedense babası Uzun İhsan Efendi” gelir.4
 
Böylece, yazar romanın nihai sonuna ulaşmadan, eserin ve yarattığı kurgunun doğası hakkında söylemek istediklerini de okuyucuya ulaştırmış olur.
1s.127
2s.127
3s.190
4s. 145

 

 

Puslu Kıtalar Atlası’nın merkezindeki konulardan bir tanesi de, “yolculuk” ve “macera” temalarıdır. Bünyamin’in lağımcı olarak sefere çıkmasından sonra yaşadıkları, rahatlıkla tarihi bir macera romanına konu olabilir – Bünyamin, babasının cesaret edemediği bu maceralara çıkarak onun hiçbir zaman göremeyeceği şeyleri görmüş, hiçbir zaman yaşayamayacağı deneyimleri yaşamış olur.
 
Elbette, İhsan Oktay Anar, bu konuyu da edebiyatın doğası ile kurgu ve gerçeklik arasındaki sınırlara bağlamayı ihmal etmez. Uzun İhsan Efendi’nin yeteri kadar cesur olmaması nedeniyle maceralarını oğlu Bünyamin’in yaşaması, gerçek dünyada bir macera yaşayamayacak olan yazarın, kendisine maceralar düşlemesi ile birebir aynı şey haline gelir. Tipik bir kahraman olmayan Bünyamin, bu maceraları yaşamak isteyen ve onları düşleyen “babasının” yardımları sayesinde “kahramanlıklar” yapmayı başarır.
 
Hatta, roman boyunca maceralar yaşayan ve finalde kendisi ile ilgili pek çok şey öğrenen Bünyamin’in hikayesi; yaşadığı maceralar sonucunda olgunlaşan ve yetişkinliğe adım atan karakterlerin anlatıldığı romanlara benzetilebilir. Bu bağlamda, Puslu Kıtalar Atlası, ana karakterinin farklı maceralar yaşadığı, dünyayla ilgili yeni şeyler öğrendiği ve sonunda olgunlaşarak aslında var olmadığını anladığı tuhaf bir bildungsroman olarak tanımlanabilir.

 

 


İhsan Oktay Anar, romanda edebi, yoğun, fakat yine de mizahi yönü çok güçlü olan akıcı bir dil kullanır. Dil, yalnızca romanı okuyucuya aktaran unsur olarak değil, aynı zamanda yaratılmaya çalışan tarihi atmosferin bir uzantısı ve öğesi olarak da görülebilir. İhsan Oktay Anar’ın kullandığı eski kelimeler ve kelime yapıları, romanı okurken gerçekten bu dönemi yansıtan kullanımlar haline gelir.
 
Eski kelimeler ve yoğun dil roman boyunca kendisini göstermeye devam etse de, romanın başında kullanılan, tamamen Osmanlıca bir metne benzeyen üslup ilerleyen sayfalarda hafifler. Buna bir de romanda sık sık kullanılan mizahi öğeler eklendiğinde, Puslu Kıtalar Atlası edebi ve yoğun diline rağmen görece kolay ve rahat okunan bir eser haline gelir.
 
Bu mizahi örnekler, bazen basit espriler üzerinden (Dertli karakteri), bazen yarı edebi, yarı gülünç ironiler üzerinden (Uzun İhsan’ın öldü sanılan oğlu Bünyamin’e kendisi için yapılan helvayı yedirmesi) zaman zaman da yazarın okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi kullandığı meddah-vari abartılı, konudan konuya sıçrayan, “rivayetler” üzerinden ilerleyen üslup üzerinden aktarılır.
 
Geleneksel anlatı kalıplarından da faydalanarak kurulan bu yöntem, metnin anlatıcıdan dinlenilen bir hikaye olduğu hissini yaratır.