Teneke Yaşar Kemal

Zaman ve Mekan
Toplumsal Eleştiriler
Kurgu, Dil ve Anlatı Üslubu

Roman, Çukurova'da, ismi verilmeyen bir kasabada geçer.
 
Teneke, Yaşar Kemal’in pek çok romanı gibi, Türkiye’nin güneyinde, verimli tarım bölgelerinin yer aldığı Çukurova’da geçer. Yaşar Kemal’in romanda kullandığı yer isimleri, kesin bir kasaba veya köyü işaret etmeyi mümkün kılmasa da, yazarın Çukurova’nın genelinde görülebilecek bir sorundan bahsettiği söylenebilir.
 
Hikayenin geçtiği dönem konusunda da, roman içinde kesin bir bilgi verilmez. Romanın 1955 yılında yayımlandığı ve anlatılan olayların Atatürk’ün ölümünden sonra geçtiği1 düşünülürse, eserin yazıldığı dönem ile konu aldığı dönem arasında fazla fark olmadığı da söylenebilir.
 
Toplumsal gerçekçi bir roman olarak tanımlayabileceğimiz Teneke’nin temel amacı, konu aldığı zaman ve mekan içerisindeki gerçek bir sorundan bahsetmektir. Bu nedenle, Yaşar Kemal’in anlatısı için zaman ve mekanın son derece önemli olduğu, bu iki ögenin romanın yazılma amaçları arasında yer aldığı rahatlıkla söylenebilir. 
 
Dipnotlar

s. 26
Seksen bir sayfalık kısa bir roman olan Teneke’nin, baştan sona tek bir toplumsal yapıyı, tek bir sorun üzerinden eleştirmek için yazılmış olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.
 
Roman boyunca anlatılan hikayenin en önemli boyutu, kaymakam Fikret Irmaklı’nın usulsüz olarak yapılan çeltik ekimine karşı verdiği mücadeledir. Çeltik ekimi üzerinden eleştirilen asıl mesele ise, Anadolu’nun köy ve kasabalarındaki “eşrafın”, yani zengin ve nüfuzlu kişilerin, tamamen kendi istekleri doğrultusunda, köylüleri sömürerek, hakları ve kanunları tamamen göz ardı ederek, istedikleri gibi davranabilmeleridir.

 
Yaşar Kemal, çeltik ekimi konusunu yalnızca bir sembol veya önemsiz bir “çıkış noktası” olarak kullanmaz. Çok karlı olduğu için yerleşim bölgelerine kanunsuz bir şekilde ekilen çeltiğin ne gibi sorunlara yol açtığı, insanları nasıl etkilediği ve neden bu kadar önemli bir konu olduğu, romanda açıkça belirtilir. Yazar, bu faaliyetin yarattığı sıkıntıları, detaylı betimlemelerle okuyucuya ulaştırır. Teneke’nin roman halinde yer almasa da, oyun halinin en başında yer alan şu cümle, aslında bu durumu açıkça belirtir:
 
“Hikayemiz çok meraklıdır. Ben biliyorum, memnun kalacaksınız. Denenmiş, yüzlerce binlerce kere oynanmış bir oyundur. Belki şimdi, şu anda, uzak bir Anadolu kasabasında tıpkısı tıpkısına oyunumuz oynanmaktadır.”1
 
Bu bağlamda, çeltik ekiminin kanunsuz bir şekilde, bölgede yaşayan insanları etkileyecek şekilde yapılması, kesinlikle romanın temel toplumsal eleştirilerinden bir tanesidir. Ancak bu eleştirinin temelinde, çok daha “büyük” bir sorun yatar. Çünkü çeltik ekiminin kanunsuz bir şekilde yapılabilmesi, bölgede devletin ve kanunun kendisinden bile daha güçlü kişilerin varlığı sayesinde gerçekleşmektedir.  
 
Romanın sonunu biraz daha detaylı bir şekilde değerlendirmek, bu durumu daha iyi anlamayı mümkün kılabilir. Eserin sonunda, Fikret Irmaklı, bariz şekilde yenilmiş olarak kasabadan ayrılır. Ancak, 78. Sayfadaki diyaloglar hatırlandığında, Fikret Irmaklı’nın aslında amacına ulaştığı, “buruk” bir zafer kazandığı görülecektir: Her ne kadar kendisinin başka bir yere atanmasıyla sonuçlansa da, Fikret Irmaklı görev yaptığı süre içinde çeltik ekilmesini engellemiş, mevsim geçtiği için eşrafın buradan para kazanmasını imkansız hale getirmiştir.
 
Buna karşın, çeltik ekiminin bir seneliğine durdurulması, bir zafer anlamına gelmez. Fikret Irmaklı, bir sene için eşrafı “yavaşlatmayı” başarsa da, kendisinin kasabadan ayrılmasının ardından iznin verileceğini, diğer kaymakamların kendisi gibi bir duruş sergilemeyeceğini bilir. Anlık bir sorunu çözmesine karşın, “düzeni” bozamaması, onun yaptıklarının da büyük ölçüde anlamsız olduğu ve kendisinin eşraf karşısında “yenildiği” anlamına gelir.


Servetlerinin büyük kısmını çeltik ekiminden kazanan "Çeltikçiler", romanın kötü karakterleri olarak kullanılır. 
 
Anadolu’ya yüzyıllar boyunca hakim olan feodal düzenin, “modern” yansıması olan güçlü, nüfuzlu, zengin insanlar, kanunu yalnızca kendilerine hizmet edecek şekilde kullanabilecek durumdadır. Yaşar Kemal’in bu romandaki temel eleştirisi, kağıt üzerinde bu yapı ortadan kalkmış olmasına karşın, gerçek hayatta durumun aslında hiç değişmediği yönündedir.
 
Romanda konu alınan “özel” durum çerçevesinde, zaman zaman “çeltikçiler”, zaman zaman da “eşraf” olarak tanımlanan bu kişiler, toplu halde romanın “kötü” karakterlerini oluşturur. Okçuoğlu Mustafa ve Murtaza Ağa’nın başını çektiği bu sınıf, bölgedeki devlet memurlarını bile korku içinde yaşamaya iten, onlar tarafından bile “Ağa hazretleri” gibi unvanlarla çağırılan kişilerdir.2
 
Yaptıkları yasadışı şeylerin bir sonucu olmaması, onları kendilerine engel olan insanları kurşunlamaya, adam öldürmeye kadar her şeyi yapabildikleri anlamına gelir.3 Ancak bu, eşrafın yalnızca istedikleri şekilde şiddet uygulayan, her istediklerini bu yöntemle elde eden kişiler olduğu anlamına gelmez.
 
Özellikle bölgedeki devlet görevlileri ve başkentteki hükümet ile ilişkilerinde görülebildiği gibi, eşrafın en büyük özelliği kullandıkları çeşitli stratejilerle istediklerini elde edebilmeleridir. Kaymakam Fikret Irmaklı şehre geldiğinde yaşananların, eşraf ile kendisi arasında siyah – beyaz bir güç mücadelesi olmadığı gerçeği önemli bir detaydır. Okçuoğlu ve Murtaza Ağa gibi kişiler, önce ona dalkavukluk ederek, daha sonra da üstü kapalı ve açık şekilde rüşvet vermeye çalışarak işlerini halletmeye çalışır. Bunu başaramayınca, yüzüne karşı gülümseyip, arkasından Ankara’ya şikayetler yağdırarak ondan kurtulmayı dener, romanın sonunda da iftiralarıyla amaçlarına ulaşırlar.
 
Devlet ile eşraf arasındaki ilişki de, dolayısıyla tek boyutlu bir çekişme veya doğrudan bir zıtlık değildir. Eşraf, kaymakamı, yani bölgedeki asıl yetkiliyi kendi tarafına çektiğinde her şeyin çok daha kolay halledildiğini bilir – ancak kendisine karşı çıkıldığında nasıl davranması gerektiği konusunda da oldukça bilinçli şekilde hareket eder.
 
Aşağıdaki dört madde, elbette bunların tamamını kapsamasa da, eşrafın roman boyunca kullandığı farklı stratejileri daha iyi görmeyi sağlayabilir: 

Dalkavukluk
 
Teneke’de eşrafın kendi işlerinin istediği gibi ilerlemesini sağlamak için başvurduğu ilk yöntem dalkavukluk, yani sorumlu kişilere olabildiğince iyi davranarak onları kandırmaya çalışmak olur. Kaymakam için döşeli bir ev, pahalı hediyeler ve ziyafetler hazırlayan bu kişiler, aynı zamanda gerçeği tam olarak yansıtmayan bilgilerle onun aklını çelmeye çalışır.4,5,6,7
 
Bu durum, romanda yaşanan her şey ile birlikte, şu şekilde özetlenebilir: Eşrafın istediğini elde etmesi için devletle işbirliği yapmasına gerek yoktur. Ancak işbirliği yapıldığı takdirde, her şey çok daha kolay ilerlemektedir.
 
Rüşvet - Para
 
Eşrafın kullandığı tüm yöntemler içinde en etkili olanın rüşvet, sahip oldukları en etkili aracın da para olduğu söylenebilir. Okçuoğlu’nun serveti, zor durumda kaldığında, bütün bir köyü rahatlıkla satın alabilmesine yetecek düzeydedir.
 
Ancak paranın asıl kullanım alanı rüşvettir. Devlet – Eşraf ilişkisine de ek bir boyut getiren bu unsur, normal şartlarda eşrafın bu şekilde davranmasına izin vermemesi gereken görevlilerin etkisini tamamen kaybetmesine yol açar. Bunun en iyi örneklerinden bir tanesi, çeltik yasası hakkında kaymakamı bilgilendiren ziraat memuru olur. Ziraat memuru eşraf için çalıştığından, yalnızca onların işlerine gelen maddeleri okuyarak kaymakamın yanlış kararlar vermesine yol açar.8
 
Buradan çıkan dolaylı bir sonuç, düzenli çalışan, rüşvet almayan, etkili bir devlet yapısının, eşrafın önünü uzun vadede kesebileceği yönündedir.
 
Şikayet
 
Eşraf’ın devlet ile ilişkisini gösteren önemli detaylardan bir tanesi de, sürekli olarak Ankara’ya gönderilen şikayetler olur. Kasabanın ileri gelenleri için çalışan Siyasetçi Ahmet’in başkente gönderdiği dilekçeler, eşrafın yerel yönetimi es geçerek doğrudan merkezi hükümeti kullanmasının önünü açar.9
 
Romanın başında Resul Efendi, daha sonra da Fikret Irmaklı için kullanılan bu yöntem, en etkili çözüm olur ve kaymakam kasabadan bu sayede sürülür.
 
Korkutma
 
Yukarıda da belirtildiği gibi, eşrafın son çare olarak başvurduğu nihai yöntem, şiddete dayalı çeşitli faaliyetlerde bulunarak kendilerine karşı gelen insanları korkutmaya dayalıdır. Jandarmalar da rüşvet nedeniyle onların etkisi altında kaldığı için; cam taşlama, ev kurşunlama, adam kaçırma, hatta cinayet gibi yöntemler, eşraf tarafından sık sık kullanılır.10,11,12
 
Bütün bu durum nedeniyle bulundukları yerlerde istedikleri gibi davranan ve hiçbir sorumluluk almadan kendi çıkarlarına göre hareket eden kişiler, Yaşar Kemal’in bu romanda eleştirdiği sosyal eşitsizliğin de baş aktörleri haline gelirler. Romanın 66. Sayfasında, kitapta öne çıkan eşraftan Okçuoğlu hakkında söylenen şu cümleler, aslında her şeyi özetler niteliktedir:
 
“Okçuoğlu bu. Kaymakam değil. Bir çocuk değil, hükümet bile olsa başa çıkamaz onunla.” 


 
Dipnotlar

s. 85
s. 13
3 s. 13
s. 25
5 s. 26
s. 28
s. 47
8 s. 39
s. 9
10 s. 13
11 s. 52
12 s. 55


 
Toplumsal gerçekçi romanların pek çoğunda olduğu gibi, Yaşar Kemal’in bu romanında da kurgu ve dil açısından sade bir üslup bulunur. Bu durum, romanda merkeze konulan toplumsal konuların, edebi bir dil veya biçim kaygısı tarafından gölgelenmesini engellemek amacıyla tercih edilir.
 
Dokuz bölümden oluşan roman, kronolojik sırayla ilerler ve klasik bir roman yapısından ayrılmaz.
 
Romanı üçüncü şahıs anlatıcı ile okuyucuya aktaran Yaşar Kemal, zaman zaman odak noktaya yerleştirdiği Resul Efendi, Fikret Irmaklı ve Zeyno gibi karakterlerin iç dünyasını da yansıtır.
 
Hikayeyi bölen ve doğrudan “kendi fikirlerini paylaşan” bir anlatıcı kullanıldığı söylenemeyecek olsa da, odak noktasına yerleştirilen karakterlerin tamamının eşrafın karşısında olması anlatıcının da tarafsız olmadığı anlamına gelir. Bir başka deyişle, romanın anlatıcısı, merkeze konulan “çeltikçiler” konusunun net bir şekilde eleştirildiğini okuyucuya gösterecek niteliktedir.
 
Roman genelinde sade ve “temiz” bir dil kullanan Kemal, bu dilden yalnızca Memed Ali veya Murtaza Ağa gibi “farklı” konuşan karakterleri konuştururken ayrılır. Anadili Kürtçe olan, fazla Türkçe bilmeyen Memed Ali ve Türkçeyi yörenin şivesiyle konuşan Murtaza Ağa gibi karakterlerin konuşması, yazar tarafından “olduğu gibi” yansıtılmaya çalışılır.1,2
 
Şive konusu ile birlikte değerlendirilebilecek bir başka kullanım, Yaşar Kemal’in diğer romanlarında da görülebilecek bazı dilbilgisi tercihleridir. Bölgedeki farklı şivelerin yansıtılmaya çalışılması gibi, yazar isim ve eklerin yazımında da “doğal” kullanımları dilbilgisi açısından doğru kullanımlara tercih eder. Bu dosyanın genelinde de görebileceğiniz bir örnekte olduğu gibi, yazar karakterinin ismini “Mehmet Ali” olarak değil, Memed Ali olarak yazar. Özel isimlere getirilen ekler, benzer şekilde okundukları gibi, kesme işareti olmadan getirilir.
 
Toplumcu bir yazar olan Yaşar Kemal’in, bazı diğer eserlerinde toplumsal konuları ele alırken zaman zaman masalsı, doğaüstü temalar ve bunlara uygun bir dil tercih ettiği de görülür. Hatta, Teneke’nin arka kapağında yer alan Berna Moran alıntısı da, bu duruma dikkat çekmektedir.
 
Tamamen farklı bir dönem ve bölgede geçmesine karşın, bu romandakine benzer sosyal eşitsizlikleri konu alan ve masalsı, destansı bir dil kullanan bir Yaşar Kemal romanı için, Ağrıdağı Efsanesi dosyamıza göz atabilirsiniz.
 
Teneke, bu açıdan yazarın daha “klasik” bir yapı tercih ettiği bir eseridir. Doğaüstü ve masalsı ögeler, bu eserdeki anlatıda gözükmez. Yazar, eser boyunca hikayesi tamamen gerçekçi bir bakış açısından, sade ve akıcı bir şekilde okuyucuya sunar. 
 
Dipnotlar

s. 21
s. 31